30 Haziran 2009 Salı

El Gallacticos




Marko'nun Madrid yönetiminden birinin arkadaşının amcasının Madrid-İstanbul seferini yaparken yanında oturan elemanın komşusunun hergün uğradığı marketteki kasiyer çocuk kanalıyla bildirdiğine göre Litvanya'lı Kaukenas'da Veliçkoviç ve Darjus Lavrinoviç gibi sezonun flaş takımı olmaya aday Real Madrid'in yolunu tutmuş.

Euroleague'de bu sezon Yunanistan ve İspanya takımlarının yılı olacak gibi.

Ruslar bütçeleri kısıyor, CSKA hem bütçeyi kısacak hem de bu yıl daha fazla Rus oyuncuya yer verecekmiş kadroda, İtalyan'lar uzun süredir sahnede yoklar, Yugoslavlar ve Litvanya'lılar her daim Avrupa basketbolunun ruhudurlar ama artık fiyatlar öylesine uçtu ki Yunan ve İspanyol takımlarıyla başetmek pek mümkün görünmüyor.

Sezonun flaş takımı Madrid olacak belli ki. Perez yeni bir El Gallacticos yaratma çabasında gibi. Real Madrid'i diğerlerinden ayıran şey onların bizzat kulüpçe yönetiliyor olmasıdır. Sponsorların takım üzerinde insiyatifleri yok. İmzalar bile bizzat Perez'in masasında atılıyor.

2 sezondur Euroleague'de hüsrana uğruyor Madrid ekibi. 2007'de hem ULEB hem de İspanya ligini aldılar. Ama bir gerçek var ki evvelki yıl, Joan Plaza kendi evinde oynanacak olan final four şansını yine kendi evindeki Maccabi maçıyla kaybedince kredisi tükenmeye başlamıştı.

Bu yılki başarısızlıklar Real Madrid yönetimini Euroleague'de şampiyon olmak için şampiyon hocayla çalışma fikrine yöneltti.

CSKA bütçeyi kısıp, artık Rus hocayla çalışacağız diyince bu yılı yine Moskova'da geçireceğini düşünen kariyerinde 4 Euroleague şampiyonluğuyla Obradoviç'i takip eden Messina Madrid yollarına düştü.

Ve belki de bu süreç bu yılın Eurolegue şampiyonluğunun kaderini çizecek.

Göreceğiz.


Yönetimin konsantrasyon sorunu


Nedim Karakaş'ın açıklamaları hayli enteresandı. Takımın toparlanması ve 2 sezon önce bize yutturulan hedeflere gerçekten ulaşılabilmesi için ciddi transfer hamleleri yapılması gerekirken bu içinde bulunulan ataleti ''kulüp şu an futbola konsantre olmuş durumda'' diye açıklaması komik ama bir o kadar da acı.

Siz basketbolda atılım için Fenerbahçe'nin isminin ardına bir şirket ismi getirin sonra kulüp futbola yoğunlaştığı için basketbol şubesini boşladığını söyleyin. E o zaman bu Ülker birleşmesi ne içindi, Ülker'in maddi desteği, Avrupa basketbolunda uzmanlaşmış ekipleri ne işe yarar.

Basketbol şubesinin bu birleşmeyle oluşturulan bir komite tarafından yönetildiğini biliyorduk, zaten kulüp yöneticilerinin futboldan arta kalan mesailerinde futboldan arta kalan bütçelerle basketbol şubesini hakkını vererek yönetemeyeceklerini biliyoruz.

Kaldı ki artık yerel ligde oynayan bir takım değiliz. Euroleague'de A lisansına sahip bir takımın, bu günden güne zorlaşan ve profesyonel kadrolar elinde yönetilen 10 milyon eurolarla ifade edilen kadroların sahne aldığı ligde hedeflerinin peşinde koşabilmesi için kulüp yöneticilerinin ek işi olarak muamele görmesi kısa yoldan çöküşün garantisidir. Sadece bu şubeyle uğraşacak, kulüp yöneticilerinden belli oranlarda bağımsız, Avrupa basketbolunu iyi tanıyan ve elinde miktarı transfer sezonuna girmeden çok önce belirlenmiş bir bütçeye sahip profesyonel bir ekip yönetmeli basketbol şubesini.

Biz böyle oluyor biliyorduk ama Nedim Karataş'ın bugünlerde muhtemelen her Fenerbahçe basketbol sevdalısını ümitsizliğe sürükleyen ataleti açıklamak için sarfettiği cümleler ilginç.

Belki de Ülker'in sponsorluğunun salon inşaatı merkezli olmaya doğru kaydığını gösteriyor bu açıklama.

Son 3 sezondur maçlara gelmek dışında basketbol şubesiyle ilgili bireysel müdahaleler yapmayan başkanın önce Mirsad'a sözleşme imzalattırması sonra da Tanjeviç gitmeyecek açıklamaları da ilginçliğin başka boyutu.

Bu sırada tren kaçıyor tabii.

Bu belirsizlik ortamı devam ederken, Avrupa'da bizim mevcut kadromuza sınıf atlatacak türden oyuncuların hepsi kapıldı bile.

Bu saatten sonra, geçen yıl olduğu gibi mevcut kadronun ortalamasının altında kaliteye sahip Green, Smith gibi 2. sınıf oyuncular bulabiliriz ya da Kinsey transferindeki gibi kumar oynarız. Euroleague'de Top 16 zaten rahatlıkla ulaşabileceğimiz bir hedef ama bu kadronun eksik bölgelerine Eurolegue tecrübesi olan üst düzey ve Avrupa'lı en az 2 oyuncu transfer edilmezse daha ötesi hayal olarak kalacak. Ve korkarım o güçlü ve uyumlu yerli kadronun itikleyici gücü de artık daha fazla dayanamayacaktır.


26 Haziran 2009 Cuma

Tanjeviç erezyonu


Gürültü, patırtının ardından takımımız açısından değerlendirmelere geçmek lazım.

Öncelikle elbette Tanjeviç.

Serinin 3. maçı mucivezi biçimde geri dönmese muhtemelen bugün şampiyon takımın koçu olarak tüm yaptıkları taltif edilecekti. Dahası, yine onun üstün eğitici koç yetenekleri, onu bir basketbol devrimcisi yapan ileri görüşlülüğü, bildiklerinden taviz vermeyen yapısı ve elbette Kukoç'ları, Bodiroga'ları, Fucka'ları yaratan adam oluşu argümanları eşliğinde bulunmaz nimet statüsüne sokulacaktı birkez daha. Ama olmadı, takım öylesine bir dağılma yaşadı ve bu dağılma da Tanjeviç'in payı o kadar büyüktü ki en Tanjeviççilerimiz için bile onu bugün savunabilmek çok güç hale geldi.

Tabii artık klasikleşen bir ezbercilikle eldeki malzeme bu Tanjeviç ne yapsın diyenler hala olacaktır ama unutmamak lazım bu takımın gelecek hedeflerini ve kadro yapısını, kimyasal bileşenini oluşturan ekibin beynide Tanjeviç'tir. Hal böyleyken bu kapıdan da çıkış olmadığı bilinmelidir.

Tanjeviç hakkında göreve ilk geldiği günden itibaren bir çok Fenerbahçe taraftarının kendisinden bağımsız olarak beslediği antipatinin hadi bu tanımlama ağır olduysa hoşnutsuzluğun temel sebebi Aydın hoca gibi sadece yıllar sonra şampiyon olan takımı yaratmış olması sebebiyle değil, bu camianın sözüne, yaptıklarına, söylediklerine en çok güvenilen isimlerinden bir tanesi olan Aydın Örs'ün yerine hem milli takımda hem de Fenerbahçe'de Aydın Hocanın hiçte haketmediği yöntemlerle getirilmiş olmasıdır. Yoksa Tanjeviç hakkındaki eleştirilerin bir çoğunun onun basketbol felsefesiyle veya koçluk ve takım yönetimi becerisiyle ilgili olduğunu pek düşünmüyorum. Kaldı ki ona karşı bizim memlekette beslenen antipatinin büyük oranda onun milli takım koçu olmasından kaynaklı olduğunu unutmayalım.
Seçici koç olduğunuzda mutlaka birileri sizden hoşnutsuz olacaktır. Kadroya girebilecek oyuncu sayısıyla kadroya alınabilecek oyuncu sayısı hiç bir zaman eşit olamayacağına göre birileri mutlaka hoşnutsuz olacak elbette. Bu durum Tanjeviç'in abuk seçimlerinin mazereti olamaz ancak ondan hoşnutsuz olanların sayısının çokluğuna bakarak ona yöneltiğimiz eleştiri oklarının uçlarını sivriltmeye kalkmakta pek akıllıca değil. Tanjeviç'e eleştirel bakışın ona karşı bu ülkede duyulan antipatinin etkisinde kalmadan yapılması gerektiğine inandığım için bunları söylüyorum. Yoksa Tanjeviç'in milli takım performansı Fenerbahçe koçu olarak yapabilecekleri açısından çok belirleyici değildir elbette. Aslında benzer bir antipatiyi Fenerbahçe'nin başına malum operasyonla geçirilmesinden kaynaklı Fenerbahçe taraftarları da besler kendisine ama Tanjeviç değerlendirmemizde bu bakışta etkili olmamalıdır. Bu konuda eleştiri oklarını ondan önce başkalarına yöneltmek lazım.
Öncelikle söylemek lazım; Tanjeviç final serisinde kendinden beklenmedik ölçüde kötüydü belki de şöyle demek lazım formsuzdu. Onun bildiğimiz inatçı tavırlarının göz göre göre maç kaybettirdiğini çok gördük ama final serisindeki gibi kolayca teslim olan, takımın dağılıp gitmesine müdahalesiz kalan hali nasıl açıklanır bilemiyorum. Ancak asıl sorun onun final serisindeki kararları ya da kararsızlıkları değil. Sadece 3. maçta 15 sayılık fark erirken dağılmış takımı seyretmek yerine bir mola alsa belki iş buralara gelmeyecekti ama bu durum onun 2 yıllık süre içerisinde yarattığı erezyonu durdurmaya yetermiydi bilemiyorum. Tanjeviç'le başlayan dönem herşeyden önce takımın mevcut kadro gücüyle uyumlu olmayan hedeflerin ve planların yarattığı bir erezyon dönemidir.
Tanjeviç göreve başladığı gün bunu düşünüyordum hala bunu düşünüyorum. Bu tespit Tanjeviç'in Fenerbahçe koçu olarak yarattığı değerleri, yakaladığı başarıları da dışlamaz. Misal onun çokca eleştirilen bir yönü olan rotasyona çok oyuncuyu sokması zor maçlarda, final dönemlerinde tüm oyuncuların o maçların stresine, zorluğuna direnebilecek hazırlıkta olmasını sağlıyor. Ya da 5 önemli oyuncunun uzun süreli eksikliğiyle başlanılan sezonda uzun süre dar bir kadrodan maksimum verimi alabilmesi, takımın Euroleague'de gruplarda takılma gibi bir sürprizi yaşamaması, bu talihsiz dönemde tüm oyuncuların konsantrasyonunun ve direncinin üst noktada oluşu onun katkısından bağımsız değerlendirilemez. Semih'ten 3 numara yaratmaya çalışırken onu eleştirdik, Oğuz'u potadan uzaklara çektiği içinde ama mesela Semih'in orta mesafe şut atma becerisini geliştirmesinde, Oğuz'un power forvet gibi oynayabilmesinde onun payını es geçemeyiz.
Yine de Tanjeviç dönemi bir erezyondur. Zira devraldığı kadro, bir daha çok zor biraraya gelebilecek türden bir kadroydu. Tecrübeli ve kazanmayı bilen, üstün yetenekleri olan ve herbirisi takımına güçlü bağlarla bağlı olan ve birbirleriyle şaşırtıcı biçimde çok iyi uyum sağlayan yerli oyuncuların temelini oluşturduğu ve yaşlarının çok üzerinde tecrübeye ve kazanma alışkanlığına sahip, çok yetenekli genç oyuncularla beslenen bir yapıydı. Kadro kimyası Euroleague'de mücadele ediyorsanız çok önemlidir. Kazanmanın çok zor olduğu, maçların çok sert geçtiği bir ligde en üstün yetenekli oyuncular bile kendi başlarına sazı eline alıp oynayamıyorlar. Takım olabilmek, kazanmak için hem savunmada hem hücumda yardımlaşmayı üst düzeye çıkarmak şart. Ve en önemlisi de takımın kimyasını doğru formüllerle oluşturmalısınız. Takıma güçlü aidiyet duygularıyla bağlı oyuncular, kadroya dinamizim katacak yetenekli ve bu ligde yükselme azmine sahip gençlerin sürekliliği, özel yetenekteki oyuncuların topu paylaşma istekleri, savunmada herkesin katkı vermesi ve mutlaka tüm kadronun savaşan oyunculardan kurulu olması gibi. Tanjeviç'in devraldığı kadro bu yapının temellerinin çok sağlam biçimde atıldığı bir kadroydu. Yapılması gereken iş bu kadroya Euroleague tecrübesi üst düzeyde, bu ligde takıma sınıf atlatabilecek özel yeteneklerde ve kazanma alışkanlığına sahip 1-2 yabancı oyuncu transferiydi.
Ama Tanjeviç tarihi kendinden başlatmayı seçti. 2010-11 sezonu için final four hedefi nasıl ulaşılacağı, hangi planlar dahilinde yol alınacağı belli olmayan muğlak bir hedef olarak ortaya atılıp mevcut kadroya sınıf atlatıcak değil devranılan kadronun yeni eklenenlerinde ağırlığını taşıyacağı, tüm yükü çekeceği bir planla yola devam edildi. Aslında geçen yıl yapılan yabancı oyuncu transferlerine tek tek baktığımızda hiç birisine yanlış tercih diyemeyiz. Emir-Vidmar üzerine yatırım yapmak kabul edilebilir. Gelişimlerinin beklenenden yavaş olması, hatta belki Vidmar'ın beklentileri hiç karşılayamamış olması bu gerçeği değiştirmez. Veya White-Kinsey tarnsferleri de kabul edilebilir. Zira her ikisi de atletik özellikleriyle takımın eksik olan yönlerini kapatabilecek yetenekte oyunculardı. Ama tek tek bakıldığında yanlış transfer değil diyeceğiniz oyuncular kadroya yapılan tüm takviyeyi oluşturduğunda ortaya bir sorun çıkıyor.
Avrupa'daki ilk senelerinde White ve Kinsey'in buradaki basketbola hatta kurallara bile alışmalarının aylar süreceği kesinken, Emir ve Vidmar'ın takıma sınıf atlatabilecek ölçüde kendilerini geliştirmelerinin 1 sezon içinde gerçekleşmesi mucize kategorisindeyken tüm bir transfer politikasının bundan ibaret oluşu kadronun mevcut gücüne itici bir etki yapamamanız demekti. Zaten öyle de oldu. White ve Kinsey tam da Avrupa basketbolunu tanımaya başlamışken, alan savunmasına karşı nasıl hücum edeceklerini öğrenmişken, sert savunmalara karşı isabetli şut atabilmeyi artık becerirken, eskisi kadar fazla hatalı yürümeler yapmazken sezon sonunun gelip çatması ve bu kez de onların gönderilip yerlerine sıradan bir İtalyan ligi takımında liderlik yapabilen ama Euroleague tecrübesi hiç olmayan yumuşak oyuncularla kadronun takviye edilmesi ise çöküşe ivme kazandıran bir hataydı.

Tüm yabancı oyuncu tercihlerimizin üst düzey kalitede, yıldız oyunculardan yana kullanılması gerektiği fikrine hep karşı çıkmışımdır. Avrupa'da oyuncu fiyatlarının çılgın rakamlara ulaştığı bir ortamda zaten 4-5 tane üst düzey, takımı sırtlayabilecek, fark yaratacak oyuncuyu transfer etmeniz mümkün değil. Kaldı ki, takımın kimyasını bozacak bir hamle olur bu.

Yerli oyuncuların insiyatiflerini kıran, sürelerini azaltan, genç oyuncuların gelişmelerini engelleyen bir kadro kurarsanız bu elimizdeki takımın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

Bu açıdan bakılacak olursa 5 yabancı oyuncu tercihinden 2 tanesinin gelecek vaadeden oyunculardan yana kullanılması anlaşılabilir. Genel görüş Vidmar'ın beklentileri karşılayamayacağı, Preldziç'in ise önemli bir oyuncu olacağı yönünde. Burada bir kayıptan bahsedemeyiz. % 50 isabet iyidir. Eklemek lazım, Preldziç'i sadece sahada aldığı sürelerle değerlendirmemek lazım, onu benchteyken, maç öncesinde ısınırken, maçtan sonra taraftara koşarken de görün. Takımı en fazla sahiplenen yüreklerden birisidir o. Ömer Onan'dan, Mrsiç'ten bir farkı yok. Taraftar oyuncu kontenjanında yerini çoktan aldı da lider özellikli olduğunu da gösteriyor. Büyük kazanım olacaktır.

Ama sorun 2 yabancı oyuncu tercihini bu isimlerden yana kullanmak değildir, Tanjeviç'i buradan vurmaya çalışmak beyhude bir çabadır.

Asıl sorun, onun devraldığı kadronun yapabileceklerine inancı olmayışıdır. Bir koçun kendi felsefesi, kendi sistemi olması ve başına geçtiği takıma bu felsefe ve sistem doğrultusunda plan çizmesi normal.

Tanjeviç'i yıllardır biliyoruz, atletik özellikli, uzun kollu, yapılı olmayan hareketli ve uzun oyunculardan kurulu bir takım ister. Her oyuncusu özellikle uzunları her mesafeden şut atabilmeli ve pas yetenekleri gelişmiş olmalıdır. Klasik 5 numaraların onun sisteminde yeri yoktur. Mesela Kaya Peker ve Hüseyin Beşok'u neden milli takıma almıyor sorusunun cevabı onlarla olan kişisel husumetlerinden önce bu gerçekte gizlidir.

Savunma zaafiyeti olan oyunculara tahammülü yoktur ama zaten devraldığı kadronun böyle bir sorunu da yok. Tüm oyuncuların eşit miktarda top kullanmasına gayret eder, üst üste 3-5 hücumda öne çıkan oyuncuya tahammül edemez, bu tip öne çıkışların takımın düzenini bozduğuna inanır. Maçlarda ona hep adamı iyi oynarken çıkarttı diye kızmamızın sebebi budur.

Onun kafasındaki takımın tüm parametreleri aslında bir sistem takımında olması gereken unsurlardır ama sorun onun bu kafasındaki takımı yaratma uğruna devraldığı çok değerli kadronun hakkını verebilecek hamleleri yapmamakta direnmesi ve belki de bir daha bir araya gelemeyecek kadar değerli ve bu takıma çok güçlü bağlarla bağlı, kazanmayı bilen yerli oyunculardan kurulu kadronun günden güne erimesine sebeb olmasıdır.

Mevcut bütçelerle ve basketbol altyapımız, kültürümüzle Euroleague'in en tepe noktalarındaki takımları yakalamak kolay değil. PAO'nun, bu sezon bütçeyi çok ciddi biçimde kısacak olsa da CSKA'nın, hatta Barcelona'nın, TAU'nun, finansal gücüyle Olimpiakos'un olduğu düzeye erişmek kolay iş değil. Ama mesela evvelki sezon Avrupa basketbolunu iyi bilen bir çoklarına göre Partizan'la birlikte en iyi gençleri kadrosunda barındıran bir takımın Siena gibi Partizan gibi Euroleague'de yüksek bütçeli takımları zorlayabilecek, doğru yatırımlarla ve sürekli alttan gelen yeni oyuncularla zirveye hamle yapma cüretini sürekli gösterebilecek, ciddi bir gelenek ve sürekliliğe sahip bir takım olabiliridik.

Tanjeviç'le başlayan süreç bu fırsatın adım adım kaçışına sebeb olmuştur.

Takımın bu sezonki performansının geçen yılın geride kalmasının da temel sebebi bu yönelimdir.

Daha önce defalarca söylendi, yazıldı, çizildi. Bu sezon başındaki transfer hamlelerinin takımın temel karakteristik yapısına ciddi darbe vurduğu en görmek istemeyenlerin bile gözlerinin içine sokulan bir gerçekti.

Bir kere ön alan savunmasındaki sertliğin ortadan kaybolması zor maçların kazanılamamasında öenmli bir etkendi. Oyun kuruculuk görevini Marques Green'e skor yükünü Smith'e verirsen hücumda agresif olamayan, penetresi zayıf ve kaliteleri ancak İtalya liginin başaltı takımlarında oynayabicek düzeyde olan oyuncuların eline bakan hücum gücün sebebiyle Euroleague'in en az sayı atan takımı olarak kalırsın.

Korkarım Tanjeviç kalacak. Roma'nın bütçeyi kısması sonrası İtalyan'lar ondan vazgeçmiş.

Ve korkarım bu erezyon devam edecek.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Rakocevic transferi ve transferin çıtası


Takımımız ve Tanjeviç hakkında sezon değerlendirmesi babında bir kaç kelime yazmak lazım ama toparlayıp yazamadım.

Şampiyonluğu kaybederken Tanjeviç'in aklının Roma'da olduğunu düşünüyorduk ama son gelişmeler onun Roma'ya gitmeyeceğini önümüzdeki yılda Fenerbahçe'nin başında kalacağını kanıtlar nitelikte.

Roma'nın bütçeyi kısması, Tanjeviç'in ayrılma olasılığına karşı Aydın Örs - Oktay Mahmudi ikilisinin takımın başına getirilmesi planını için somut hiç bir adım atılmayışı ve nihayetinde Tanjeviç'in İtalyan basınına seneye yine Fenerbahçe'nin başında olacağını açıklaması kederlere sürükledi bizi.

Transfer sezonuyla ilgili tüm heyecanımızda kursağımızda kalacak böylece.

Tanjeviç kalırsa takıma sınıf atlatacak türden transferler olası değil.

Neyse ki başkan 3 yıl içinde Mrsiç'in takımda kalmasını istemek dışında ikinci kez şubeye el attıda bavullarını toplamak üzere olan Mirsad takımda kaldı.

Transfer sezonuna Efes sayesinde yüksek adrenalinle başladık. Kimse Rakoceviç'in oynadığı pozisyon zaten Efes'i sorun yaşadığı bir pozisyon değildi falan demesin. Thornton kaldığına göre Efes'in beklentilerine bir türlü cevap veremeyen Charles Smith gidecektir. Ama gelen Rakoceviç gibi tüm takımla tutmaya kalksan en yükseğe sıçrayıp şutunu tavana değdirircesine yüksekten atıp topu çemberden içeri sokmaya becerebilecek bir adam olursa gidenin önemi yoktur.

Rakocevic heyecan verici olmasının dışında doğru transferdir Efes için.

Euroleague'de 2 sezondur hedeflerinin çok gerisinde performanslar gösteren, kadro yapısı ile zaten daha fazlasını da yapamayacak olan Efes Euroleague'i iyi bilen, Euroleague'de oynadığı takıma liderlik yeteneğiyle sınıf atlatabilecek bir kaç oyuncudan birisini aldı.

Rakocevic, Charles Smith gibi penetre yeteneğine sahip olmayabilir ama her maçında 1 saniye bile oyundan düşmeyecek ve sert savunmalardan hiç yılmayacak bir isim.

Sadece dış şutlarıyla bir tehdit oluşturmuyor, kısa oyuncular için çok zor sayılabilecek yakınlıktaki noktalardan bile öldürücü şutlar atabiliyor. Koordinasyon yeteneği üst düzeyde olduğu ve şutlarını çok yukarıdan atabildiği için üzerinde ne kadar el olursa olsun dengesiz şut atmaz, kolay kolay blok yemez.

Hazır adamdır, Avrupa basketbolunun ciğerini bilir koyarsın takıma oynar.

Şimdi bizimkilerden böyle bir hamle beklemek yersiz olacak. Bir kere büyük ihtimalle Griçek kumarı bir el daha dönecek. Bütçeden önemli bir miktarda pay alan böyle bir oyuncu kadrodayken başka bir dev ismi istihdam etmeyeceğimize göre Griçek sağlam bir sezon geçirirse geçen yılkinden daha iyi bir takım olabiliriz yoksa yine savaşçı ama dağınık bir takımla özellikle Euroleague'de en iyilere ve hatta onların altındaki Maccabi, Siena, Partizan gibi güçlülere bile kafa tutamayan TOP 16 dan sonrasına cüret edemeyecek bir performansla idare ederiz diye düşünüyorum.

Geçen yıl hem Euroleague'de hem de yerel ligin final serisinde gördük ki; bu takımın eline bakacağı, bileğine güveneceği, takımı sadece ateşleyecek değil, oyun görüşüyle tempoyu ayarlayıp hücumları derleyip toparlayacak bir oyuncuya ihtiyacı var.

Euroleague'de kendini kanıtlamış, Avrupa'lı bir oyuncu olmalı bu isim. Beciroviç'i alabilecek değiliz ama insan düşünmeden edemiyorda ; Kaukenas gibi Beciroviç gibi özel yetenekleri olan, Euroleague'de oynadıkları takımlara vites yükselttirecek oyunculardan birisi bu belki de bir daha asla bir araya gelemeyecek kadar yetenekli ve birbiriyle uyumlu, takımın temel tuğlalarını oluşturan yerli kadro henüz dağılmadan, eskimeden bu takıma katılsa sonuç ne olur acaba ?

Bu tip oyuncuların sayısı fazla değildir. Ve zaten pazar kapanmak üzere. Zaten Tanjeviç kalacaksa yabancılar konusunda pek bir değişikliğe gidileceğini zannetmiyorum.

Green ve Devin Smith'in Euroleague için yetersiz olduklarını, Vidmar'ın beklenen patlamayı yapamayacağını görmek Fenerbahçe basketbolunu yönetenlerin işi değil zaten.

Onlar suya hedef yazsınlar. Etrafta alınacak oyuncu kalmadı.

Bu saatten sonra ancak James White ve Kinsey gibi Avrupa basketboluna uyum sağlamaları aylar sürecek oyuncuları bulabilirsiniz. Zaten uyum sağlayıp, liderlik yapabilecek seviyeye geldiklerinde de gitmelerine göz yumarsınız.

19 Haziran 2009 Cuma

Toz duman ortadan kalkınca ortada tek suçlu ayağı çıplaklar kalırmış


Bir de buraya yazmak istemiyorum.
2 gündür bir dolu platformda dile getirdik, yazdık, çizdik, tartıştık, konuştuk.
Tek kelimeyle; ben utanmadım yaşananlardan.
Şampiyonluğun kaybedilmesi sonrası yaşanan olaylarda utandığım tek şey, tribünden polise adam teslim edenlerdi.
Ortada yaşanan olaylar varsa, bu olayları doğuran öfkenin günden güne mayalanması sürecinde payı olan sorumsuzların hepsini pas geçip iğrenilecek insanlar kategorisindeki ayağı çıplakları tek suçlu ilan eden, kendisini onlardan ayırıp olan bitene lanet ederek elitist bir duruş sergileme çabasında olanlarla aramda hep kalın bir çizgi olmuştur.
Kazanırken, başarı ve zenginlik dönemlerinde coşarken Fenerbahçe'liliğini gururla ifade eden ama taraftar salonu basarken elitist duruşuna zarar verecek imajdan kaçınma çabasıyla bir anda Fenerbahçe'liliğinden utananları ise bildiğim, tedrisatından geçtiğim taraftarlık anlayışına hiç sığdıramam.
Fenerbahçe'liliğimden utandığım gün benliğimden iğrendiğim, hayatımın anlamının kalmadığı, aldığım nefesin gereksiz olduğu gündür bu bir yana ortada utanılacak bir eylem varsa bile taraftarlık önce ''biz'' olabilmektir.
Ortada bir pislik kalmışsa temizlemek için ortaya çıkabilmektir.
Daha düne kadar ortamı geren, pislik çıkaran, her türlü terbiyesizliği, ayak oyunlarını yapan Ergin Ataman ve Kaya Peker başarının kötüyü aziz haline getirmesi sayesinde geçen gece yaşananlardan utanan Fenerbahçe'liler için bile ak hale geldiler. Çizgimi burada çekerim, başarı kimseyi temizlemez.
Federasyon başkanı olan zaat bugün çıkıp basketboldaki çeteden bahsediyor. Gerçekliği herkes tarafından bilinse de açıklayan Federasyon başkanı olunca komik oluyor.
Aman Federasyon, Fenerbahçe yönetimi, ortak koç Tanjeviç angajmanı yine ortalara dökülmesin kaygısıyla sahada takım dilim dilim doğranırken sesi çıkmayan, taraftar isyan ederken halen Topuz transferi peşinde koşup, endüstriyel bu memleketteki sporun piri olduklarını kanıtlayan tanıtım toplantılarında boy gösterirken taraftarın içinde biriken öfkenin nerelerde nasıl patlayacağını hesap edemeyen, öfke patladığında ortadan kaybolan Fenerbahçe yönetimine gık çıkarmayıp taraftardan utanmak garip oluyor biraz. Çizgiyi burada da çekmek lazım.
Memlekette basketbolla ilgilenen basketbol için kaygılanan kitlenin zirve yapması da başka konu. Fenerbahçe neredeyse oraya bereket geliyormuş, evet bir kez daha anladık.
25 yıldır spor salonlarındayım, spor sergi yıllarında memleketteki basketbol sevdasının balkan şampiyonluğu ve beyaz gölge dalgasıyla yükselişe çıktığı günleri, spor sergide onbinlerin akın ettiği derbileri yaşadım, gördüm. Sayısız kereler yarı finallerde, finallerde kaybedilen şampiyonlukla yarattığı derin yıkımların Fenerbahçe basketbol sevdalılarının ortak hafızasını yarattığını iyi bilirim. Geçen geceki olayların basketbol salonlarında ilk kez yaşandığı cehaletine bu yüzden güler geçerim. Google'dan öğrenebildiklerinizden çok daha fazlası vardır bu memleketin basketbol tarihinde.
Şimdi bu internet aleminde bir çok Fenerbahçe'li blogda olaylara tarafsız gözle bakma telaşı yaşanıyor. Asıl derdim budur. Galatasaray'lısının, Beşiktaş'lısının bir anda Efes aşığı kesilmeleriyle zerre ilgilenmiyorum.
Kimsenin Fenerbahçe'lilik mührüde başkasının elinde olamaz. Kimseyi yargılayamazsınız ama şu internet aleminde hürriyet gazetesinde köşe yazarmışcasına tarafsız gözle olaylara bakma gayretiyle bir şeyler karalamaya çabalamayı hiç anlamadım.
Bu, herkesçe kabul gören makul fikirlerin yörüngesine girme telaşı tam da bu karışıklık dönemlerinde artan bir refleks oluyor. Oysa bu mecrada bile bağımsız fikir ve duruş gösteremeyeceksek eğer taraftarlık kültürünün özündeki sokaktan gelen ses olmanın yarattığı çok renklilik ve davranışlarımıza dayatılan ezberciliğe karşı direnmeyi beceremiyorsak gerçekten yazık bize.

Yazmıycam dedim tutamadım bir iki cümle ettik; papazın cayırında tartıştık meseleyi.
ayrıca canarino'nun yazdıkları artık dağılan kafamı toparlayıp ifade edemediğim şeyleri çok net ifade etmiş.
Olan bitende tek samimi bulduğum kitle kimsenin Fenerbahçe'ye sahip çıkmadığını görüp soruna ama doğru ama yanlış kendi yöntemleriyle müdahale eden Fenerbahçe taraftarı ve o varoluş sebebi anti - Fenerbahçe'lilik olan rengi belirsiz kuru kalabalığın, kütlenin arasında kaybolan gerçekten Efes Pilsen taraftarı, basketbol sevdalısı olan bir avuç Efes'lidir.

17 Haziran 2009 Çarşamba

MHK sağlam geliyor


Final serisinin 6. maçına öyle bir hakem ataması yapıldı ki, eğer yine hakemlerden şikayet olursa MHK artık kapatsın gitsin.
Maçı yönetecek 3'lünün hepsi ağır abiler hepsi başhakem.
Recep Ankaralı, Engin Kennerman, Murat Biricik.

Fenerbahçe sporcusu derken gurur duyduğumuz adam, yuvana yeniden hoşgeldin

Bir kez daha, haramilerin saltanatını yıkacağız


İşin buralara gelmiş olmasının bir dolu sebebi olabilir. Basketbol dışı etkenleri, dile getirmek, fazlaca yazmak istemesekde hakemlerin serinin altını üstüne getirdikleri aşikardır. Memleket basketbolunun son 25 yıldaki lokomotifi olmanın verdiği gücü kirli oyunlarda kullanma becerisi Efes'in pek bilindik marifetlerindendir zaten. 2 haftadır bizler bu birbirinden gergin maçlarda tribünde olmanın yorgunluğunu ve stresini öylesine yaşadık ki artık sabırları taşıran yanlı yönetimlerin çileden çıkarttığı oyuncuların hakem masasını tekmelemelerini falan doğal karşılayabilecek durumdayım. Bu oyunun masumiyetine, haklı olanın, daha çok emek verenin, hakedenin kazanacağına dair inancımız yıllar önce sarsılmıştı ama serideki her maçı geren, kavgalara zemin hazırlayan, all-star maçında bile sportmenlik dışı faul almayı becermiş adam olarak tarihe geçen Kaya'yı kendilerine itiraz ettiğinde yanağını okşayarak sakinleştirip, top kendisinden dışarı çıkmasına rağmen topu Fenerbahçe'ye veren hakemin kararını düzeltip topu rakibine verecek kadar sportmen bir adam olan Ömer Onan'ı itiraz ederken itip kakan hakemlerin bu kadar ayan beyan biçimde niyetlerini belli etmeleri de artık iyiden iyiye kabak tadı vermeye başladı.

Beşiktaş'lısının, Galatasaray'lısının Efes tribünlerinde boy göstermeleri, birden bire memlekette Efes basketbol sevdalılarının sayılarının artması, nerede Fenerbahçe varsa orada cümleten, renk ayrımı gözetmeden kirli ittifakların ortaya çıkması da artık gülünç hale geldi.

Ne büyük camiayız ki karşımıza çıkan milyonlarca destekci kazanıyor, sezon boyunca kendi takımlarıyla ilgilenmeyen Galatasaray, Beşiktaş taraftarları pozisyon pozisyon Efes-Fener serisini takip ediyor, yorumluyorlar. Ergin Ataman ve Kaya Peker'i kahramanlaştırıyorlar.

Bu hasetle doğan ittifağın sebebi ligi son 2 yıldır domine ediyor olmamızda değil, şampiyonluklara hasret geçirdiğimiz yıllar boyunca kah Çukurova, kah Paşabahçe, kah Ülker taraftarı kesilen aslan cimbomluları, vahşi kartalları çok gördük.
Beşiktaş’lıların Efes’e kendilerini ve diğer kulüp takımlarını basketbol salonlarının dışına itmeye çalıştığına dair haykırışları hala kulaklarımızda çınlarken, Galatasaray’lı taraftarların 2 sezon önce ( kendi cafe crownluklarını unutup ) kendilerini lig şampiyonu ilan ederken Efes Pilsen ve ( Fenerbahçe ) Ülker müessese asıl şampiyon biziz diye pankart açıp güya müesseselerin salon sporlarındaki hakimiyetine karşı duruş sergilerken bugünlerde Efes Pilsen’in en büyük destekçileri kesilmeleri bizim için şaşırtıcı değil ama memleketimizdeki taraftarlık kültürü açısından hakikaten düşündürücü.
Bu omurgasızlık, bu renk belirsizliği, bu kendisini sadece Fenerbahçe düşmanlığı ekseninde ifade edebilme hastalığı kronikleşmiş artık.
Ne diyelim, tedavi olmak istemeyen hastayı kendi haline bırakmak lazım.
Öte yanda, gerçekten Efes Pilsen’e gönül vermiş insanlar hiç yok değil tabii. Ama onlarda şu kural kitabından copy-paste yapıp son 13 saniyedeki faule kurallar gereği sportmenlik dışı faul verilmeliydi diye ortalığa atlamayı bırakmalılar artık.
Geçen yıl hatırı sayılır miktarda Euroleague ve Avrupa’daki çeşitli liglerden maçlar seyrettim. Bir kez dahi böyle bir faul çalındığını görmedim, he belki Eskişehir ortaokullar arası basketbol şampiyonasında falan çalınmıştır, ya da ne biliyim Hollanda’da amatör maçlarda falan.
Hakemlerin sevmedikleri, uygulamaya direndikleri bir kuraldır bu. Zira oyunun bugün Avrupa’da geldiği aşamada ruhu sertlik üzerine kurulu, rakibe topu oyuna sokmadan başlayan baskıyı kasti fauller çalarak yumuşatırsanız bugün bildiğimiz Avrupa basketboluna zarar verirsiniz. Bu kuralın uygulanması için ya Thornton’un yapılan fauller sebebiyle topu oyuna sokacağı süreyi kaçırması, ya topu oyun alanına gönderirken faul yapılan oyuncunun temas sebebiyle topu tutamayıp top kaybının yaşanması, ya da oyuncuya sert ve kasti bir faul yapılması gerekir. Yoksa bu faul bu düzeydeki maçlarda ilk kez uygulanan bir kural olarak kayıtlara geçmelidir. Ve eğer bu faul ölçü alınacaksa, final serisi boyunca sadece o maçta bile 10’larca sportmenlik dışı faul çalınmalıydı.
Ama yine de tartışmayı o maça ve o faule indirgemek asıl yapılmak istenendir. İşte Fenerbahçe’liler kuralı bilmeyip kuru gürültü çıkarıyorlar yanılsamasını yaratmaktır.
Seri boyunca yaşananları gördük, sadece 3. maçta Sinan’ın son 10 saniyede Solomon’dan kaptığı top öncesi yaptığı açık faule bile Efeslilerin bugünlerde ellerinden düşürmedikleri kural kitabında yazanlar uygulansa bugün bunları tartışmıyor olurduk.
Neyse yaşananlar bizim açımızdan sürpriz değil. Ama bu camianın kuruluşundan bu yana haramilerin saltanatına, kendisine karşı kurulan ittifaklara, ayak oyunlarına nasıl cevaplar verdiğini bir kez daha hatırlatmak zamanıdır.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Fatih her daim Efes'in hizmetinde


Tarih 26 Kasım 2007.

Basketbol adına utandığımız gün, memleket basketbolunun tarihinin belki de en kara maçı. Maçı 20 sayı önde götüren Banvit karşısında Efes hiç bir direnç gösteremiyor ama öyle düdükler çalınıyorki maç Banvit'ten Efes'e veriliyor.

Oktay Mahmudi'nin yerine David Blatt'ı getirip kabuk değiştirmeye çalışan, hücumcu bir takım yaratmaya uğraşan Efes hiç alışık olmadığı düzende zorlanıyor, peşpeşe yenilgiler, kötü oyun, Euroleague'e bir kaç gömlek zayıf gelen oyuncular, yerli oyuncuların bir kenara itilip küstürülmesi falan derken Efes'in bu sezon play-off'a girmesi bile zor yorumları Efes'lilerin iyice canını sıkıyor.

Zaten sezon başlarken, ''yatırımlarımızn karşılığını bu yılda alamazsak yatırımları gözden geçiririz'' sözleriyle cümle basketbol camiasına gözdağı verilmiş, oynayacakları kirli oyunların ipucu verilmiş.

Banvit karşısında da dökülüyorlar, direnç sıfır, savunma berbat. Banvit attıkça atıyor.

Ama tandık bir isim, Fatih Söylemezoğlu sazı eline alıyor. 2. yarıda Banvit'e 10 küsur teknik ve kasti faul çalınıyor, İnanç sayı atıyor seviniyor diye teknik faul alıyor. Kararlar skandal, Banvit'liler çıldırıyor, bugün Fenerbahçe karşısında Efes hakem kararlarıyla kazanırken bayram yapan, Efes'in hakem camiası üzerinde hiç etkisi olmadığını iddia etmek için bin bir takla atan Galatasaray ve Beşiktaş'lılar da müesseselerin kirli oyunlarından rahatsızlıklarını dile getiriyorlar. Efes dışında tüm kulüpler rahatsız, Banvit değilde misal Karşıyaka taraftarı önünde böyle skandal bir maç yönetseniz o salondan ölü bile çıkabilir.

Fatih Turgay abisinin talimatlarını yerine getiriyor, o gün basketbola sevdalı binlerce Banvit'li artık bu sporda haklının değil masaya yumruğunu vuranın, hakem camiasını besleyenin kazanacağına inanıyor. Oyun Banvit'liler için o gün masumiyetini kaybediyor.

O fatih dün yine görevdeydi, Efes'in sadık hizmetçisi yine basketbolu katletti.


Altta o günkü maçla ilgili Balıkesir'den bir internet sitesinin haberi var;


Beko Basketbol Lig’inde Efes Pilsen’i ağırlayan Banvit baştan sonra üstün götürdüğü maçta Fatih Söylemezoğlu’nun akıl almaz kararlarıyla maçı ancak uzatmaya götürebilse’de uzatma dakikalarında Fatih Söylemezoğlu’nun düdüklerine karşı yapabilecek birşeyi kalmayınca rakibine 86-90’lık skorla mağlup oldu.Banvit maça Mokongo-Yunus-İnanç-Adeleke-Harvey beşiyle başladı.Maçın ilk sayıları İnanç,ın fastbreakleriyle geldi.Mokongonun 3 sayılık basketiyle 1.5 dakikada maç 5-0 oldu. Harvey,in 3 lüğüne Ermal cevap verdi. Banvit savunmada çok istekli olunca Efes Pilsen hücumda zorlanmaya başladı. 5. dakikada 12-2 6.5 dakikada 14-4 geçildi.Harvey boyalı alanı kullanarak 7.sayısına ulaştı.9.dk da 16-8 geçildi. Mokongo’nun 3′lük sayısıyla periyot 19-10 Banvit’in lehine tamamlandı. Bu yarının tek olumsuz yönü ,sayıların sadece İnanç,Mokongo ve Harvey’den gelmesiydi.Ikinci periyoda Mokongo,Hill,İnanç,Ümit,Harvey beşiyle başlayan Banvit,sert savunmaya kaldığı yerden devam etti.Hücumda patlayan Hill,Efes’i adeta denize döktü.Hill’in 9 sayısına Ümit’te eklenince periyot 11-0 lık bir seriyle başladı.Efes’in 13.dakikada 10 sayıya ulaşması Banvit’in ne kadar iyi savunma yaptıgını gösteriyordu.15. dakika 30-13 geçildi. Bu periyotta son haftaların suskun oyuncusu Hill 16 sayı atarak yıldızlaştı.Kerem’le Efes kalan dakikalarda içeriden 8 sayı bulunca periyot 40-26 Banvit’in lehine sonuçlandı.Banvit ikinci yarıya Mokongo-Yunus-İnanç-Adeleke ve Harvey beşiyle başladı.Ilk sayılar Adeleke’nin smaçlarıyla geldi.22. dakika 45-28 geçildi.Banvit bu periyotda da sert savunmaya devam etti.Efes içeriden Woods ve Hudson’la sayı bulurken Banvit Harvey,le cevap verdi.26.dakika 54-36 Banvit önde iken hakem komedisi oynanmaya başladı.Denize dökülen Efes Pilsen hakemin akıl almaz kararları ile canlanmaya başladı.Mokongo’nun üçlügüne Penn el üstü üçlük le cevap verdi.Sayı atan İnanç’a çalınan teknik faul’u kimse çözemedi.Arkasından Penn hücum faul yapınca top önce Banvit’e sonra neden dir. Bilinmez Efes’e verildi.Protestolar arasında periyot Banvit’in lehine 65-52 tamamlandı.Son periyoda iki takımda sert savunmayla başladılar.Özellikle Banvit hücumda çok zorlanmaya başladı.İlk 2,5 dakika Banvit sayı bulamadı.65-54 Sayı bulamayan Banvit savunmayla ayakta kalmayı başardı.İlk sayılar 34. dakikada Hill’den geldi.35.dakika 67-56 geçildi.Banvit mola alarak krizİ atlattı.Mola dönüşü önce Ümit’le sonrada Hill’le sayıya ulaştık.37.dk 71-63 Banvit öndeydi.Banvit yine iyi oynamaya başladı.Efes artık kırılma noktasına gelmişti,ancak hakemler özellikle Fatih SÖYLEMEZOĞLU’nun teslim olmaya niyeti yoktu. Fatih SÖYLEMEZOĞLU önce Nicholas’ın girmeyen üçlügüne faul yarattı.Mokongo’ya kasti faul çaldı.Sayabildiğim kadarıyla 5 tane kasti faul,4 tane teknik faul çalarken, Efes’e 1 kez dahi bunları çalmadı.8 sn kala maç 74-77 iken Ümit üçlügü atınca maç 77-77 tamamlandı.Uzatmaya yine Ümit’le başladık. Hudson hemen yanıtladı.Nicholas sazı eline almaya başlayınca,Efes 82-84 öne geçti.Sebebi yine anlaşılamayan kasti faul’ü Ender kaçırdı.Son dakikalar taktik faullerle geçildi.Seyirci maçtan ziyade hakemler’e yöneldi.Maçta son yıllarda gördügüm en büyük hakem rezaletiyle maç 86-90 Efes’in galibiyetiyle tamamlandı.


ilkhaber.com.tr

10 Haziran 2009 Çarşamba

Actionman Tanjeviç ve final serisi 3. maç

Son periyotta 15 sayı geriye düşmüşken oralardan gelip bu maçı koparan Efes'i tebrik etmeden olmaz. Kabul koçuyla, takımıyla ve taraftarıyla şampiyonluk havasına çok erken girip, yapılabilecek her hatayı yaptık, gevşedik ve maçı kendi ellerimizle verdik. Ama Efes'in 2-0 geriye düştğü bir seride 3. yenilgiyi almalarına ramak kalmışken, son periyodun sonlarına doğru hem de böylesine sert ve zor bir seride, 15 sayı geriden gelip bu iş bitmedi diyebilmeleri onlar açısından çok kıymetlidir.

Cumartesi gecesi maç çıkışında 4-0 lık bir seri olasılığı belirmişken hayli şaşkındık zira bu serinin her iki takım açısından da en az 2 maç vermeden kazanılması kimseye mümkün gelmiyordu. Efes'te buna izin vermedi zaten.
Dünkü maçı kazandık diye düşünmeye başlamışken, seri boyunca yaşamadığımız bir gevşemeyle rakibe hediye edilmesi sinir bozucu olabilir ama seri boyunca oyuncuların bu çok gergin geçen maçları hem savunma hem de hücum düzenlerine müthiş bir konsantrasyonla sadık kalarak oynadıklarını gözden kaçırarak dünkü maçın son 5 dakikasını ve ekstra süreyi değerlendirmek doğru olmaz.
Hedefe ulaşmaya çok az kalmışken erkenden şampiyonluk havasına girildi. 115 dakika boyunca gösterilen direnç ve konsantrasyon dağıldı. Şov erken başladı, Solomon tüm sezon buralarda yoktum tüm sezon yapacaklarımı bir maça sıkıştırayım diye düşündü, ancak ciddiyetini ve konsantrasyonunu 1 saniye bile kaybetmeden oynayarak bu düzeyde tutunabilecek olan Green ilk kez bu kadar dikkatsizce işler yaptı; pota altından oyuna sokulan topu rakibe verip bir de kendinden 30 cm uzun adam sayıyı atacakken ona yumuşacık bir faul yapıp ekstradan sayılar kazandırma gafletine düştü, Tanjeviç ilk 2 maçta hep geriden gelen takımının böylesi maçlarda çok zor kapanacak farklarla geriye düşmesini hep engellemişken, ilk kez takımının oyun düzeninin dışına çıkmasına, dağılıp gitmesine engel olmamadı. Üstüne Thornton attıkça atarken kısa savunmasının memleketteki üstadı Ömer Onan'ı cezalıymış gibi yanında tuttu.


Hele o son 10 saniyeye girilirken Thornton'un 3'lüğüyle oyuna denge geldiğinde son hücumumuz öncesinde mola hakkını kullanmayışı akıl alır gibi değil. Son 10 saniye maç berabere top sende ve mola hakkın var. Nefes alıp, hücum planı çizersin tahtaya üstüne üstlük topu pota altından değil yarı sahadan oyuna sokup 2-3 saniye kazancın olur. Ama Tanjeviç hücum öncesi değil savunma öncesi mola alan bir hoca olduğundan mıdır yoksa o 3'lüğü yiyiceğini hiç hesap etmediğinden midir hiç bir müdahele de bulunmadı ve son hücumda maçı alabilecek şansı yaratmak yerine son 10 saniyede önce topu kaptırıp maçı Efes'e hediye edip sonra da son saniye şutuyla oyunu uzatmaya götürebildik.
Dağılma bir kere başlamışken ve rakip seriyi uzatabileceğine inanmışken bu bozulmayı önlemek mümkün olamadı. Seri boyunca Charles Smith gibi çok özel yetenekleri olan bir oyuncuyu kilitlemeyi başarmışken dünkü maçta Schumpert ve Thornton'un şutlarına önlem alınamadı. Schumpert sıradan bir şutör sayılabilir, çok çabuk olmaması bu düzeyde savunmalar karşısında istediği boş şutları bulamamasına sebeb oluyor ama fizik olarak bize ters gelen bir yapıya sahip. 3 ler için uzun 4 ler için çabuk oyuncular her zaman bol bol şut imkanı buluyor bize karşı, Tanjeviç bir ara Rasim'i bile denedi ama durduramadı Schumpert'ı. Thornton'un 30 sayıya yakın atışı ise tam bir Tanjeviç klasiği sebebiyledir. Ömer Onan'ı yine unuttu.
Serinin ikinci maçında olduğu gibi Oğuz'u oyuna alıp sonra yaptığı ilk hatada kenara çekip bir daha da onu hiç düşünmemesi bu oyuncuya şansını başka bir takımda ara demekten başka bir şey değil. Bu tür inatçı, taviz vermez hareketlerin yarattığı yıkımlar kolay kolay tamir edilemiyor.

Tanjeviç osurdu, oyun kurucular da imam osurursa biz de sıçarız dediler. Yenilgi kaçınılmaz oldu. Buradan bir yıkım çıkacağını beklemek doğru değil. Tanjeviç'i ne kadar eleştirsekde maç sonundaki olgun açıklamaları ve yenilginin sorumluluğunu üzerine alıp, oyuncularını ortalığa atmaması, rezil hakem yönetimine hiç değinmeyip oyuncularının zihnine dış etkenler kaçış noktasını sokmaktan titizlikle kaçınması bize bu takımın hedefinden sapmasının kolay olmadığını gösteriyor.
Yenilginin sorumlularından birisi de bizdik. Bu memlekette basketbol taraftarlığı evet yok ama dünkü kadar kendi dalgasında bir topluluk final serisine hiç yakışmadı. Konsantrasyonun ve mücadelenin bu kadar üst düzeyde olduğu, seyredeni içine alan bir seride maç oynanırken Mehmet Topuz aleyhinde tezahuratlar yapan, rakip farkı eritirken, takım dağılırken dale şovla ciddiyeti elden bırakan takıma ayak uyduran, kendi oyuncuları faul atarken efes taraftarını ıslıklıyacağım diye oyuncusunun konsantrasyonunu bozan garip bir performans sergiledik dün.
Sonuç olarak seriye hareket, heyecan geldi. Ama zannediyorum ki Tanjeviç daha fazla action istemeyecek, vidaları sıkacaktır.



Final serisi 3. maç sonrası Tanjeviç


Maç sonrası otopark çıkışı eziyeti, sabah iş güç derken maçla ilgili yazacaklarımı yazamadım.
Tanjeviç'in seriye hareket, bereket getiren hatalarını, Solomon'un tüm sezonu 3-5 maça sığdırma telaşıyla saçmalamalarını, Green'in iflasını, taraftarın yanlış zamanda yanlış işler yaparak maçın kaybedilmesinde pay sahibi oluşunu ve elbette maçın son nefesine girilirken 15 sayı geriye düşen Efes'i hem de beyninin ortasına sezonun en pis bloğunu bu maçta yiyen Sinan Güler'in, oyundan düşmeyip fitili ateşlemesiyle yeniden doğuşunun takdir edilmesi gerektiğini yazacaktım.
Ama şu açıklamalar Tanjeviç'e dün akşam duyduğum öfkeyi yumuşattı. Şöyle diyor maç sonu açıklamasında; "Oyunun sonunda istediğimiz şeyleri yapamadık. Bunda suçlu olan benim çünkü oyunu kontrol edemedim. Onlar maçı eşitleyen üçlüğü atmadan önce faul yaptırabilirdik, ya da mola alabilirdik. Ancak bunları yapmadık. Thornton ve Shumpert etkili olunca Ömer Onan'ı da oyuna almayı düşünebilirdik. Ama bunu da yapmayı unuttum. Diğer maça konsantre olacağız"
Rakibinin hocası ağız ishali olmuşcasına konuşuyor, sürekli saldırı peşinde. Federasyona, hakemlere, Fenerbahçe'li yöneticilere, taraftara, bazen kendi oyuncularına hatta hızını alamayıp Tanjeviç'e de saldırıyor ama o ciddiyetini ve sakinliğini kaybetmiyor. Bu dağılarak kaybedilen maçın faturasını maçın sonunda sorumsuzca hatalar yapan oyuncularına çıkartıp aradan sıyrılmayı, 2. maçtaki garip yönetimlerini dünde sürdüren hakemlere laf atıp ortalığı bulandırmayı değil hatalarını sıralayıp yenilginin sorumluluğunu üstleniyor.
Bu yenilginin ardından takımı toparlayacak akla, deneyime, vizyona ve kararlılığa sahip olduğunu gösteriyor.

9 Haziran 2009 Salı

Oğuz'u kaybediyor olmak - 2 -


Oğuz'un göz göre göre kaybediliyor oluşuna dair bir şeyler yazmıştık daha önce. Buradan ulaşılabilir o yazıya. Yazdıklarımı tekrarlamak gereksiz.

Gelinen noktada, Oğuz'un uzunlarımızın ciddi sakatlıklar geçidiği bir sezonda gösterdiği performansın aldığı sürelere bakarak değerlendirildiğinde ''harika'' olduğunu söyleyebilirim.

Mirsad dışında kadromuzdaki uzun oyuncular içerisinde pas ve şut yetenekleri en gelişmiş oyuncu kesinlikle o. Setleri onun üzerinden kurabiliyorsunuz, oyun görüşü mükemmel.

Ama Final serisinin 2. maçında oyuna girer girmez yaptığı 2 top kaybı sonrasında Tanjeviç tarafından sanki ipi çekildi, hem de maç boyunca sert pota altı savunmasının içerisinde kaybolan uzunlarımız top değil sabun kalıbıyla oynuyormuş gibi sıklıkla top kaybı yaparken.

Oyunun son periyodunda Tanjeviç'den beklemediğimiz bir hamle geldi ve takım tek uzunla oynamaya başladı, bu tercih yapılmışken Oğuz'u tek uzun olarak oynatamazsınız, oynatırsanız ribaunt sorunu çok baş ağrıtır ama son periyota kadar hücumda nefes alamayan takım bağıra çağıra Oğuz'un çok seçenekli hücum gücüne ihtiyaç duydu.

Ama Tanjeviç'in inadı inattır.

Bu tercihler ve inat korkarım ki Oğuz'u kaybettiriyor bize.

8 Haziran 2009 Pazartesi

Tanrılar kazanmamızı istemiş olmalı

Ergin Ataman ilk maçın hemen ardından 2. maç için yatırımını yapmıştı. Tanjeviç'e teknik faul çalamıyorlar çıkışı hiç kuşkusuz artık nakavttan önceki son hamlesini yapacağı maçlar için ortalığı bulandırıp, hakem desteğini arkasına almak için planlanmış kirli bir oyundu.



Bu çıkışından umduğu faydayı sağlamadı da değil hani.

Hakemler, Fenerbahçe hücumlarında Euroleague, Efes hücumlarında kolej maçı standartlarında maç yönetir gibiydiler. Bereket, takımın aştığı bir eşiktir bu. bu derece sertlik gerektiren bir düzeyde sıradan temaslara çalınan kolay fauller takımın savunma direncini erkenden kırıp yumuşamasına sebeb olmuyor, kaldı ki bu takım olası yenilginin faturasını hakemlere çıkartmayı bir kaçış yolu gibi görüp, oyundan mental anlamda kopacak bir dağınıklığa da kolay kolay düşecek bir acizliğe kapılmadı bugüne dek.

Bu anlamda takımın ve tek tek oyuncuların kafa olarak final serisini kazanmaya ne derece hazırlıklı olduğu gerçeğinin altını çizmek lazım. Bu nokta geride kalan her iki maçın kırılma anlarında ibrenin neden bizden yana döndüğünü ya da Ergin Ataman'ın deyimiyle tanrıların neden bizim yanımızda olduğunu da açıklar. Dileğim Ergin Ataman'ın böyle konuşmaya devam etmesidir. Belki bu açıklamalar Efes'e 2. maçta bir iki hakem kararı kazandırdı ama takımına yansıttığı gerginliğin kırılma anlarında oyuncularının yüzüne yansıyan kazanamama endişesinin temel sebebi olduğu da aşikardı. Aslında normal sezonda Abdi İpekçi'de oynanan maçta da bu gerginlik Efes'in kaybetmesindeki en önemli etkenlerden birisiydi. Aydın Örs, Oktay Mahmudi ekolünden yetişmiş olmak onların tedrisatını bilince çıkartabilmek için yeterli değilmiş anlaşılan. Efes'i zirve takımı yapan tedrisatta bir kırılma yaşandığı çok açık, bir sonraki maça yatırım amaçlı rakip koçu hakeme şikayet etmeler, oyuncu attırmak için oskarlık gözüm çıktı rolleri kesmeler ve şimdi de yenilginin faturasını hiç kimsenin hesap soramayacağı bir güce ''tanrılara'' havale etmeler. Salonun kapısında üzerinde sarı-lacivert herhangi bir şey olmayanlar az kenarda beklesin hepsini içeriye parasız alacağız diyen görevliler kadar komik.Gerçekten de tanrılar kazanmamızı istemiş olabilir.

Ender'in girmeyen faulü Charles Smith'in onu potaya itekleyen hamlesine direnip çemberin dibinde yokuştan aşağıya geri geri kayan araba gibi yükseklik kaybederken talihimizde orada dönüveriyordu ama ne o son 20 saniyede yaşananları ne de maç boyunca hücumda bu kadar dağınık ve kötü tercihlerle oynayan Fenerbahçe'nin defalarca 7'li, 8'li farklardan geri gelip, son darbeyi yemeye direnerek hep yeniden dirilişini tanrıların gücüyle açıklayamazsınız.Tanjeviç'le Ergin Ataman'ın arasındaki fark işte burada beliriyor. Birisi özgüvenini ve kararlılığını takımına yansıtıyor, oyuncularının bilincine savaşırsanız hakederseniz, hakederseniz kazanırsınız gerçeğini kazıyor diğeri paniğini, sinirini, gerginliğini yansıttığı takımının kırılma anlarındaki telaşının ilk elden sorumlusu oluyor.Fenerbahçe adına hücumlarda yanlış tercihlerin, şuursuzluğun; yaratıcılığın önüne geçtiği bir maç oldu aslında. Bunda salonun çemberlerine olan güvensizliğinde bir rolü olabilir zira bu salonda dış atışların girebileceğine oyuncularda bizim kadar inanmıyordur herhalde. Hele maçın başında, savunmalar henüz çok sertleşmemişken dahi bom boş atışlar kaçınca ister istemez hücumda opsiyonlarınız daralmış oluyor. Dış şutu fazlaca tercih etmeyeceğinizi bilen rakibin savunmada konsantre olacağı seçenekler daralıyor. Savaşmadan alınan tek bir savunma ribaundu olmayınca üstüne üstlük Efes her hızlı hücuma dönüşebilecek pozisyonda erken fauller yapınca kolay çabuk hücumlarda bulamadık.

İkinci yarıda 4 kez üstüste şut atmayı bırakın potaya bile bakamadan top kaybı yaptığımız, hücumda çok iyi yaptığımız işleri pick'n rolları ve 4 numarayla 5 numara arasında pas trafiklerini çok az deneyebildiğimiz, çemberlerine güvenmeyip dış şut üzerine set yazmayıp sadece zorda kalınırsa dış şut atabildiğimiz bir maçı hemde Efes gibi üst düzey bir takıma karşı kazanabiliyorsak bu takımın genlerine kazanmanın işlediğini söyleyebiliriz.Euroleague'de bulunduğumuz seviyeden daha yuarılara çıkabilmek için illa ki bileğine güvenebileceğiniz çok özel bir skorere sahip olmak zorunda olduğumuz fikrini saklı tutup bu takımın başarılarının sürekliliğini sağlayabilecek potansiyele ve mental hazırlığa sahip olduğunu söylemek lazım.

5 Haziran 2009 Cuma

Final serisi ilk maçın düşündürdükleri



Dünkü maç sonrasında Avrupa basketbolunun seyri ve geldiği nokta hakkında dehşete düşmekle sevinmek arasında gidip geliyorum. Son Eurolegue finalinde de benzeri hislere kapılmıştım, Yunanistan finallerinde PAO-Olimpiakos maçlarının bazılarında da.
Hepimizin malumu, Avrupa basketbolunda son yıllarda müthiş bir gelişim var. Oyunun çok fazla sertleşmesi ve gitgide şut atmanın, penetre etmenin, potaya bakmanın zorlaşması bu gelişimin en belirgin özellikleri. Böyle olunca oyuncular sonuca gitmek için çok özel işler yapmak zorunda kalıyorlar. Basit hücumlar göremiyoruz artık, tek kişinin bire birde savunmacısını geçip, potaya gitmesi eskisi gibi kolay değil.
Avrupa'nın üst düzey basketbolunda tüm oyuncularınız hem çabuk ayaklara sahip olabilmeli, hem de fizik olarak çok güçlü olmalı. Hem savunmada hem hücumda yardımlaşma şart. Tüm oyuncuların dripling, şut ve pas yeteneklerinin yanısıra oyun kurucu özelliklerinin bulunması gerekiyor. Oyun artık 5 oyuncunun rakipleriyle mücadelesi olmaktan çıktı, takımlar tam anlamıyla birbiriyle savaşıyor. Savunma dirençleri o kadar arttı ki eskiden el üstünden atılan şutları ''zor atış'' diye tanımlarken bugün bazı maçlarda artık ''zor atış'' el üstünden olan değil rakip üzerinize abanmışken, potayı bile görmeniz zorken ve ayakta durmaya çabalarken geriye doğru çekilip, topu eskisinden çok daha yukarı çıkartarak attığınız şuta deniyor, el üstü şutlar artık bu tür maçların sıradan şutları hatta kolay sayılabilecekleri. Eskiden şutör 2 numaralar için çabukluk, perdelemelerden dışarı çıkabilecek yolları bulabilme zekası ve keskin nişancılık, yumuşak bilek yeterliydi ama artık değil. Ne kadar çabuk olsanız da savunmalar bom boş dış atış şansı vermiyor. Perdelemede savunmacınız takılıp kalsa da perdeyi koyan uzunun savunmacısı artık sadece pota altı yeteneklerine sahip değil, iyi bir 2 numarayı savunacak çabuklukta oluyorlar aynı zamanda. Şut atabilmeniz için çabukluk yetmiyor çünkü savunmada yardımlaşma üst düzeyde, fizksel temaslara eskisi gibi kolay faul çalınmıyor ve ne kadar çabuk şuta kalksanızda mutlaka çok güçlü bir fizksel engeli üzerinizde hissedip o temasa rağmen dengenizi kaybetmeden ve eskisinden daha fazla sıçrayarak ve topu daha yükseğe kaldırarak şut atmak zorundasınız. Uzunların eskisi gibi şut atılırken tek düşüncesi seken ribaundu almak değil, şuta kalkan oyuncu üzerindeki savunmacının sertliği ve mücadeleyi bırakmaması sebebiyle son anda topu uzunlara da indirebilir. Eskisine göre daha çabuk düşünmek, koordinasyon yeteneklerini daha fazla geliştirmek zorunda uzunlar. Guardlara yapılan baskının çok yakın ve çok sert olması sebebiyle çok kez diğer pozisyonlardaki oyuncular setleri kurmak zorunda kalıyor ve bu yüzden her oyuncunun oyun görüşü, organizasyon yeteneği gelişmiş olmalı ve çok kısa sürede pas verebilmeliler. Bire bir adam geçmeler ancak geniş alanda, fast breaklerde mümkün, setlerde çok zor. Herkes birbirine yardım ediyor ve bu sebeble itiş kakışlardan sonra garip eşleşmeler çıkıyor ortaya. 4 numaralar 5 ler, guardların, guardlar uzunların şutunu, penetresini savunmak zorunda kalıyorlar ve dolayısıyla uzunlar daha çabuk ve akıllı kısalar daha güçlü ve dirençli olmak zorundalar.
Bunları biliyoruz ama dünkü maç artık başka bir boyuttaydı. Euroleague finali de öyleydi. Solomon ve Charles Smith'in etkisiz kaldıklarından bahsediliyor doğru ama bu iki oyuncuda penetre etmenin kitabını yazmışken bir tane bile penetre edememelerinin altında akılara durgunluk verecek derecede disiplinli, konsantre ve güçlü savunma kurgularıydı. Bir tek açık nokta bırakmayan bir yardımlaşma. İki takımın savunmaları da tek bir vücut gibi hareket ediyor, tek bir aaçık nokta bıraksalar bir oyuncu yardımlaşmaya bir kaç salise geç gitse rakibin hızlı hücumcuları o ufacık delikten savunmayı patlatacak bunun bilincindeler.
Kıtlık ve zorluk dönemlerinde bulunan her bir sayıda çok zekice tasarlanmış ve yardımlaşarak hazırlanmış oluyor tabii. Thornton'un kıç üstü yere düşerken üzerindeki ellerini havaya kaldırmış 2.10'luk adamların üzerinden yolladığı şutla bulduğu basket gibi oha dedirten sayılar böyle çıkıyor ortaya.
Şimdi dün oynanan basketbolsa eğer 2 hafta önce Galatasaray-Beşiktaş serisinde oynanan neydi peki. O seride maçların en kritik hücumlarında bile topu getiren guard savunmacısına hiç bir perdeleme yapılmazken bire bir hücum edip boş turnikeyle sayı buluyordu. Dün bırakın maçın kritik anlarını hiç bir hücumunda böyle kolay sayı bulamadı takımlar, bir an konsantrasyon kaybolmadı.
Ben futbol maçı sertliğinde bir mücadele bekliyordum yanılmışım rugby maçı oynandı sanki.
Bir detay; sanırım 3 veya 4 kez hücumda perdeleme yapmaya çalışan oyuncularımıza faul çalındı ve 3 kez de uzunlarımız 3 saniye koridorunda kaldı. Şimdi bizim uzunlarımız bu hataları bir maçta bu kadar çok yapacak kadar mental bir gerilik içinde değiller, maça bu kadar az konsantre olmuş hiç değiller. Ama perdeleme yaptıkları oyuncular o kadar inatla mücadele ediyorlarki o an oraya odaklanan gözler orada güreş müsabakası var zannedebilir.
Artık mücadelenin, sertliğin, oyuncuların pozisyon tanımaksızın pas, dripling, şut yetenekleriyle birlikte hem dirençlerini ve fizik güçlerini geliştirmeleri hem oyun görüşleri ve organizasyon yeteneklerini üst düzeye çıkartmaları sebebiyle bu düzeyde oynanan basketbol başka bir boyuta sıçradı.
Artık Avrupa'da bambaşka bir düzey çıktı ortaya ve biz, Efes'le birlikte o düzeydeyiz. Başka ülkelerde de özellikle Eurolegue takımları ve diğerleri arasında böyle bir açı ortaya çıktı ki kapatılması çok güç artık. Sanki bütün sezon bu final öncesi antrenmanmış gibi, sanki Fenerbahçe ve Efes her maça asılsalar sezonda sadece birbirlerine yenilirlermiş gibi hissettim. Avrupa liglerinde de benzeri tablolar var. Rusya'da CSKA, Yunanistan'da PAO bambaşka boyutlardalar. Partizan'ı Sırbistan'da da, Adriyatik'te de geçmek imkansız. Siena, Benetton gibi güçlü bir rakibiyle antrenman tadında maçlar yapıp finale çıkıyor.
Ergin Ataman'ın geçenlerde bir önerisi vardı. Tam da bu saydığımız sebeblerle artık ligin normal süresindeki maçların formalite maçlara dönüştüğü ve Adriyatik, Baltık ligleri benzeri çevre ülke liglerinin üst düzey takımlarından oluşacak bir üst lige ihtiyaç olduğunu söylüyordu.
İlk bakışta mantıklı ama korkutucu olan şu; makas gitgide açılıyor, yukarıdakiler ve aşağıdakiler arasındaki fark artık sadece aynı oyunu daha iyi ve daha kötü oynayan takımlar arasındaki fark değil.

4 Haziran 2009 Perşembe

1994-95 final serisi, bisküvi, çikolata ve Tuborg altın fıçı


Final serisi öncesi Efes'in bilet oyunlarıyla ortalığı germesiyle hafızamızda kısa bir yolculuğa çıktık.

1994-95 sezonu; sezona çok genç bir kadro kurarak başlamış Fenerbahçe şampiyonluğun favorilerinden birisi değilken yarı finalde Efes'i 2-0 geriden gelip eleyerek finale çıkıyor. Müesseselerin kamyon yüküyle para yatırıp bol yıldızlı kadrolar kurduğu bir ligde genç ve mütevazı bir kadroyla beklentilerin çok üzerinde işler çıkartılan bir sezon yaşanıyor.

Basketbola yeni yeni yatırım yapan müesseselerden birisi Ülker finaldeki rakibimiz.

İlk yıllarında biraz iğreti bir duruşları vardı basketbol camiasında. Final öncesi basketbolun masumiyetine darbe vuran hamlelerini yaptılar. ''Bu sezon da şampiyon olamazsak basketbola yatırım yapma kararımızı gözden geçiririz'' tarzında bir açıklamayla cümle federasyon yetkililerine, basketbol camiasına gözdağı vermişler, müesseselerin basketbol salonlarındaki misyonlarının ne olduğuyla ilgili ipucunu vermişlerdi. Final serisinde yaşananlar malum. Kazanmakta olduğumuz maçlar ardı arkası kesilmez hakem hatalarıyla Ülker'e veriliyor, Ülker'in evsahibi olduğu maçlarda kapılara dayanan binlerce Fenerbahçe taraftarı salona alınmazken maçlar boş tribünler önünde oynanıyor. Abdi İpekçi Ülker fabrikalarından çift mesai yazılarak getirilen bir kaç bin kişiye emanet. Çoğu maçla ilgilenmiyor bile.

Serinin sonunda Federasyon yetkililerinin yüzlerinde ''neyse yırttık Ülker seneyede yatırıma devam ediyor'' gülüşü vardı.

Basketbol camiasına ayarı vermiş, grubun finansal gücünün her şeye müktedir olduğunu kanıtlamış Ülker ''spor camiası'' mutlu. Ali Şen başkanın bu oyunlar oynanırken ''bana Fenerbahçe taraftarı bir bisküvi markasının ürünlerini almayın dedirtmeyin'' açıklamasını yapar ama Ülker'in finansal gücü basketbolun masumiyetini yenmiştir.

Yıllarca amatör spor diye anılan basketbola gönül verip, basketbol salonlarında hakedenin, daha çok çalışan ve mücadele edenin kazandığına dair inancımız o final serisinde kaybolup gitmişti.

Yıllar sonra o Ülker'le yapılan işbirliği daha da ötesi birleşme kazanılan şampiyonlukların sevincine rağmen halen yüreğimde bir acıdır.

Neyse bugünde Tuborg'larımızı alıp salonun önüne gideceğiz. Bilet almadık ama orada olacağız. Tuborg'u da pek sevmem eskiden Fenerbahçe birası çıkartırlardı, 10 sene kadar önce ondan içerdim. Ama Tuborg fıçı fena değildir.


Kobe'dan Röveşatayla basket denemesi


3 Haziran 2009 Çarşamba

Şampiyonlar

Avrupa'nın önemli liglerinden Rusya'da CSKA Moskova'nın, Yunanistan'da PAO'nun şampiyon olduklarını yazmıştık.
Diğer liglere de kısaca değinelim.
Avrupa basketbolunun okullarından birisi olan Litvanya'da ülkenin en önemli basketbol kültürü sayılan ama ekonomik sorunlar içerisinde debelenen Zalgiris Kaunas lider tamamladığı ligde şampiyonluğu Lietuvos Rytas Vilnius'a kaptırdı. Rytas Baltık liginde de yeşilleri geçmiş, Ayrıca Eurocup şampiyonluğunun yanısıra Litvanya kupasınıda almıştı. Son yıllarda arkasında ülkenin en güçlü medya şirketi Lietuvos Rytas'ı alarak Zalgiris'e oranla daha başarılı sonuçlar alan başkent Vilnius'un takımında Litvanya'lı olmayan 2 oyuncudan birisi Amerikalı Chuck Eidson Eurocup'ın en değerli oyuncusu olduktan sonra Avrupa transfer borsasınında en önemli isimlerinden birisi oldu.


1 Sezonda 4 kupa sevinci yaşamış Lietuvos Rytas taraftarları

Eurocup şampiyonu Lietuvos Rytas'da Chuck Eidson finalin MVP'si olmuştu

Avrupa'nın oyuncu yetiştirme potansiyeli açısından kuşkusuz en önemli ligi olan Adriyatik'te Partizan, Cibona'yı yenip şampiyon oldu. Zaten Euroleague'de 2 yıldır çok önemli işler yapıyorlar. Geçen yıl Euroleague'in en fazla gelişme gösteren oyuncusu Pekoviç'i ve skorerleri Kecman'ı PAO'ya vermelerine rağmen halen Avrupa'nın en fazla ümit vaadeden genç kadrosu onlarda. Kecman ve Pekoviç'ten sonra Tepiç'in de PAO yolunda olduğu söyleniyor. Adriyatik'te Olimpija'nın geçmişlerini aratan bir sezon geçirdiklerini de hatırlatalım. Cibona'nın tecrübeli şutörü Alan Anderson final maçında güçlü ve derin kadrolu Partizan'a tek başına direnmiş.
Partizan hem Adriyatik ligini hem de Sırbistan ligini aldı
Adriyatik'te kaybeden Cibona yerel ligi Hırvatistan A1 Liga'da 1 sene aradan sonra son şampiyon Zadar'ı yenip şampiyon olurken Adriyatik'i kazanan Partizan kendi yerel liginde de Kızılyıldız'ı 3-2'yle geçip şampiyon oldu. Slovenya'da ise Marko Miliç'in takımı olması sebebiyle ayrı bir sevgi beslediğimiz Green Dragons Union Olimpija şampiyon oldu.
İsrail'de Holon geçen yıl Maccabi'nin bitmek tükenmek bilmeyen serisine son vermişti ama bu yıl başka mucize olmadı. İsrail ligi kurulduğundan bu yana sadece 2 kez şampiyonluğu kaçırmış Maccabi Tel-Aviv. Ligin 1953'te kurulmuş olduğunu da belirtelim. Vujcic ve Halperin gibi Euroleague seviyesinde iki oyuncusunu kaybedip Carlos Arroyo gibi kendi başına takılan bir guarda teslim edilen takım Euroleague'de geçen yılki başarısını mumla arattı ama çöplüğünün horozu olmayı yine başardı.



Tam 48 kez bu tepsi bu tepsi şeklindeki kupayı kazanmışlar


Bol sıfırlı sözleşmelerle sezonu açan ekiplerin ekonomik krizin patlayıp, petrol ve gaz fiyatlarının dibe vurmasıyla sözleşmeleri çöpe atıp kendi altyapılarından yetişen oyunculara sarıldığı Ukrayna'da Azvomash Mariupul BC Kiev'i yenip şampiyon olmuş. Garibim El-Amin kalsa bir şampiyonluk yaşayacaktı orada. He o kalsa, onun oynadığı takım şampiyon olabilirmiydi o ayrı.

Ukrayna'da kadrolar dağıtılmadan önce S. Penn, El-Amin mücadelesi







2 Haziran 2009 Salı

PAO Yine Şampiyon







1. Maç : Olimpiakos - PAO : 67 - 69
2. Maç : PAO - Olimpiakos : 91 - 64
3. Maç : Olimpiakos - PAO : 74 - 70
4. Maç : PAO - Olimpiakos : 94 - 81

Triple Crown 2009

Atina'nın eliti Panathinaikos, Pire'li ezeli rakibi Olimpiakos'un PAO egemenliğine son vereceğiz diye başladığı sezonu 3 kupayla kapadı.
Bu sezonun anısına tişört yaptırmışlar.

Arka yüzünde 3 yoncanın her bir yaprağında 5 Euroleague, 12 Yunanistan kupası, 30 lig şampiyonluğunu simgeleyen rakamlar var.

Kabak tadı


Rusya'da şampiyon CSKA oldu. CSKA Moskova Rusya liginin kurulduğu 1991 yılından bu yana 16. şampiyonluğuna ulaşmış. Bu süre içerisinde sadece Ural Great'in 2001 ve 2002'deki şampiyonlukları var.
Öncesinde Sovyetler Birliği döneminde de ligi domine ederlerdi. 24 şampiyonlukları da orada var. O zamanlar en güçlü rakipleri Litvanya'lı Zalgiris'ti ama S.S.C.B'nin komünist partiyle birlikte en nüfuzlu kurumlarından birisi olan ordunun takımı olmanın avantajıyla Litvanya'nın yetenekli basketbolcularını da orduya alıp CSKA bünyesine katarak gücüne güç katardı. Rusya basketbolunda bir nevi CSKA hegemonyası var.


Benzer bir hegemonya Yunanistan'da yaşanıyor. Sezona iddialı giren, transfer piyasasında fırtınalar yaratan Olimpiakos'u Euroleague yarı fianlinden sonra Ethniki finallerinde de geçen PAO yine şampiyon oldu.


Son 11 yılda 7. şampiyonluklarını var PAO'nun. Bu süreçte sadece Ethniki'yi değil Euroleague'ide son 14 yılda 5 şampiyonlukla domine ettiler.




Final serisi başlıyor


İki takımında maç kaybetmeden geldiği final serisi sezon boyunca ligimizde çok çekişmeli maçların oynandığı iddiasını tekzip eder gibiydi.
Ne olursa olsun final serisinin iki takım açısından da kolay geçmeyeceği kesin, her ikisi de çok çetin maçlar çıkartarak gelmediler finale ama play-off'larda vites yükselttikleri açıkça belli oluyor.
2 sezon önce yıllar süren şampiyonluk özlemine son verdiğimiz Efes final serisine favori olarak çıkmamış ama takım olmanın, kazanmayı bilmenin, yardımlaşmanın, her koşulda yenilgiyi kabul etmeyip maçları kopartıp alma insiyatifini cüretini gösterebilmenin kendinden daha bütçeli daha derin kadrolara karşı bile üstünlük kurmanızı sağlayabilen etkenler olduğunu kanıtlamış yürekli takım seride büyük üstünlük sağlamıştı Efes'e.
Geride kalan 2 yıl içerisinde bu takım kazanmayı çok daha iyi öğrendi, Euroleage'de hatırı sayılır işler yapıldı, 2. şampiyonluk kazanıldı derken altın oranı bulan kimyacı Aydın Hoca'nın formülüyle oluşturulmuş takım gün geçtikçe daha savaşçı ve kazanan olmayı becerdi. Sezon başında bu takımı topu daha fazla paylaşan ve kişilerin bireysel insiyatifine bırakmayan bir yapıya kavuşturacağız diye yapılan revizyonun bu saydığımız özellikleri ciddi biçimde erezyona uğrattığını hep savundum ama neyse ki henüz yerel lig elden gitmeden müdahale edildi.
Az çok takım eski sertliğine, direncine kavuşmaya başlamış gibi duruyor.
Ama final serisinde son 2 yılki kadar rahat olamayacağımız herkesin ortak fikri. Zira herşeyden önce başarıya daha aç ve artık geriden gelen bir Efes var. Uzun yıllardır hiç olmadıkları kadar kazanmaya motive olmuş biçimde çıkıyorlar Fenerbahçe maçlarına.
Geçen yılki kan değişimiyle dirençleri, kazanma azimleri dibe vurmuş, sıradan bir takıma dönüşmüşken bu yıl adım adım kazanmayı bilen bir takıma dönüştüler.
Gerçi Efes için uzun süredir üst düzeyde maç oynamıyor oluşu bir handikap olabilir, lige verilen arada Rusya'ya gidip CSKA'yla oynayarak bu sorunu aşmaya çalıştılar ama final serisinin zorlu maratonuna zayıf ısınma turlarıyla dalacaklar.
Muhtemelen çok gergin geçecek bir seri yaşanacaktır. Şampiyonluk yaşamadan geçirilen 4 sezon Efes için uzun bir süre sayılır. O 10 maçlık galibiyet serisi yaşadığımız günlerdeki Efes geride kaldı. Kazanan kim olursa olsun kolay olmayacaktır.
Kısa rotasyonumuzda sorunlar yaşayarak giriyoruz final serisine, Griçek'i hiç hesaba katmamak daha doğru olur. Ama Ömer Onan'ın sakatlığı ciddi bir sıkıntı yaratabilir. Her ne kadar sakatlığı geçmiş olsa da Telekom serisinde neredeyse hiç yer almadı ve maç ritmini sağlaması zaman alabilir. Telekom serilerinde Mrsiç onun yerine ilk 5 başlamıştı ve özellikle Serkan'ı durdurabilmek için savunmada muazzam bir güç harcamıştı ama Efes'in kısa rotasyonunun tam kadromuzla bile başa çıkılması zor bir güç olduğunu kabul etmek lazım. Formda ve güçlü bir Ömer Onan Solomon'la birlikte Efes'in iyi penetre eden, şuta çabuk karar verip uygulayan Charles Smith, Ender, Kerem, Bootsy Thornton gibi etkili kısalara baskı kurup onları top kaybına zorlayabilecek olmazsa olmaz ikilidir bu seri için.
Marques Green'in El-Amin gibi akılla değil inatla zorlayarak oynayan bir guardı sahadan silmiş olması yanıltıcı olabilir. Zira Efes'te onun gibi eski model bir oyun kurucu ( yada bozucu mu demeli ? ) yok.
Kısalar konusunda çok fazla seçeneklerinin olması onlar için ciddi bir avantaj ayrıca Ayhan Şahenk kabusunu da hesaba katmak lazım. Bu sebeble ilk maç kilit önemde. Serinin kalanında bu salonda kazanamıyoruz baskısını hissetmemek için ilk maçı kazanmak çok iyi olacaktır.
Uzunlarımız için de asıl mücadelenin şimdi başlayacağını söyleyebiliriz. Sakatlıktan yeni dönmüş Chris Lang, takıma henüz tam olarak oturamamış Bajramoviç, formsuz ve yaşlandıkça iyice tek yönlü oyuncu haline gelmiş Dudley'e karşı içerden oynamayı tercih ettiğiniz anda zaten üstünlük kurabilecek yetenek ve fizik gücüne sahipsiniz ama Efes'in uzunları pota altında işleri zorlaştıracak ve pisleştirecek cinsten. Asıl gümbürtü orada kopacaktır.
Hücumda Oğuz'un üzerinden oyun kurduğumuz zaman bu takımı durdurmak gerçekten zor oluyor zira her noktadan şut kabiliyeti olan 2.10'luk dev bir cüsse oyunu iyi okuyabiliyor ve şutörlerinin pozisyonlarını iyi takip ediyorsa onu tek bir şekilde durdurma şansınız yoktur. Ama Tanjeviç bu üstünlüğü ne kadar kullanmak ister yada tam da bu üstünlüğünü kullanırken Oğuz'u kenara alıp gözünün önünden ayrılmasın ister mi onu bilemeyiz.

Para sıçan taraftar ve 45 tl ye basketbol maçı


Final serisinde deplasmanda oynayacağımız maçların bilet fiyatları açıklandı.

2 sezon önceki final serisinde Abdi İpekçi'de Efes'in evsahipliğinde oynanacak 2 maçta bilet satışı yapmazlar, salonu boş bırakmak pahasına bizi içeri almazlar diye düşündüğümüz Efes yönetimine bir özür borçlu hissetmiştik kendimizi. Hiç engel olmadılar, mahçup olduk.

Aynı inceliği bu kez beklemiyorduk. Bir süredir aralar limoni olmaktan öte pek gergin. Mutlaka çok az Fenerbahçe taraftarını içeri alacaklardır, bizim için ancak zorunlu oldukları miktarda bileti satışa çıkarıp zorluk çıkaracaklardır diye düşünüyorduk ama bilet fiyatlarını Fenerbahçe stadı seviyelerini çıkartacaklarını pek ummuyorduk.

45 tl oha.

Efes'in basketbola bugüne dek yaptığı devasa yatırımların yanında lafı olmaz bu bilet fiyatlarının zaten biletten para kazanacak değiller, bu paraya ihtiyaçları da yok. Hem Fenerbahçe taraftarı kazansa da kaybetse de maçtan önce ve maçtan sonra 3 er 5er yuvarlıycak Efes'leri, oradan da kazanacaklar. Ama ayıp be, memlekette basketbol sevdasını düçlendirmeye çalışan Efes'in yaptığı ayıp.

2 deplasman maçına 90 lira vereceğiz.

Sevdamıza kimse engel olamaz diyerek gideceğiz, para sıçıyoruz ya....