26 Şubat 2009 Perşembe

Helvaya dönmek


Kupada yarı finalde elenmenin ardından, Euroleague'e 1 gün erken dönebilmenin iyi olduğunu düşünmüştüm ama Efes karşısındaki dağınık ve dirençsiz oyun özellikle de Griçek'in dönüşü sonrası yeni bir boyut kazanan şuursuzca hücum etmek aklımı iyice karıştırmıştı.

Esasen henüz sezon başında kadro kurulurken aklımı kurcalayan temel sorun şuydu. Geçen yılın takımının temel karakteristik özelliği baskılı dış alan savunmasıyken bunu rakiplere kan işeterek yapan takımın dış oyuncularından 3 ünü birden gönderip yerlerine onlar gibi sert ve baskılı savunma yapamayan 3 oyuncu alırsanız bu tedbil nasıl bir alt üste yol açar.

Sezon başından bu yana takımın istikrarsız görüntüsünün altında bu sorunun da ciddi ciddi etkili olduğunu düşünüyorum. Aslında Euroleague'de zor deplasmanlarda rakibi uyuta uyuta oynanan bir tempoyu oturtup maç sonlarını başabaş götürüp sonlarda darbeyi vurduğu deplasman maçlarında takım adına umutlanmadık değil. Badolona ve Cibona deplasmanlarında bu şekilde alınan galibiyetler hem ümit telkin edici hem de pek değerliydi.

Ancak bu galibiyetlere rağmen özellikle tempolu oyunun gerektiği iç saha maçlarında takımın günden güne daha şuursuz hücum ediyor oluşu hep can sıkıcı oldu. Dün Cibona karşısında yine bu ne yaptığını bilmeden topu dolaştırıp, süre dolarken allah ne verdiyse sallamak hali artık bu takımın bir hafıza değil bit guarda sahip olması gerektiğini tartışmasız biçimde ve bir kez daha gösterdi.

Mahmut Uslu bir süredir ''Solomon'un gitmesini biz istemedik, sezon başında Mc Intyre'a transfer teklifinde bulunduk, Kerem'i bizde istedik ama Efes'e gitti'' falan diyerek Green'in Euroleague'deki hedefler için yetersiz olduğunu kabul eder açıklamalar yapıyor ama Tanjeviç'in dominant guard istemediği saha içinde topu herkese eşit biçimde dağıtacak ve insiyatif almak yerine her koşulda kendi çizdiği setlerin dışına çıkmayacak bir guarddan yana tercihini kullandığı için Green'de bu kadar ısrar ettiği de bir gerçek.

Elbette dünkü berbat oyunun tek sorumlusu, Euroleague düzeyinde bir guarda sahip olmamamız değil. Ama bir kalemde Solomon-Kinsey-White üçlüsüyle yollarınızı ayırdığınızda bu üç oyuncunun Ömer Onan'la birlikte geçen yılki takımın temel karakteristiği olan ön alan savunmasının temel taşları olduklarını, bir anlamda takımın omurgasını oluşturduklarını hesaba katmayıp onların sertliğinde olmayan dış oyuncuları tercih ederseniz dünkü kırılgan, dağınık takımın hali şaşırtıcı olmamalı.

Bu takımın kötü oynamaya, hele de Euroleague'de farklı yenilmeye hakkı var elbette. Her kötü sonuçtan sonra yabancı haklarımızın ikisi niye 3-4 yıl sonra üst düzey oyuncu olabilecek Emir'le Vidmar'dan yana kullanıyoruz diyenlerle de aramıza kalın ayrım çizgilerini çekelim, son 1-2 yıldır özellikle Yunan ve Rus takımlarının şişirilmiş dev bütçelerle dengeleri sarstığı Avrupa basketbolunun bu en üst düzey liginde onların bütçeleriyle başa çıkamayacağınıza göre başka bir yol bulmanız gayet doğal. Temel olarak kariyerinin zirvesinde, birbirleriyle sorun yaşamadan bu dirençli ve finalleri iyi oynayan takımın temel taşlarını oluşturan tecrübeli yerli oyuncularla henüz gelişim süreçlerinin başlarında olmalarına rağmen Euroleague'in bile hatırı sayılır pota altı gücünü oluşturan gençlerin oluşturduğu kadro ve sürekli alttan gelicek oyuncularla kadro kalitesinin sürekliliğini sağlama.

5 yabancı hakkınızı bu düzeyde size sınıf atlatacak oyuculardan yana kullanma şansınız da hele de fiyatlar böylesine çıldırmışken hiç yok. Tutulan yol doğrudur ama geçen yılki takımı bu sezon özellikle tempolu maçlarda böyle helva gibi dağılan bir forma sokmanın sorumluluğu da bu yolu tuttururken alkışı hakedenlere aittir.

He dünkü maç için hafifletici sebebler sıralanabilir. Zagrep'te düşük tempoda afallayıp nedeyse hiç atamayan Cibona'nın her attığının girmesi, hiç bir savunma hamlesinin akı dışı şutların girmesine engel olamaması, Griçek'in dönüşü sonrası hücum planlarının henüz oturmaması, Preldziç'in bu şaşırtıcı derecede formsuz günlerinde bir de Smith'in sakatlığı falan. Ama eğer bu bahanelerin ardına sığınacak olursanız, Green'in bugüne dek oynadığı tüm Euroleague maçlarında top çaldığından dem vurup ön alan savunmamız yeterli derseniz bu harika kadronun günden güne yumuşak ve dağınık bir takım olma yolunda gidişine, erezyonuna müdahalesiz kalırsınız.

22 Şubat 2009 Pazar

Erken dönmek o kadar da kötü değil.


3 günlük maratonun 2. gününde havlu attık. Kaybetmek her zaman üzücüdür, finale çıkabilseydik, kısıtlı kadrosuyla 2 gün içinde yapabileceğinin maksimumunu yapan Erdemir'i geçer kupayı da alırdık düşüncesi üzüntüyü katlıyor ama Çarşamba günkü Cibona maçının önemini düşününce de bu turnuvamsı şeyden 1 gün erken dönmek kardır diye düşünmüyor değilim.
İlk gün çok kolay bir galibiyet oldu, sadece tüm maçı skor olarak önde götürdük diye söylemiyorum bunu. Telekom'un kazanmak için oyunun iki yönünü de oynaması gerektiğinden bihaber olmasından bahsediyorum. Geçen yılın iyi hücum eden, tempolu oynayıp, çok atan takım bu yıl savunma ve maç kazanma direnci noktalarında iyice ipi una sermişe benziyor. Fenerbahçe gibi artık Euroleague seviyesinde bir takıma karşı ise hep koşup, hep atıp, savunma ve sertlik yapmadan, topu kazanmak için savaşmadan maç kazanmak mümkün değil.
El-Amin, Blakney değişikliği ve pota altında Asım Pars takviyesiyle geçen yıla göre daha dengeli oynayacak bir takım olmasını beklediğm Telekom beni yanıltıyor.
Telekom karşısındaki rahat galibiyetin git gide özüne dönüş yaşamaya başlayan Efes 'e karşı oynanacak yarı final maçı için hiç bir şekilde ölçü olamayacağının farkındaydım. Ama yine de bu kadar kötü ve ne yaptığını bilmeden hücum edeceğimizi de düşünmemiştim. Geçen yılın hücum takımı oluyoruz denemesinin yarattığı travmadan sıyrılmaya başlayıp bildiğimiz sert ve kazanmayı bilen Efes olma yolunda adım atmaya başlayan rakip karşısında 60 sayıda kalmak zaten sezon başından bu yana Euroleague maçlarında başgösteren hücumda şuursuzlaşmanın tepe noktasına vardığımızı gösteriyordu.
Griçek'in dönüşü sonrası artık bileğine güvenebileceğimiz bir şutörümüz var, hücumda insiyatif alacak, setleri olgunlaştıracak elimiz o diyorduk ama hayallerin gerçeğe dönüşmesi zaman alacak belli ki.
Bu takımın hücumda en iyi yaptığı iş uzunları hareket halinde yüzü potaya dönükken, onlara top indirebilmek, özelikle 4 ve 5 numaralar arasındaki pas trafiği durdurulması güç bir hücum silahı. Ama öncesinde top oralara gelmeden hücum süresini dış oyuncuların ne yapacağını bilmeden harcaması, şuursuzca topu birbirlerine verip geri almaları ciddi bir sorun. Domestik ligde pek yaşanmasa da Euroleague'de sezon başından bu yana bu sorunu yaşıyoruz. Şimdi bu sorun, hücum sıkışınca topu Griçek'e emanet edip oyunu seyre geçmek olarak yeni bir boyuta taşınıyor, onun akıl dışı son saniye sayıları Telekom karşısında iş gördü ama Efes gibi daha sert takımlar karşısında bir dünya yıldızı bile böylesine akıl dışı one-man-show la sayı bulamıyor işte. Aynı CSKA ve Siena maçlarında yaşadıklarımız gibi.
Aklıma yine şu soru takılıyor; geçen yılın takımının temel karakteristik özelliği baskıcı ön alan savunmasıyken bu işi yapan 4 oyuncudan 3'üyle yolunuzu ayırırsanız ortaya ne çıkar.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Teknosa Abukluk kupası

Hafta sonu Türkiye kupası 8'li finalleri var. Bilindiği üzere ilk günün programı şu şekilde; 13:45 Erdemir - Aliağa Petkim, 16:00 G.Saray Cafe Crown - Antalya BŞB , 18:15 Beşiktaş Cola Turka - Efes Pilsen, 20:30 F.Bahçe Ülker - Türk Telekom.

Allah katılımcılara kolaylık versin, özellikle de bu maratondan bir kaç gün sonra Avrupa'da kader maçlarına çıkacak takımlara. Hafta sonuna dair pek bir heyecanım yok. Niye dörtlü finalden vazgeçilip 3 gün peş peşe maç oynanan bir format icat edildi bunu da anlamak mümkün değil.
Yayın gelirleri artsın, taraftar sayısı fazlalaşsın falan ama bu topu oynayanların da canı can değil mi.
Final maçları bunlar, memleketin en iyi takımları karşılaşacak. Basketbol bir 10-15 sene öncesinin basketbolu değil. Daha sert, daha fazla mücadele gerektiriyor, 15 yıl önce tartışmasız faul çalınacak fauller artık çalınmıyor, fiziki temaslarda şiddet arttıkça, sayı bulmak için daha fazla mücadele gerektikçe hem darbeye bağlı sakatlıklar, hem zorlamalarla gelen kas sakatlıkları artıyor basketbolda.
Ligimizde karakter olarak hayli sert bir lig. Bu koşullarda pazarlama taktiklerini zorlayıp peşpeşe 3 gün maç abukluğunu yaratmak anlamsızken bir de bu yoğun takvimi sekizli finallerde mücadele edecek 3 takımın Avrupa'da kader maçlarına çıkacağı günlere denk getirmek büyük başarı. Fenerbahçe'nin , Galatasaray'ın, Telekom'un finale çıkacağını düşünün.
3 gün boyunca üst düzeyde mücadele gerektiren maçlardan bir kaç gün sonra Avrupa'da mücadele edeceksiniz. 3 günde muhtemelen sakat verirsiniz, yorgunluklar cabası.
Bu program aylar öncesinde yapılmış kabul ama bunu yapan abilerin önünde o anda Eurolegue'in, FIBA'nın takvimi yokmuymuş.

12 Şubat 2009 Perşembe

İtirazım var


Zor bir gruptayız kabul ama CSKA ve Siena mağlubiyetlerinden sonra biz bu gruptan 6 da 0 çekerek eleniriz diyenlere maçtan önce itirazım vardı.
Birincisi, Euroleague'in hem de TOP 16 düzeyinde karakteriyle çelişkili bir iddia bu. Geçen yıl PANA gibi Real Madrit gibi Final four un ikirciksiz favorilerinin bile çetin, sert mücadelede elenip gittikleri bir düzeyden bahsediyoruz. Maç kazanmayı bırakın bazen sayı bile atmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğu sertlikte maçların yaşandığı bir düzeyde 6 da 0 çekeriz gibi güvensizlik yaşanamaz.
İkincisi; kabul son iki maçın belli periyotlarındaki rakibi durduran oyuna karşın hücum kalitemizin Euroleague'in kodamanlarını yenebilecek düzeyde olmadığımız ortaya çıktı ama yine de kendi düzeyimizdeki takımlara karşı özellikle deplasmanlarda oyunun temposunu tutmayı becerebilen, rakiplere klasik oyunlarını oynatmayıp, onları uyutarak maçın sonlarına başa baş skorlarla girmeyi becerebilen bir takımız.
Cibona deplasmanında da beklediğim buydu. TAU ve Badalona deplasmanlarındaki oyunun bir benzerini. Tempoyu olabildiğince düşük tutan, her hücumda süreyi sonuna dek kullanıp çeviren, savunma sertliğinde dozajı ev sahibi rakibi kışkırtmadan, uyandırmadan ayarlayabilen, maçın sonunun geldiğini rakibe çaktırmayan düşük tempolu bir oyun.
Cibona'nın gününde olmadığı söylenebilir, hatta Hırvat'ların lise takımları bile dünkü Cibona'dan daha iyi 3 lük atardı bile denilebilir ama ne olursa olsun Cibona deplasmanında onlara maç boyunca kendi oyunlarını oynatmama becerisi göstermek, onları 55 sayıda tutmak önemli bir başarıdır.

8 Ocak 2009 Perşembe

TOP 16 zamanı


Geçen yıl olduğu gibi bu sene de TOP 16'ya kalabilmek Euroleague'in sert ve üst düzey basketbolunun gediklilerinden biri olduğunu gösterebilmek açısından önemli. Umarım bu akşam TOP 16 biletini cebimize koyabileceğiz.

Grup maçlarını önemli ölçüde eksik oyuncularla oynayıp bu başarıyı elde etmiş olmak da başarıyı altın değerinde kılıyor. İş bugün Olimpija'yı deplasmanda yenebilmeye kalıyor. Mağlubiyet halinde haftaya Roma maçı kader maçı olacak.

Union Olimpija bu sezon beklentileri karşılayamadı. Hem Adriyatik liginde hem de Euroleague'de hayal kırıklığı yaratan sonuçlar alıyorlar, coach değişikliğine gittiler ki, pek onların tarzı değildir sezon ortasında hoca değiştirmek.

Yine de Euroleague ve Adriyatik Ligi puan cetvellerine bakarak değerlendirme yapmak feci halde yanıltıcı olur.

İstanbul'daki maçta başımıza bela olan İlievski'nin TAU'ya transfer olması Olimpija'nın işini hayli zora sokacak, Solomon, Kinsey, White üçlüsünün dağılması Ömer Onan'ın sakatlık sonrası henüz savunmayı ateşleyen fitil haline gelememesi sebebiyle unuttuğumuz baskılı ön alan savunması oyun kurucu sıkıntısı çeken Olimpija'yı zorlar.

Avrupa basketbolunun ruhunu temsil eden ekollerden birisidir Union Olimpija. Esasında Euroleague'in NBA modellemeleriyle showa çevirmeye çalıştığı Avrupa basketbolunun yüzakı kulüplerinden birisi olan Olimpija'nın çılgın ve şişirilmiş bütçelerle dengeleri alt üst eden takımlarla kapışması Avrupa basketbolunun balans ayarıdır bir bakıma ve bizim gurubumuzda elenen iki takımın Olimpija'yla birlikte Badalona olması ihtimali can sıkıcı.




4 Ocak 2009 Pazar

Galatasaray'a yenilmekten çok, maç boyunca yenilgiye isyan edecek bir cüret gösterememek acı verici. Henüz ilk periyot biterken takım rotasyon manyağı oluyor, kenara gelen her oyuncu vazgeçilen her oyun planı kullanılmış peçete gibi çöp tenekesine atılırken, zaten burada size maç vermeyiz diye bas bas bağıran Galatasaray'a karşı iyice ürkerek oynuyoruz. Sadece Preldziç'in çoğu akıl dışı şutlarıyla farkın açılmasını engellemeye çalışıyoruz. İkinci periyotta Mrsiç ve Oğuz'un kaybettiği iki top var ki; maçın özeti gibi, Galatasaray'lı oyuncular bizimkilere nefes alacak alan bırakmayıp adeta topu ellerinden gasp ederken, topu kaybettiğinin bile farkında olmuyor oyuncularımız.
Maç boyunca sertliğe karşılık veremedik, doğru düzgün bir set hücumumuz yok gibi, üç sayı çizgisinin bir hayli gerisinde paslaşıp duran, hücumda ne yapacağına bir türlü karar veremeyen bir takım görüntüsü artık iyice alarm zillerini çaldırmaya başladı.
Tanjeviç'in Green'den ne beklediği ortada. Ondan hiç bir oyuncuyu takımın önüne geçirmemesini istiyor, herkese eşit sayıda top dağıtmasını falan. Ama bu takımın hücumda, özellikle de Aliağa ve Galatasaray maçları gibi rakibin topu potaya bile yaklaştırmadığı maçlarda sazı eline alacak bir lider guarda ihtiyacı var.

2 Ocak 2009 Cuma

Erkekseniz teker teker gelin


Celtics, Lakers'tan sonra Portland'a da yenildi. Ama garip olan Portland'ın, ilk yarının son hücumunu 6 kişiyle yapmasıydı. Celtics ancak bu şekilde yenilir mi demek istediler acaba.
Garip anın videosu burada.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Çubuklu vs. Parçalı


Beklediğim üzere Galatasaray'lılar kendilerince ayar vermeye başlamışlar, hafta sonu Ülker'le oynuyoruz falan diye. ''Komik'' deyip geçilebilecek hafiflikte değil acı verici bir yaklaşım. Geçen yıl takımlarını basketbol liginin şampiyonu diye selamlamışlardı bir pankartla. Uzunca süre çözemedim o pankarttaki şiarın içierisinde gizli, derin anlamı.
Müessese takımları Efes ve Ülker'in final oynadığı sezonda yarı finale kalan tek kulüp takımı kendileri olduğu içinmiş. Finaldeki Ülker, Fenerbahçe Ülker'miş. Bir şirket isminin Fenerbahçe'nin önüne veya arkasına eklemlenmesi feci halde yaralıyıcıdır. Hele de o şirket basketbola yatırım yaptığı ilk yıllarda 94-95 sezonunda federasyona yatırımlarımızı keseriz tehditleriyle, boş tribünlere final maçı oynatma pahasına Fenerbahçe taraftarlarını salona almama çiğliğiyle şampiyonluğumuzu elimizden alan, basketbolun adil, çalışanın, hakedenin kazanacağı bir oyun olduğu inancımızı derinden sarsan bir markaysa.
Ama bu güya ayarcı arkadaşların kendi kapılarının önündeki pisliği süpürme sorumluluğu duymadan bizm kapımızın önündeki enkazla uğraşmaları artık cidden patolojik bir hal aldı. Kendi cafe crownlukları bizim ülkerliğimizden bir sezon öncesine dayanır ki, taraftarlığın, takım sevgisinin ciddi yatırımlar sonrası elde edilen başarılarla taçlanan bir gurur olmadığını çok iyi bilen Fenerbahçe'liler tarafından bile acı vericiydi bu gelişme. Bu gerçeği es geçip ''şampiyon olan Ülkerdi'', ''bu hafta Ülker'le oynuyoruz'' çiğlikleriyle olaya yaklaşmak hem ayıp hem düşündürücü. Konu Fenerbahçe olunca aklı selim düşünemeyen bünyeler olsa olsa büyük sponsorun aslan payını onlara değil bize vermesinden dolayı haset duyuyorlar. Bu aslan payını almaktan gururlandığımız düşünülmesin aksine Fenerbahçe'ye Ülker deme çiğliğindeki Galatasaray'lılar kadar, bizim stadımız modern ve şaşalı diye Galatasaray'ın stadına baraka, çöplük deme terbiyesizliğini gösteren Fenerbahçe'lilere, Galatasaray'la farklılıklarımızın kulübün ekonomik durumu olduğunu sanan başarı dönemi taraftarlarına da karşıyız.
Bizim için Fenerbahçe isminin önüne arkasına bir firma isminin eklemlenmesi kadar Galatasaray ismine eklemlenmesi de acı vericidir. Endüstriyelleşen sporun kulüp değerlerine, taraftarlık kültürüne vurduğu darbeler bizim kafamızda zonkladığı gibi rakiplerimizin kafasında zonklayınca da üzülüyoruz.
Ama aynı tavrı Galatasaray'lılardan beklemek sanırım boş bir hayal.

26 Aralık 2008 Cuma

Unutulmayanlar Vol. 1 : Pete Williams & Larry Richard


Bu ikiliyi birlikte anmak lazım derken salsabasket in bloğunda güzel bir yazıya rastladım. Ellerine sağlık. Buradan ulaşabilirsiniz o güzel yazıya. Yazısında linkini verdiği Yiğiter Uluğ'un yazısı da aslında bu ikili hakkında zihnimde, belleğimde duranların birçoğunu kapsıyor.
Yine de bir iki kelam etmek lazım bu ikili hakkında. He, ikili derken bu arkadaşlar sıkı kanki olarak geldikleri memleketimizde hiç takım arkadaşı olmadılar o ayrı.
Williams'ın gelişini çok net hatırlıyorum. Küçük bir haber okumuştum -sanırım Güneş gazetesiydi- ''örümcek adam Fenerbahçe'de '' başlığı altında Pete'nin gözlerimize bayram yaptıracağını muştulayan potaya asılmış bir fotoğrafı eşliğinde. Yılların şampiyonluk özlemine son verecek bir kadro atılımının ilk ayak sesleriydi bu haber.
Bir nevi dream team kurulmuştu. Dream team derken yanlış anlamayın, dream 5 demek daha doğru olur. O zamanlar memleket basketbolunda öyle 12 kişilik ( zaten kadrolar 12 değil 10 kişilikti ) rotasyon falan hak getire. İlk 5 başlayanlar 40 dakikanın en az 30'unda sahada kalırdı. Benchten 1-2 kişi arada sahaya girerler onlar da en fazla savunma yaparlar, rakibin çok sayı atan adamını yıpratırlar falan.
Bizim 1986-87 sezonu kadrosunun dream 5'i de Aliço, Fatih Özal, Erman Kunter, Ferhat Oktay ve Örümcek Pete Williams'tan oluşuyordu işte. Spor serginin kalaslardan müteşekkil, süspansiyonlu tribünleri sezon boyunca tozlu parkeleri cilalayan bu harika 5'linin tempolu, gözlere basketbol ziyafeti veren kadronun hareketleriyle hop oturdu, hop kalktı. Erman'ın 153 sayılık oha dedirten sayı rekoru da bu sezonun son maçına denk gelir.
Neyse, ''20 yıllık bu çile bitsin artık bu sene'' diye inlettiğimiz spor sergide en güzel anılarımız arasında Pete Williams'ın o yay gibi gerili vücudunun topu eline aldığı anda okun yaydan fırlaması gibi parkeden havalanıp potaya asıldığı enstantaneler baş köşededir. Pek görmeye alışık olmadığımız türden çift elle ters smaçlarda çocuk oyuncağıydı onun için.
Pek uzun bir oyuncu değildi bizim spider. 2.00 metre civarı, şimdinin pivotları için hayli ince bir yapıdaydı ayrıca. Onu hayranlıkla izlerken Eczacıbaşı efsanesi henüz başlamamış ama Tamer Oyguç'ların, Orhun'ların henüz bıyıklarının yeni terlediği o günler alttan alta Eczacı efsanesinin mayalandığı günlerdi. Bizim Pete'in Amerika'daki kankisi Larry Richard'da işte o Eczacıbaşı'nın genç, mütevazi kadrosunda yer buluvermişti, sanırım ligimizin en ucuz yabancısıydı o sezon ama en faydalılarından biriydi aynı zamanda.
Normal sezonu Pete Williams'lı Fenerbahçe lider bitirirken örümcek adamın kankisi Richard'ın Eczacıbaşı'sı nefes nefese ancak 7. olarak kalabilmişti play-off lara, aslında bu sonucun bile onlar için başarı olduğu söylenebilirdi.
Bu ikili için hayli ilginç bir sezon oluyordu aslında şampiyonluğun mutlak favorisi olan Fenerbahçe'nin Pete Williams'ı play-off lar başlayıpta yoğun maç trafiğine girince aksamaya başlamış, zirve için pek toy olan Richard ve arkadaşları Galatasaray'ı geçip sezon öncesi ancak rüyalarında görebilecekleri finallere adlarını yazdırmışlardı.
Fenerbahçe'nin kadrosu derin değil Erman ve Williams'tan başka silahı yok, plaf-off larda sert ve yoğun maç trfiğinde zorlanacaklar diyenler haklı çıkıyor gibiydi. Önce bu güne dek tanıdığım en iyi yerli guardlardan birisi olan Necati ve Levent Topsakal önderliğindeki İ.T.Ü'yü zar zor geçip yarı finale kalmıştı. Harika bir açık alan oyuncusu olarak Fenerbahçe basketbol sevdalılarına sezon boyunca unutulmaz hazlar yaşatan Pete insan azmanı gerçek bir pivot karşısında 3 günde bir maça çıkınca teklemeye başlamıştı.
Yarı finalde spor sergi tarihinin en uğursuz en hüzünlü anı yaşanacaktı, hayli geniş bir kadroya sahip olan Çukurova, memleket topraklarına teşrif etmiş ilk NBA şampiyonluğu yüzüğüne sahip adam Lary Sprigs'in son saniyede orta sahadan sallayıp, panyaya çarptırıp soktuğu 3 lükle hayatımızın en büyük travmasını yaşattı bize. O günü yaşamayanlara şöyle söyliyeyim 2006'da Denizli'de 90 dakika içinde yaşanan travmanın topun Spriggs'in elinden çıkıp panyaya toslayıp, filenin içinden süzülüşü sırasında geçen 2-3 saniye içinde yaşanmasıydı.
Ne spor serginin tahta kalaslardan oluşan tribünlerine yığılıp kalan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bizler ne de bizle aynı şoku yaşayıp gözyaşlarına boğulan Pete Williams ve arkadaşları olup biteni anlayamamıştı. Kader bu ya; İki kankiden yıldız olanı Pete Williams'ın sezon sonunda şampiyonluk kupasını kaldıracağına kesin gözüyle bakılırken kimsenin adını sanını bilmediği, Pete Williams sayesinde Türkiye'ye gelen ve hayli mütevazi bir ücret alan Richard Eczacıbaşı'yla birlikte şampiyon oluyordu.
Önce Galatasaray sonra Çukurova'yı elemeleri şaka gibiydi ama yıllarca basketbol salonlarında fırtına gibi esen harika kadronun ilk sahne aldığı sezondu o. Richard tam da o kadroya uyumlu bir oyuncuydu.
Williams gibi spektaküler hareketleri olan bir oyuncu değildi. O da 2.00 metre civarında Pete'dan az biraz daha kalıplı onun kadar atletik olmasa da, çabuk ayaklara sahip ama Pete 'den daha iyi pivot hareketleri yapabilen bir oyuncuydu. Garip bir şut stili vardı, topu göğsünden çıkartıp potaya doğru gönderirken bir disk atıcı seyrediyor gibi olurdunuz.
Bu ikilinin Türkiye'deki ilk sezonları Fenerbahçe için böyle uğursuz bir anla noktalanınca ta ki 90-91 sezonuna dek ne Williams'ın smaçları, blokları ne de Fenerbahçe basketbolu yüreğimizdeki acıyı dindirebilmiş değildi.
Ve bu iki kankinin yolu o sezonun finallerinde bir kez daha kesişti. 20 yıllık çilenin bu kez sonlanacağından emin olarak Bursa'da kazanıp, İstanbul'da kaybettiğimiz serinin devamı için Akdeniz yollarına düşmüştük. Kankiler bu kez finalde karşı karşıyaydı ama bizim adamımız bu kezPete değil Larry Richard olacaktı. Levent Topsakal, Hüsnü, Ferhat Oktay, Altobelli Can, Richard'lı kadro Efe'li Williams'lı Tofaş'a karşı.
Körfez savaşı sebebiyle tüm Amerikalı'lar ülkeyi terkederken bu ikili iş ahlakları gereği kendilerine güvenen ve seven basketbol sevdalılarını kırmamış, bizleri terketmemişlerdi.
Garip bir tesadüf dananın kuyruğunun kopacağı maç öncesi her iki oyuncununda sahaya çıkabileceği hala meçhuldü. Williams'ın fıtığı Richard'ın kan şekeri başa bela olmuştu hatta Antalya'da hayatımda gördüğüm en boğucu ve sıcak atmosfere sahip spor salonunda işkence görürcesine maçı beklerken, sabah gazetelerde okuduğumuz Richard'ın sarılık olduğu ve sürekli serum yüklemesi yapıldığı büyük ihtimalle de final maçında oynayamayacağı haberinin doğruluk payını hala bilemiyorduk. Bu bir yıkım olurdu zira Richard her maçta 40 dk boyunca oynayan alternatifsiz bir koca yürekli pivottu. Onsuz maç kazanmamız hele de bu maç Tofaş'la oynanıyorsa pek mümkün değildi.
Neyse ki sahaya çıkan müfreze Richard'tan yoksun değildi ama tüm maç boyunca bitkin hali sebebiyle ne o etkili olabilmiş ne de artık Tofaş'ın umudu olan Williams maç boyunca kasığını tutmaktan, her zıplayışında acıyla kıvranmaktan maça kendini verebilmişti.
Hüsnü'nün bulduğu yerden salladığı 3 lüklerle kazandık.
Maç sonunda iki yakın arkadaş savaştan sağ kurtulmuş gaziler gibiydi. Ayakta duracak hali olmayan Richard'ında her adım atışını azaba çeviren sakatlığına rağmen formasının hakkını veren Williams'ında sporcu ahlaklarının ''profesyonel oyuncuyum'' klişesinden öte anlamlarla yüklü olduğunu bir kez daha anlamıştık o gün.

25 Aralık 2008 Perşembe

Zaman Makinası


Kolej basketbolunun gizli silahı

Efsanelerin yolu kesişir mi ?

İki NBA efsanesinin ismi birlikte anılıyor. Ama Celtics'liler pek bir olasılık vermiyormuş bu transfere.
NBA tarihinin en iyi savunmacı uzunlarından olan, çok pis blok yapan ve şu anda free agent durumundaki Dikembe Mutombo'yu Afrika'nın en ızdıraplı bölgeleinden birisi olan ülkesi Kongo'da yaşayan insanların sağlık, yaşam ve eğitimleri için gösterdiği çaba içinde severiz.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Banvit - Fenerbahçe

Şaşırtıcı bir istatistikti % 75 üçlük isabeti, ama Fenerbahçe'nin Banvit gibi zor bir deplasmanda henüz maçı 2. periyotta kopartıp almasını sadece bu olağandışı istatistikle açıklamak pek mümkün değil.

Banvit artık klasiği haline geldiği gibi tempolu hücum eden, hücum süresini sonuna dek kullanmayı aklından bile geçirmeyen, bol dış şut atan bir hücum anlayışıyla oynamak yerine düşük tempoyla oynayıp, Lance Williams'ı içerden kullanarak, garanti sayılar bulmaya çabalayınca beklendiği gibi olmayan bir oyun çıktı ortaya.

Ligin en heyecan verici takımlarından Banvit özellikle sahasında çuvalyüküyle dış şut atıp yine çuval yüküyle sayı bulup önemli rakiplerini yenebilmişti. Sürpriz bir oyunplanıyla çıktılar sahaya bu kez.

Mesela eline ayağına kelepçe vursan, topu rakip sahaya geçirir geçirmez şut atmaktan alıkoyamıyacağın, ligin en sağı solu belli olmaz oyunkurucularından Crispin devrenin bitmesine 40 saniye kala henüz 2 sayıdaydı ve çok az şut kullanmamıştı. Bakmayın yine 20 li sayılara ulaştığına maç artık biterken Can Maxim'in savunması karşısında attı o sayıların çoğunu.

Tabii, Fenerbahçe'nin hücumlarını verimli kullanması da Banvit'in alıştığımız hızlı hücuma dayalı oyununu sergileyememesinde önemli etken ama Selçuk hocanın o bildiğimiz yüksek tempo yerine, sette olabildiğince top çevirip, özellikle içeriye ve özellikle de Williams'a top geçirilmesini tahtaya yazdığı da açıktı.

Bu sürpriz taktiğe rağmen rahat kazandı Fenerbahçe. Maç içinde dozajı iyice artan ve rakibi atamadıkça inançsızlığa sürükleyen sert ve hareketli alan savunması Badalona maçında olduğu gibi yine rakibe hayatı zindan ederken, rakibin alan savunmasına karşı Badalona maçının harika fikri olan ; çok iyi oyun görüşü olan Oğuz'u yüksek postta kullanmak akla gelince maç çözüldü.

Selçuk hocayı çok tutarım, oynattığı tempolu oyun yarattığı koşan, atan takım Bandırma'da basketbolun bu kadar çok sevilmesine önemli katkılar koyuyor bence. Fenerbahçe'yi bu şekilde yenemeyeceğini düşünüp 1 maçlık ara verdi tempolu oyuna ama bu sürpriz Fenerbahçe'den çok kendi takımının aklını karıştırıp ritmini bozdu.

18 Aralık 2008 Perşembe

Teşekkürler Sito Alonso


Aklı başında bir coach, kadrosundaki diğer 11 oyuncunun tamamı oyun dışında kalmadıysa eğer Sonseca'nın topu karşı alana geçirmesine izin vermezdi. 2. periyotta, Joventut bir ara öylesine bir dağınıklık, bilinçsizlik içerisindeydi ki, bırakın basketbol aklıyla top kullanmayı, kafası kesilmiş tavuklar gibi parkenin üzerinde bilinçsizce koşturuyorlardı. İşte o sıralarda 2.12'lik, dripling özürlü pivotları Sonseca anlaşılmaz bir panik halinde topu karşı alana taşımaya çabalarken bir başka gürbüz oğlan 2.10 luk Oğuz'a sahanın ortasında hücum faul yapıverdi. İki takımın pivotunun hava atışı haricinde sahanın bu bölgesinde karşı karşıya gelişi nereden bakılırsa acayip bir durumdu ve Badalona'nın hiç alışık olmadığımız bu panik ve ne yaptığını bilmez halini görünce bu maçın artık geri dönülmez biçimde lehimize döndüğünü, işin burada bittiğini anladım.

Hayli istekli ve yürekli başladık. Son 2 sezonda TBL finallerindeki rakibe kan işeten hırsta ve kararlılıkta oynadığımız oyunları hatırladım. Her topa el sokma gayretinde, potasına şut atılmasını bırakın, göz ucuyla bakılmasını yasaklayan cürette bir savunma direnci, kaçırılan atışların ribauntlarını almak için müthiş bir gayret, savunma ribauntlarında ikirciksiz, mutlak egemenlik ve elbette ışık hızıyla karşı alana geçip, kolay sayılar bulma...

Mensah-Bonsu gitmiş bir de Norel eksik. Bu durumda pota altında sorun yaşayacakları kesindi. Sonseca'nın erkenden 3 lemesi de ekmeğimize yağ sürdü ama asıl piyango 2. periyot boyunca pivotsuz oynamayı seçmeleriydi. Sonrasında gitgide büyüyecek olan fark işte bu kritik coach kararı sonrası açıldı. Belki de Jagla gibi dış şutu iyi uzunların çuvalla sayı atıp savunmamızı çökerticeğini düşündü ama dakikalarca sayı bulamayan hep süre biterken panik atışların sonunda fast-breakleri yiyen Joventut coachunun soruna çare bulamayışı yılbaşı piyangosu gibi oldu bizim için.

3. periyot başlarında hayli korktuk aslında, klasik soyunma odası dönüşü uyku hali sendromu hücumda başgösterince, azıcık da kımıldayan Joventut farkı eritir mi acaba diye kuşkular uyandı ama alan savunmasına karşı bu kez şuursuzca hücum etmedik. Oğuz'u yüksek postta kullanıp onun etrafında şekillenen setler alan savunmasının dengesini bozdu Oğuz'un topu eline aldığında sadece pota altına değil oyunun tümüne hakim olabilen bir basketbol aklına ve saha görüşüne hakim olması bu oyuncunun yaşıtı pivotlarda pek görünmeyen harika bir özelliğidir. Onunla birlikte içeri gömülen savunmaları cezalandıracak dış oyunculara asistleride çok iyi yapar. Bu özelliklerini nihayet kullanmayı düşünüp, şuursuzca top çevirmekten kurtulmamız bir başka sevindirici olay.

Preldziç ve Ömer Onan'ın müthiş istekli oyunları ayrıca övgüyü hakediyor.

Tribünlere özgürlük


3-5 çapulcuya pabuç bırakılmaz basitliğiyle bu soruna yaklaşanlar olabilir. Modern stad, iyi takım, pahalı eğlence onun için bedelini ödeyebilenlerce ulaşılabilir olmalı diyenlerde. Ama takım tutmanın mantıksız ve karşılıksız bir sevda olduğu fikriyatı eskilerde kalmadı diyenler hala tribünlerde yaşam savaşı veriyorlar.
NOT: Fotoğraftaki pankart kendi mabedleri Fenerbahçe Stadı dışında her yerde pankartlarını açabilen Fenerbahçe taraftarları tarafından Joventut Badalona maçında açıldı.

Seyredemedik


Joventut Badalona'yı 1992 yılında Jofresa kardeşleri seyretmek için heyecanla beklemiştim. Bu sezon Euroleague kuraları çekildiğinde ise geleceğin en parlak isimlerinden Ricky Rubio'yu seyretmek hayli zevkli olacak diye düşünüyordum. Ama sakatlıktan henüz döndüğü için pek bir numarasını göremedik Rubio'nun.
Bir ara penetre etmeye kalkarken Green'le arasında kalan topa el atınca acıyla yığıldı, demek iyileşmemiş henüz.E bu düzeyde bir maçta da sakat bilekle harikalar yaratması beklenemezdi.

Bodiroga-Preldziç


Geçen yıldan beri Tanjeviç'in elinde bir Bodiroga olmasını bekliyoruz genç Sloven'in. Hem şaşırtıcı derecede üstün yetenekleri hem de 2.06 lık boyuyla neredeyse 4 pozisyonda birden oynayabilmesiyle Tanjeviç gibi eğitici bir coachun elinde yeni bir Bodiroga olur diye düşünüyorduk.

Bodiroga kadar iyi olur mu, şimdilik bilemem ama. Bodiroga'da daha fala seyir keyfi veren bir oyuncu olacağı kesin.

Bodiroga'nın üstün yetenekleri ve her koşulda sayıyı bulacak hareketlerini engellemenin ne derece güç olduğu su götürmez bir gerçek ama onun topu eline aldığında oyunun temposunu düşüren halini, sürprizlere hiç açık olmayan sakin oyununu seyretmeyi hiç sevemedim. Naumoski'nin 20 saniye olduğu yerde dripling yapıp sonra hücumu kullanmasını sevemediğim gibi.

Oysa Preldziç oyunun eğlenceli yönünü sunuyor bize, her topa elini sokan, savaşan, savunmada yardımlara koşan hali de alkışı hakediyor ayrıca.

Ondan bir Bodiroga olmasını beklemeyelim bence, Bodiroga onun kadar iştahlı, sürprizlere açık bir oyuncu değildi. Olmadık şutları kullanmazdı misal, 3 kişinin duvar ördüğü boyalı alana dalıp üstlerinden şut atamayacağını görünce koltuk altlarından bir boşluk bulup oradan topu potaya göndermeye kalkmazdı.

Preldziç bir çok pozisyonu birden oynayabilme yeteneği sebebiyle Bodiroga'ya benzetebiliriz ama misal molalarda bile mola bitse de oynamaya devam etsek diye gözü sahada olan Jasikevicius'a daha çok benziyor bence.

17 Aralık 2008 Çarşamba

Ricky Rubio vs. Fenerbahçe




1990 doğumlu, yeni Jenerasyonun en fazla ümit telkin eden ismi.
2006 yazında 16 yaş altı FİBA Avrupa şampiyonasında 23,3 sayı, 12,8 ribaund ve 7.1 asist ortalamasıyla oynayıp oha dedirtmişti bize. Uzun kolları ve basketbol zekasının gelişkinliği sayesinde Diamantidis'i andıran savunma performansları vardır, dış şutu henüz yeterince gelişmiş olmasa da, penetrelerinde yağ gibi akar içeriye, müthiş istekli top kullanır hücumda ve gelişkin fundemantali fazla top kaybı yapmasına izin vermez.
Takımı Fenerbahçe karşısında maçın sonlarında direnemeyip teslim bayrağını çekerken tribünlerde etrafı döver görüntüsü aklıma geldikçe bu akşam neler yapabileceğini merakla bekliyorum.

Kader Maçı




3 maç üstüste kaybetme becerisini gösterince, kıymetli maç derecesinden kader maçı seviyesini terfi etti bu akşamki Badalona maçı.
Kaybedersek kalan 2 haftada Badalona'yı yakalamak pek mümkün olmayacak bir de Alba TAU'yu Berlin'de yenerse TOP 16 hayal olabilir. Aman diyelim.
İyi durumda ama bizim gibi sakatlar ve eksiklerden müzdarip durumda rakibimiz. Kupa 2'nin şampiyonu etiketiyle geldikleri Euroleague'in gediklilerinden ve geçen yılın harika takımının temel taşlarını kaybetmiş ve yerlerini henüz dolduramamış olmalarına karşın müthişbir geleneğe sahipler.
Ardı arkası kesilmeyen bir süreklilikle oyuncu yetiştiren, Real Madrid, TAU, Barcelona gibi yüksek bütçeli kadrolarla değil ama birbiriyle çok uyumlu ve makina düzeninde oynayan genç kadrolarla İspanya liginde bir nevi Yugoslav ekolü takımı gibilerdir yıllardır.
Bu maç öncesi moralliler, performansları gitgide yükseliyor. Tamam Mensah-Bonsu'yu kaybettiler ve onun dışındaki uzunları mesela bir Splitter gibi bizim uzunlara ters gelecek özelliklere pek sahip değiller, Ricky Rubio döndü ama henüz tam kapasiteyle değil ve bu durumda istikrarlı bir guarda ihtiyaç duyuyorlar ama yine de hücumda topun kıymetini çok iyi bilen ve farklı biçimde geri düşse bile sistemindenödün vermeden, paniksiz oynayıp maçı geri getirebilen bir takım.
Ve biz Griçek'in yokluğunda henüz hücumlarımızda şuur, bilinç sahibi olabilmiş değiliz. Halbuki ilk maçta da gördük ki, çok iyi yapabildiğimiz bir işi 4 le 5 arasındaki ikili oyunları hayata geçirebildiğimizde çuvalla sayı atabiliriz.
Umarım TAU maçının 2. devresindeki gibi şuurumuzu kaybedip ''atan kazanıra'' çevirmeyiz maçı.

16 Aralık 2008 Salı

Hakan için turnusol kağıdı


Ve nihayet Erdemir'e kiralanmış.
3 yıl öncesinde Fenerbahçe'ye geldiğinde içinde bulunduğu altın kuşağın belki de en iyisini ve de en lider özellikli oyuncusunu aldığımızı düşünmüktük. Yaşına göre hayli soğukkanlı bir oyun kurucuydu, çok çabuk yön değiştirip penetre ederken dengesini ve sete hakimiyetini hiç kaybetmeyen iyi bir asistçi en önemliside oyunun temposunun elinden kaçmasına izin vermeyen lider özellikli bir guard.
Kardeşinin hastalığı sebebiyle Türkiye'ye geri döndüğü söyleniyordu öyle olmasa belki de A.B.D'de daha parlak bir kariyere yelken açacaktı.
Gelişiminden emin olduğumuz bir genç yıldız adayıydı, misal aynı zamanda transfer edilen Semih Erden'in geleceğine ve gelişimine şüpheyle yaklaşılırken o tamam oldu denilen bir oyuncuydu.
Yazık ki; olamadı bir türlü. Ne eksikti, neden geliştiremedi kendisini, neden yetenekleri günden güne erezyona uğrayıp aldığı dakikalar bir bir erirken kendine güvenide dibe vurup sessizce yok olup gidişine tanıklık ettik anlayabilmiş değilim.
Kaybolmaya yüz tutmuş bir genç yetenek Semih bile yeniden harika bir diriliş oyununu hem de iki uzun süreli ağır sakatlıklara rağmen sahneye koyarken, genç oyuncu eğitimciliği konusunda uzman iki coachla çalıştığı, kendi yaş gurubu hatta alt yaş gurubundaki oyuncular bu kadroda kendilerini geliştirirken bu jenerasyonun en parlak ismi nasıl böylesine eridi gitti anlaşılır gibi değil.
Ama artık acı verici oluyordu, Tanjeviç'in onu oyuna her alışında hadi bu sefer şansını döndür Hakan diyişimizin ardından çarşafa dolanırcasına hataları üstüste yapıp 30-40 saniye sonra fırçalanıp kenara alınmasından sonra yüzündeki o çaresizliği, mutsuzluğu görmek acıydı. Ne oynama isteği ne takımının kazandığı başarılarda payı olduğu inancının yarattığı bir mutluluk ifadesi yoktu bakışlarında.
Yolu açık olsun, geri döner mi bilmem ama kaybolup gitmesin.

15 Aralık 2008 Pazartesi

Kanada'da Fener muhabbeti


King Solomon'un kalbimizin yarısını alıp kuzey ülkesine gitmesinden beri Toronto, Celtics'le beraber NBA'deki 2. takımım olmuştu ki; Jay Triano'nun geçici head-coachluğa getirilmesiyle iyiden iyiye takipçisi olduk Kanadalı'ların.

Triano'yu bize basketbolu sevdiren ilahlardan birisi olarak sevdik, spor-serginin bir basketbol mabedi olduğu yıllarda, 1985 yılında giydi Fenerbahçe formasını, dripling yaparken potaya odaklanan bakışlarını, hareketli oyununu ama en çokta spor serginin hınca hınç tribünlerinin, büyülü atmosferinde kendinden geçip ''en büyük fener'' diyişini sevmiştik.


Acaba King Solomon'la İstanbul'u yadediyorlar mıdır hiç.

5 Aralık 2008 Cuma

Elde var hüzün


Bloğun açılış yazısına konu olan TAU maçından umduğumuzu bulamadık. Maç kaybedilince maçın önemini daha iyi anladık, kazansaydık guruptan çıkma şansımız hayli artacağı gibi, gurubu ilk 2 içerisinde bitirip TOP 16'da görece daha kolay kura çekme şansımız olacakken, şimdi TOP 16'nın zora girmemesi için Berlin'de Albatrosları altetmek gerekecek. Neyse ki Berlin'lilerde bizim gibi şuursuzca hücum etmekte direnen bir takım.
Abdi İpekçi'de bu kadar kötü hücum ettiğimiz bir ilk periyot pek yoktur herhalde. Evsahibi olmanın avantajıyla oyuna hızlı bir giriş yaparsın, rakip henüz oyunu sertleştirecek kadar ısınmamış olur o sırada Mike Tyson girişi yaparsın maça ya. Yok, şuursuzca hücum ediyorduk. Ta ki Mrsiç girene dek.
Green kenardayken, hücum setlerimiz tıkanıyor, topu paylaştırmakta, doğru pozisyonda doğru eli bulmakta zorlanıyoruz diye düşünüyorduk ama son maçlarda bu sorunu Green sahadayken yaşamaya başladık. Aksine topu Preldziç ve Mrsiç getirince potaya daha çabuk bakıyor takım. Preldziç'in bu özelliği zaten var da kaptanda 40 ından sonra azıp, set hücumlarında bile penetre edip, uzunların üzerinden turnike atmaya başlayınca bu takımın esas guardı hafız Green mi yoksa Mrsiç veya Preldziç'mi diye düşünüyor insan.
Gerçekten çok kötü hücum ettik 1. periyotta. Skor şaşırtmasın, atılan 18 sayının 12'si pozisyon yokken, takım nasıl hücum edeceğine karar verememişken süre bitmesin diye potaya sallanan 3 lüklerden geldi.
Bayıltıcı derecede hareketsiz, Green'in önce topu sağındakine verip sonra alıp solundakine verdiği, hücum süresi bitene dek içeriyi hiç zorlamayan, ikili oyunları denemeyen bir şuursuzluk hakimdi.
Bereket atmaya başladı mı kıyamet kopsa çemberden topu geçirmekten vazgeçmeyecek adam Rakoçeviç henüz atmaya başlamamıştı. Tabii kısa skorerlerin belalısı Ömer Onan'ın bunda katkısı büyük.
2. periyotta işler değişti. Bu sene bir nevi ''azgın teke'' sendromu yaşayan kaptanın alışageldiğimiz 3 lük isabetleri dışında, penetreleri ve fast-break bitiricilikleri, hücum ribauntlarındaki başarı ve her topa el sokup ortada kalanları alma yürekliliğiyle adeta çoştu takım. Bu kadar tempo riskliydi tabii. Zira rakip TAU. Avrupa'nın en iyi hücumcularından. Atan kazanıra dönmemeliydi oyun. Savunma direnci, kaçan hücumlarda rakibe ribauntu vermeme versen de kolay aldırmayıp hızlı hücum yolunu tıkama, ve ellerin, yüreklerle bir olup çemberimizin etrafını karartılması atan kazanıra çevirmedi oyunu.
Ama 1. periyottaki şuursuzluk 3. periyotta kabus gibi çöktü üzerimize.
Rakoçeviç ve Teletoviç'in fişleri prize takılmayı unutulmuş yokediciler olduğu farkedildi sanırım. Hatayı giderdiler, Teletoviç peşpeşe üç 3'lükten sonra süre biterken sırtı çembere dönük halde Mirsad ensesinde solurken topu eline alıp, pivot hareketiyle dönüp dördüncü 3'lüğünü attığı anda bir daha hiç kaçırmayacaklar diye düşündüm.
Atan kazanıra döndü ve böyle olunca elbette TAU kazandı.
Şimdi Griçek'in değerini daha net anlıyoruz. Topu şuursuzca elden ele dolaştırırken, o topu çembere gönderebilecek en uygun pozisyonu kafasında oluşturup, ilk adımı atacak bir lider lazım. O görev Green'in değil Griçek'in.

4 Aralık 2008 Perşembe

Efes Light olmuş...


Yeni bir gömlek giymek Efes'e yaramadı. Yıllardır savunma ve direnç takımı olarak bilinirken, geçen yıl David Blatt'le birlikte kabuk değiştirme iddiasıyla sezona bir hayli ses getiren transferlerle giren ama hem yerel ligde hemde Euroleague'de hedeflerine uyumlu bir direnç gösteremeyen yılların dişli takımı kadro revizyonuna gittiği bu sezonda da aynı ''light''lıkta devam ediyor yoluna.
Onları seyretmek hayli keyifli aslında. Hızlı oyunları, çabuk hücum kullanmaları, Charles Smith'in atletikliği, Schumpert'in fade-out şutları seyir zevki veriyor oyunlarına. Ama maçları kazanmaya cüret edecek sertlikleri, inançları, direnişçilikleri yok artık.
Tebdil-i tarzda ferahlık olmadı belli ki.
Elbette bir de şu sorun var. Euroleague'de sorumluluğu yabancı oyuncuların omuzlarına çok yüklüyorlar. Çok zaman sahadaki 5'in 4 ü hatta 5'i yabancı oyunculardan müteşekkil oluyor. Haliyle bu ciddi bir sorun. Zira yurtiçinde sahadaki 5'inizin ancak 3'ü yabancı oluyor.
Sorunları ne Kasun'un dönüşüyle ne yeni yabancıların gelişiyle çözülebilecek gibi görünmüyor.

3 Aralık 2008 Çarşamba

YUKARIDAKİLER - AŞAĞIDAKİLER


Earl Boykins ( 1.65 cm )





Manute Bol ( 2. 31 )




Ezber bozan takım


Dexia Mons-Hainaut , Kupa 3 yani Eurochallenge'da Galatasaray'la aynı gurupta yer alan Belçika temsilcisi. Yerel liginin lideri şu anda, geçen yıl bu kupada final oynamıştı.
Belçika ligi bir nevi çakma Fransız ligi gibi. Neredeyse tamamı atlet oyunculardan oluşan takımlar koş babam koş basketbol oynuyorlar, seyretmeye başladığınız da zevkli geliyor bir süre. Bol dış şut, bol hızlı hücum ve bol top kaybı. Zaten MONS'unda maçları hep 80li 90lı sayılarda attığını görüyoruz.
Dün akşam Galatasaray'la oynadılar, akıllara zarar bir oyun oynadılar 1. ve 2. periyotta. Tüm hücum setleri guardın topu rakip sahaya geçirir geçirmez boşa çıkan ilk arkadaşına vermesi ve onun da, üzerinde el var mı, ribaunta kimse giriyor mu, içeriye top geçirme şansı var mı, yok mu hiç bakmadan potaya 3 lüğü yollamasından ibaretti ki; bildiğimiz ''atışlar girse de böyle hücum etmek yanlıştır, içeriye top geçirmezsen bir yerde dış şutlardaki şansın seni terk eder, hücumda tıkanırsın, kaybedersin '' basketbol doğrularını yerle bir eden bir ilk yarı seyrettirdiler bize.
Her branşta, her koşulda Galatasaray'ın kaybetmesinden haz alacak olan ben bile akıllara zarar 3 lüklerin yağmur gibi girmesinden rahatsız oldum artık. Hayır şutörünü tutan adamı perdelersin, ikili oyunlar yaparsın, topu pivota geçirip savunma içeri gömülünce dış adamın kendini gösterir topu alıp, şutu atar falan. Neredeyse attıkları tüm sayılar 3 lüktü ve bir çoğu el üzerinden, pozisyon yokken atılmıştı.
Basketbolla ilgili bildiğim doğruların yerle bir olmasına, müthiş bir Galatasaray hezimeti yaşanacak olmasına karşın dayanamadım, kapadım.
İkinci yarının sonlarına doğru, skor ne olmuş diye bakayım dedim. Doğrusu beklentim, bu kadar dış şuta bağımlı bir hücum planı nasılsa iflas eder, belki de fark kapanmıştır derken baktım ki abiler halen buldukları yerden sallıyorlar ve gariptir ki halen giriyor.
91-65 bitti. Maçın istatistiklerine bakmaya korkuyorum, sanırım sayıların 2/3 ünden fazlası 3 lüktür.

La havle


Sakatlar düzeliyor, birer birer geri geliyorlar derken TAU maçına bir gün kala Griçek'in sakatlığı nüksetmiş.

La havle çekmekten başka bir şey gelmiyor içimden.

sepet topu


Sporun endüstriyelleşmesi mi dediniz !

hasret

''yalanmış anladım başka sevgiler
en tatlı sevgiler sendeymiş meğer
şampiyon olmadan ölürsem eğer

kefenim sarıyla-lacivert olsun
yıllardır seninle geldik her yere izmire rizeye eskişehire
şampiyon olmadan ölürsem eğer
kefenim sarıyla lacivert olsun"

izmire, rizeye, eskişehir'e kısmı sebebiyle daha çok futbol maçlarında söylenen bir tezahüret gibi dursa da spor sergi yıllarında şampiyonluklara hasret 10 yıllar geçiren Fenerbahçe basketbol sevdalılarının dillerinden düşmezdi bu dizeler.

Müteşekkiriz


Memlekette basketbol sevgisini yaratan iki önemli olgudan birisidir beyaz gölge. Diğeri ise 1981 yılında milli takımın balkan şampiyonluğu. İsmet Badem'in çabalarını da unutmamalı tabii.

maç üstü konser


Üstte spor sergi altta açıkhava tiyatrosu. Basketbol maçlarının şehrin göbeğinde oynandığı yıllar.

2 Aralık 2008 Salı

Ne olmuş sana be abi



1998 yılı; potada müessese kulüplerinin egemenliğine dur diyecek yeni bir dream team denemesiyle gaz verdiğimiz bir sezon başlangıcıydı. Acayip cool ve karizmatik bir stile sahip ama o yıllar için ligimize fazla gelen NBA kariyerine karşın adeta bir cam bebek olan Abdul-Rauf''un transferi zaten ağzımızı açık bırakmıştı da, kötü başlayan sezonun asıl bombası Marko Miliç'in transferiydi.
Hangi gazete olduğunu hatırlamıyorum, spor sayfasının ücra köselerinde Sloven Marko Miliç ve Hırvat Goran Kalamiza Fenerbahçe'de diye bir haber okuyup, demek Slovenya'da Marko Miliç isminde başka bir oyuncu daha var diye ilk tepkiyi verdiğimi hatırlıyorum. Haberin devamında ''NBA grevi sebebiyle grev bitiminde NBA dönme şartıyla Fenerbahçe'ye transfer olan Miliç...'' gibi bir ibareyi okuduktan sonra o günün tarihinin 1 Nisan olmadığından emin olup Avrupa'nın en sevdiğim oyuncusunun kutsal formayı giyeceği ilk maçı, Zalgiris Kaunas maçını beklemeye başladık. Bu güne dek izlediğim en iyi Fenerbahçe maçlarından birisiydi. Büyülü eller değmiş gibiydi takıma, atmaya doyamayan, iştahla oynayan felaket coşkulu bir takım seyretmiştik. O yıllardaki İzmir ikametgahı sebebiyle televizyondan izlemeye çabaladığım ama son dakikalarını trt nin haber saati geldiği ve maç yayınını haber bülteniyle kestikleri için cümle trt yönetimine en galiz küfürleri savurmama sebeb olan maçtır o.
Bir çoklarına göre ''overrated'' bir oyuncudur Miliç. Harika atletik yetenekleri ve spektaküler hareketleri sebebiyle zamanının en fazla ümit vaadeden oyuncularından biri olmasına rağmen ne NBA'de ne de Avrupa'da sürekliliği olan başarılar yaşayamamış olması böyle düşünenleri haklı çıkartabilir belki ama basketbolun yürek hoplatan, neşeli yüzüydü o.
Yüzünde naif bir gülümsemeyle sakin sakin penetre ederken faul çizgisine ayak basıp 2-3 insan azmanı pivot üzerinden uçup smaç basması, ya da çizgi film kahramanları gibi yüksek postta pası aldığında ileri bir adım dahi atmadan uçuşa geçip potaya sakin sakin asılışıyla ben sadece onu seyretmek için bile maça giderim diye düşündürtürdü insana.
Yukarıdaki fotoğraftaki otomobil üzerinden smaç basma ve smaç yaparken potayı parçalama eylemleri de vardır unutmadıklarımız arasında.
Yazık ki, yabancı kısıtlaması sebebiyle pek az maç oynadı bizde. NBA grevi sonlanır sonlanmaz da Phoenix yolları göründü kendisine.
Mc Rea gibi onun da bu takımın başında gördüğüm en uyumsuz ve itici koç olan Halil Üner'le anlaşmazsızlıklar yaşadığı söylendi ama zaten Fenerbahçe ve Türkiye onun için geçici ikametgah adresiydi. Yine de onun Fenerbahçe basketbol sevdalılarıyla buluşmasına sebeb olan NBA grevine bir kez daha teşekkürler.




Geçenlerde yine yolumuz kesişti, bebek yüzlüyle. Sadece 30 yaşında olmasına karşın erken emeklilik günlerini yaşadığı Union Olimpija'nın Fenerbahçe'ye iki uzatma sonrası yenildiği maçta ilk 5 başladı maça. Çok değil 10 yıl önce insanüstü atletik yeteneklere sahip olan bir oyuncunun henüz 30 yaşında o götü- göbeği nasıl böylesine şişirmiş olduğunu şaşkınlıkla izledik. Gençliğinde de gürbüz bir hali vardı gerçi ama parkede ayaklarını sürte sürte zorla yürür hali şaşırtıcıydı. Ve hayallerimizin yıkıldığı an; bir fast-break de topu alıp boş turnikeyi buluyor Miliç, hayatımda gördüğüm en harika smaçların sahibi olan insanüstü yaratık, abi ölüsü yeter şimdi yapar yapacağını derken hayatımda gördüğüm en komik turnikeyi yerden 1 cm bile sıçramadan atıveriyor.
Uzun süreli sakatlıklar geçirdi falan ama şaşırtıcı atletik yeteneklere sahip bu harika yeteneğin parkeye ayakları yapışmışcasına oynar halini açıklamak pek mümkün değil.


Fenerbahçe - TAU Ceramica


Bu bloğun ilk yazısı, Euroleague'de bizim açımızdan hayli önemli bir maça denk geldi. Kazanırsak bloğun uğuru deriz de, kaybedersek uğursuz ayağımıza tükürürüz artık.

Gurubu ilk 2'nin içerisinde bitireceksek bu kategori için Roma'yla birlikte en önemli aday olan TAU'yu yenmemiz şart olmasa da önemli.

Aslında İspanya'da kaybettiğimiz maçtaki oyun hayli ümit telkin ediciydi. Maçın genelindeki performansımızdan apayrı bir görüntü çizilen 2. ve 4. periyodun sonlarındaki toplam 2-3 dakikayı saymazsak, evsahibi TAU'nun değil Fenerbahçe'nin oyunuydu maça rotasını çizdiren. TAU'ya bir türlü tempo yapma fırsatının yaratılmadığı, her hücumda topun olabildiğince paylaşıldığı, hep doğru hücum yapıp en uygun şut anının arandığı setlerle oynanan ve özellikle maça ortak olmamızı sağlayan rakibe nefes almayı bile zorlaştıran hareketli alan savunmamızın damga vurduğu bir maçtı.

Geçen yıl 6 maçta sadece 1 galibiyet aldığımız İspanyol'lardan hem de deplasmanda bir galibiyet elde edebileceğimize inandığımız anlarda nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığımız bir şuursuzlaşma ve dağınıklık halleriyle topu topu 1-2 dakikada kaybetmiştik o maçı.

Sıra rovanşta. İlk maçta başımızı çok ağrıtan Rakoçeviç'e karşı bu kez kısa skorerlerin kelepçesi Ömer Onan var. Son Telekom maçında her zamanki gibi gayretliydi ama yaptığı gereksiz faullerden de anlaşılabileceği gibi henüz bildiğimiz yüksek oktanlı benzin etkisi yapacak kıvamda değil. Gordan Griçek'te henüz beklediğimiz düzeyde olmasa da döndü. En azından hücum süresi neredeyse bitmek üzereyken halen nasıl hücum edeceğine karar veremediğimiz şuursuz, bir basketbol aklına sahip olamadığımız, basiretimizin bağlandığı dönemler oluyor maçlarda ve o anlarda topu eline aldığında potaya doğru aniden hareketlenebilecek, çok çabuk şut veya asist çıkarabilme yeteneğiyle sıkışılan anlarda kara bulutları dağıtabilir. Bir başka sakatlıktan geri dönen isim, Semih Erden ama ondan bir süre daha fazla bir şey beklemeyelim derim. Uzun oyuncular daha geç iyileşir ve form tutarlar.

Unutmadan, TAU'da ilk maçta eksikliklerini çok hissettikleri Tiago Splitter bu kez oynayacak ki, ayakları çok çabuk olan Brezilya'lının Vidmar'a erken fauller aldırıp başımızı belaya sokması muhtemel.