29 Nisan 2010 Perşembe

Orada delik var


Mirsad ve Oğuz'un birlikte süre aldığı dakikalar savunma açısından en fazla handikaplı olduğumuz zamanlar oluyor.
Oğuz malesef gelişemiyor, Mirsad yaşlandıkça sadece hücumda atmayı düşünüyor.
Boyalı alanı kapatamayan, sadece rakip uzunlarla mücadele de değil, rakip kısaların penetrelerinde de büyük gedikler veren bu ikilinin birlikte sahada yer aldığı dakikalar olabildiğince kısılmalı.

Eeeerrrooolll


Voleybol sitelerinde yabancı sayısında uzlaşma sağlandı başlığını gördüğümde bir sürpriz yaşandığını bizim ışıktan korkan voleybol federasyonunun geri adım attığını zannettim.
Oysa ortada sevinilecek bir durum yokmuş. Daha önce yabancı sınırlamasını 2+2 olarak öngören federasyon, 3 yabancı da karar kılmış.
Önümüzdeki sezon maç kadrolarında sadece 3 yabancıya yer verebilecek takımlar ve tamamını aynı anda sahaya sürebilecekler.
Son yıllarda Avrupa kupalarında elde edilen başarıların, ülkeye gelen kaliteli yabancıların salonlara, voleybola yönelik ilgiyi ateşlemesinden ürken, kendi köhnemiş politikalarıyla yürüttükleri teknenin su almasından korkan zihniyetin kendi bakkal dükkanları sandığı voleybol camiasının kapılarını sıkı sıkıya kapamaya çalışmalarının ürünüdür bu karar.
2+2 kararıyla sıçmışlardı, toplamda 3 yabancı kararıyla sıçtıklarını sıvadılar.
Sorunun ne FIVB'nin tavsiyeleri ne genç oyuncuların önünü kesmeme çabası olmadığı aşikar.
Sorun tamamen küçük dünyam benim dünyam meselesi.
Voleybolun elitizmini korumak adına içine kapanıp çürümeyi tercih etmek meselesi.

6. yabancı


Play-off un ilk maçında tribüne çıkan isim beklendiği gibi Griçek oldu.
Fenerbahçe basketbol tarihinin en heyecan verici transferlerinden birisi olmasına rağmen 2 sezondur bir türlü devreye giremeyen Griçek'in yüksek maliyeti düşünülüncea bu karar garip karşılanabilir ama kötü bir zihniyetle yanlış kurulan kadroya bakınca en mantıklı tercih bu olmalı diye düşünüyor insan.

Mesele sadece, Ömer Aşık'ın takımdan uzaklaştırıldığı için Vidmar'ın geri dönüşü ve yabancı kontenjanını dolduruşu ile ilgili değil aslında.

Griçek'in bu takıma katkı veremiyeceği uzun süredir gün gibi aşikar.

Bir kere 2 yıldır doğru dürüst oynayamayan bir oyuncu olarak savunmada cidden çok geriledi. Zaten kariyeri boyunca kendisi hakkında iyi savunmacı dedirten bir oyuncu olmamıştı. Bir de üstüne üstlük Fenerbahçe formasıyla üst üste yaşadığı sakatlıklardan fırsat buldukça oynadığı kısa sürelerde kendisini kanıtlamak adına sadece hücuma odaklanması, zaten ağırlaşan bedeni ve yavaşlayan ayakları sebebiyle gerileyen savunmasının defolarını iyice arttırdı.

Tabii bunda Griçek'in bir türlü Tanjeviç'in hücum planlarında topu potaya gönderecek adam olarak düşünülmemesinin de payı var.

Takımın belki de en güvenilir şutörü olabilecekken, başı bozuk hücumlarda tüm enerjisini gereksiz zorlamalarla kendisine pozisyon yaratmaya harcadı durdu.
Bu başıbozukluk, 2 sezondur hala hücum düzenini oturtamama hali sürdükçe savunma zaafları ve fiziksel zayıflıkları sebebiyle zaten sahada olduğu sürelerde takıma belirli bir yük getiren Griçek'in güvenilir bilek olarak kullanılması pek mümkün görünmüyor.
Onun gibi savunmada yokları oynayan bunun yanısıra bire bir zorlamaları bile yüksek yüzdeyle sayıya çevirebilme yeteneği olan Greer bu kontenjanı zaten dolduruyor.
Zaten asıl mesele de burada ortaya çıkıyor, takımın kısa rotasyonunda Ömer Onan ve Ukiç dışında takım savunmasına katkı verebilen kimse yok.
Mrsiç ve Greer tolere edilebiliyor ama Kinsey'in hala savunmadan anladığı bire birde karşısına aldığı rakibinden top çalmak veya ona blok vurmak olunca, Preldziç takım oyunculuğuna, çalışkanlığına rağmen kendisinden kısa şutörlerin sürekli uzağında kalıp onlara şut idmanı yaptırdıkça, bu krep hamuru kıvamındaki savunmaya sertlik katabilecek Serhat sakatlıklardan dolayı hiç bir zaman bu takımın oyuncusu olamayınca Griçek bu kadroda fazlalık haline geliyor.
Sezon başında iyi oyuncular alındı, kötü transfer yapıldı denklemi kuranlar bu tehlikeyi haber veriyorlardı aslında.
Geniş değil şişik bir kadro, ihtiyaçlarını gideremeyen ama fazlalıklarını da çöpe atmak zorunda kalan bir yapı.
Açıkcası son 2 yıldır iyi ve üst düzey oyuncuları transfer ederken kadro mimarisinden çakan yönetim zihniyetinin eseridir bu durum.
Çuvalla paralar ödenen Griçek'in tribüne çıkışını onun sakatlıklarına bağlayıp sorumluluktan kaçmak olmaz.
Bu kadar plansız, başıbozuk, ne hedeflediğini bilmeden kadrolar kurup dağıtan yönetim aklıyla boşa harcanan seneler, bu takımın tarihindeki belki de en iyi yerli kadrosunun da harcanmasına sebeb oldu.

Ayıp


Erkek basketbol takımıyla, taraftar arasındaki bağ 3 sezondur günden güne azalıyor. İlgisizlik artık belki de yakın tarihimizde en olmadığı kadar dip seviyelerde.
30 yıla yakındır bu takımı izleyen bir taraftar olarak, en kötü kadroların kurulduğu zamanlarda bile Fenerbahçe'nin futboldan sonra en fazla taraftar desteğini arkasında bulan takımının bu kadar az ilgi gördüğüne çok az şahit olmuşumdur.

3 yıldır sadece kadronun değil, taraftarın takımıyla bağlarının da eridiğini konuşuyoruz, yönetimin göz göre göre, hem de final four masalları anlatarak bu erezyonu yarattığını söylüyoruz ama artık dünkü maçtaki görüntünün izahı yok.

Tamam, belki de dünyada eşi benzeri olmayan bir yoğunluğa sahip Fenerbahçe taraftarı. Avrupa'nın en üst düzey kulüplerinin bile sahip olmadığı bir özelliğe sahip bir kulübüz, mücadele ettiği her branşta finalleri, şampiyonlukları kovalayan ve tartışmasız biçimde her branştaki zirve rekabetinin içerisindeki 2-3 takımdan birisi olabilen bir kulübüz.

Futboldu, voleyboldu, kürekti derken çubukluyu üzerinde gördüğü her takımın peşinde koşan gönüllüleri bol olan, tribün yaşamı futbol taraftarlığının popüler dünyasından çok daha geniş bir kültüre sahiptir Fenerbahçe taraftarı.

Nisan-Mayıs ayları birçoğumuz için evimizin yolunu unuttuğumuz günlere denk gelir.

1 hafta içinde 5-6 maça gidip hepsinde de zirve için oynayan takımlarını desteklemek bahar aylarının olağan işlerinden haline gelmiştir.

Ama ne olursa olsun dünkü basketbol maçındaki ilgisizliğin izahı yok. Play off lar başlamış, zaten hocasız kalmış, doğru düzgün bir organizasyona sahip olmayan, kötü kurulmuş kadronun zaaflarını yaşayan bir takımı o koca salonda sezon boyunca olduğu gibi soğuk ve sevgisiz bir ortama iteklemek olmuyor.

Dün çok kişi gibi bende çeşitli sebeblerle gidemedim. Koskoca salonda 100-200 kişinin olması hepimizin ayıbıdır.

Nasılsa, Efes'le final oynarız, o zaman desteğe gideriz diye düşünmek olmuyor.

Bu takım bu kadar ilgisiz bırakılmamalı.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Ezeli eğlenceye devam


Cümleten izan kaybı yaşayıp, ağız ishaline tutulan şarlatanların elbirliği edip Bir Fenerbahçe şampiyonluğunu daha engelleme çabaları can sıkıcı bir durum, hatta ne yalan söyleyelim gerginlik yaratıyor bünyede.


Neyse ki, ezeli eğlencemiz Galatasaray var. Hoş bir Burhan Felek akşamı daha yaşattılar bize, moral verdiler, eğlendirdiler. Sağolsunlar.


Sahadaki rakibimizin bizimkilere antrenman vermelerine alışığız. Ama bu kez son 23 nisan şenliklerinden kaçıp gelmişe benzeyen 30-40 kişilik Galatasaray taraftarı hakikaten çok eğlendirdi bizi.


Komik çocuklar bunlar; setlerde skor 24 e karşı 10 küsürlere gelene dek maçla ilgilenmeyip, şike, hakem, fenerasyon masallarını hep bir ağızdan anlatıp durdular.


Her sette ne zamanki Fenerbahçe set sayısı atarken ve bunu en az 8-10 kez kullanacakken seti kazandırmak için takımlarını desteklemeye başlamaları ilginçten öte komikti. Sanırım setlerin 25 sayıda bittiğinden haberdar değillerdi.


Ya da belki de sayıca Fenerbahçe taraftarının dörtte biri kadar olmalarına aldanıp kendilerinin evsahibi takım olduklarını unutmuşlardı ve bu yüzden skorboardun solundaki sayının kendi takımlarına yazıldığını zannediyorlardı. Öyleyse şaşırmam.


Neyse efendim maç bitti; piknik tadında, antrenman kıvamında süren, 1 saatten biraz fazla bir zaman aralığında oynanan, hiç bir setin hiç bir bölümünde çekişme yaşanmayan, bizimkilerin eze eze yenmekten imtina edip, sıkmadan kolayca işi bitirdikleri maçın sonunda değme komedi gruplarına taş çıkartan bir tribün performansı gösteren Galatasaray taraftarı yenilginin faturasını hakemlere çıkarıverdiler.


Yetmedi, sonrasında takımlarına dönüp ''aşkımız renklere sizlere değil'' diye çığırıp takımlarına öfke saçtılar yaklaşık 30 saniye sonrasında ise bu kez aynı takımı alkışlarla tribüne çağırdılar.


Eğlenceliydi; sağolasın Galatasaray.


Son sözüm sana allah versin.


20 Nisan 2010 Salı

Milliyet; Cehalet, İkiyüzlülük, Manipülasyon


Geçmişindeki ilkeleri, tutumu, görev bilinci ve iş ahlakıyla şimdisi arasında en büyük sapmayı yaşayan basın organlarının başında milliyet gelir herhalde.

Abdi İpekçi'lerin, Namık Sevik'lerin tedrisatından geçmiş, doğru ve tarafsız haber vermekle yükümlü olduklarının bilincinde olan, haber aktarırken yaşananları tek bir ağızdan, tek bir bakış açısıyla aktarmak yerine, farklı muhattapların görüşlerine yer vermeye özen gösteren, bilgiyi haberi çarpıtmaktan kaçınıp, kitleleri manipüle etmeye asla çalışmayan, kulaktan dolma kaynağı belirsiz, doğruluğu şüpheli bilgileri haber değeriyle sayfalarına taşımaktan uzak duran ahlaklı çalışanların milliyet gazetesinde hala çalıştıklarını, hem kendi meslek ahlaklarını hem de çalıştıkları kurumun saygınlığını, güvenirliliğini korumak için çabaladıklarını sanırdık ama uzun süredir milliyet bu konuda içimizde en ufak bir umut kırıntısı dahi bırakmamacasına magazinel, bayağı bir medya organı olma yolunda tam yol ilerliyor.

Olayları bütününden kopartarak ve içerisinden kitlelerin birbirine düşmanca hisler beslemesine sebeb olacak şekilde parçalar seçerek haber yapan, yaptığı haberlerde kaynağı ve doğruluğu belli olmayan özellikle internet dünyasında bolca bulunan yalan yanlış bilgileri doğruluğu kesinmiş gibi yansıtan, kitleleri manipule etmeyi görev edinen bir tavır git gide egemen ve yerleşik bir tarz halini alıyor milliyette.

Henüz, Fenerbahçe taraftarının spor servislerindeki taraflı ve ahlaksız tutumları yüzünden kendilerine gösterdikleri tepki nedeniyle diledikleri özürün üzerindeki duman tüterken Fenerbahçe-Beşiktaş maçı sonrası, ortalığı savaş alanına çevirme gayretlerine öylesine bir çabayla giriştiler ki diledikleri özürün temelinde habercilik adına yaptıkları cehalet, ikiyüzlülük, tarafgirlikle dolu eylemlerine dönüp bakarak, başlarını öne eğip, ders çıkartmanın yatmadığı çok belli.

Diledikleri özürün kaynağındaki tek kaygının tiraj kaygısı olduğu belli oluyor. Ama bildiğimiz bir şey var; basın ahlakı içerisinde tiraj kaygısı olamaz.

Pazar günü oynanan maç sonrası, başta yayıncı kuruluş olmak üzere neredeyse tüm medya koskoca maçın odak noktasına Bilica'nın hareketini yerleştirdi, hemde yaşananları yanlı ve çarpıtarak aktarmaktan beis görmeden, iş ahlakını hiçe sayarak.

Bilica'nın yaptığı hareket sonrası hakem tarafından sarı kartla cezalandırıldığını ve penaltı noktasındaki oyuğun düzeltilip, penaltının öyle kullandırıldığını hepimiz gibi görmelerine rağmen olayı özenle çarpıtarak ve eksik anlatarak zihinlere maçın kaderini bu olayın etkilediğini sokmaya çabaladılar.

Bilica ülkeyi hemen terketmesi gereken, çocuklarımıza kötü örnek olan bir ahlaksız olarak etiketlenirken aynı maçta bu pozisyonun çok öncesinde Fenerbahçe tribünlerine su şişesi atıp tribünleri tahrik eden Bobo'nun bu tavrıyla ilgili tek bir fotoğraf yayınlanıp tek bir kelime edilmedi.

Fenerbahçe'li futbolcuların bakışlarını bile yakın çekimden gösteren ve bu bakışlardan kötü anlamlar çıkartabilen medyanın Bobo'nun hakem tarafından maç sırasında cezalandırılmayan dolayısıyla Federasyonun görüntülere bakarak ceza vermeye yetkisi olduğu bu ahlaksız ve kışkırtıcı hareketine dair tek kelime etmemesi, olayı hiç yaşanmamış gibi davranması ikiyüzlülükten başka bir şey değildir.

Görmediklerinden, duymadıklarından değil olayları çarpıtıp, ikiyüzlülükle, kitleleri koyun sürüsü yerine koyarak yönlendirme meraklarından yapıyorlar bunu zira yine sayfalarında, ekranlarında hiç yer vermedikleri, bugüne dek tribünlerde hiç görmediğimiz türden bir ahlaksızlığı yapan Beşiktaş tribünlerindeki o cinsel organını rakip tribüne gösterme eylemini ancak Fenerbahçe forumlarındaki ''bunu da mı görmediniz'' başlığıyla gösterilen tepkilerinden sonra taşıdılar sayfalarına, tepkimiz olmasa onu da hasır altı edeceklerdi.

Ama milliyet medyanın bu elbirliği edip uyguladığı iğrenç kampanyanın sınırlarını geliştirmeye ant içmişcesine bugünde gazetecilik ahlakını ayaklar altına alarak yayın yapmayı sürdürdü.

Bilica'nın saha içerisindeki eylemini tartışmakla kalmayıp bu kez onun aile yaşamını, özel hayatını haber yapıp, internet efsanesi mi yoksa gerçekten yaşanmış bir olay mı olduğu belirsiz olan bir bilinmezi doğruluğu kesin bir bilgiymiş gibi göstererek Bilica'yı hedef tahtasına koymaya devam ediyor.

Yusuf Kobal bugünkü yazısında Bilica'nın Özel hayatıda tartışmalı diye alt başlık atıp sonrasında bu ''tartışmalı yaşamın'' altını yazısında şöyle dolduruyor, ''ikinci eşinden 8. çocuğunu bekliyor''.

Cehalet ve tetikcilik tam da budur.

Zaten tartışmaların odağındaki bir insanın aile yaşamını başlıkta ''tartışmalı'' diye ilan edince adamı iyice ateşe atarsınız ezberci, cahil, kendi yargılarını, fikirlerini oluşturma becerisi ve özgürlüğünden uzak kitleler bir insanın ikinci eşinden 8. çocuğunu yapmasının neresinin sorun olduğunu sorgulamaz. Vay ahlaksız der Bilica'ya olur biter. Sizde amacınıza iş ahlakınızı ayaklar altına almak pahasına ulaşırsınız.

Namık Sevik'lerin, İslam Çupi'lerin o sırada mezarlarında dört dönüyor oluşu önemli değil tabii.

Yusuf Kobal, durmuyor. Cehalet nedir onun dersini veriyor bize.

Diyor ki, ''eski Galatasaray'lı Capone'la adının geçtiği skandal''.

İnternet aleminde, eksik ve yanlış çeviriler, şehir efsanelerinin gerçek sanılması gibi sebebler yüzünden çok fazla bilgi kirliliği yaşanır ama milliyet gibi bu memleketin en önemli basın organlarından bir tanesi, milyonlara ulaştırdığı bilgileri titizlikle araştırmalı, doğruluğunu, yanlışlığını birden fazla kaynaktan öğrenmelidir. Ama Yusuf Kobal buna gerek duymuyor dahası ne gazetenin editörleri, ne sayfa yöneticileri ne de sorumluları bu bilgi doğru mu, bunun üzerinden yorum yapıyorsun deme zahmetine katlanmıyorlar.

Oysa biraz araştırsalar Yusuf Kobal'ın kulaktan dolma bilgilerle, hafızasında kaldığı kadarıyla ''skandal'' diye Bilica'nın linç edilmesi kampanyasına sunduğu argümanın bir internet efsanesinden öte bir şey olup olmadığının tam olarak bilinmediğini ve Brezilya'da ''Poltrona 36'' denen olayda Türkiye'dekinden farklı olarak Bilica ve Capone'un adlarının hiçte telaffuz edilmediğini öğrenecekler.

Ama yok, cehalet, ikiyüzlülük basın ahlakının önüne geçmiş durumda, internet'te bir dönem Brezilya'dan İstanbul'a uçan pembe bir fil göründü diye bir geyik dönmüş olsa milliyet bu geyikten vazife çıkartıp ''Bilica pembe fille yattı'' diyecek.

Yazık. Milliyetin bu hallere düşmesine de yazık elbette ama daha da vahimi 2 gündür bu çarpıtılmış, yalan yanlış haberlerin etkisiyle gözü kör, bağımsız düşünme yeteneği yok olmuş Beşiktaş'lı ve Galatasaray'lı kitlelerin cümleten bu manipulasyona alet olmalarına daha da yazık.
Neyse ki meydan boş değil. Kendi futbolcusu giydiği formaya yakışmayan hareketler yapınca çekinmeden ona tepkisini de koyan, cahil, ikiyüzlü medyanın yalan yanlış aktarımlarını değil kendi aklını, fikrini kendine kılavuz edinen insanlar hala var.

16 Nisan 2010 Cuma

konuk yazar marko bildiriyor


Aylardır erkek basketbol takımı hakkında bir kaç kelime karalayacak enerjiyi bulamıyordum, konuştukca, yazmaya çalıştıkca 3 yıldır ''adım adım bu kadro erezyona uğratılıyor'' diye korkumuzun boşuna olmadığını görüp, sinirleniyor, vazgeçiyordum yazmaktan.
Sağolsun marko bir dost meclisinde, basketbol takımıyla ilgili konuştuklarımızı raporlama tadında aktarmış bloğuna, izniyle ( izin mizin almadım yalan ) aktarıyorum buraya.


http://markonunyeri.blogspot.com/2010/04/rak-masasnda-fenerbahce-basketbolu.html

Dün voleybol maçı sonrası Tozlu Parkeler kullanıcı isimli, Papazın Çayırı ve Fenerbahçe Basketbolu bloglarından tanıyabileceğiniz Aydın abi ile birlikte zaferi Reina’da kutladık. Böyle bir giriş yapmayı çok isterdim, “kutlama” kısmı doğru da mekan ve aktivite farklı; salonun yakınındaki güzel mekan Turanlar’da balık yedik, rakı içtik (blog camiasına adımını atmamış Kerim’e selam olsun, o da bizimle birlikteydi). Amatörlerle ilgilenen insanlar bir araya gelince kafa yine salon sporlarına gidiyor, ee ortam da Fenerbahçeli olunca konu ağırlıklı olarak Fenerbahçe Ülker oluyor.

Takımı konuştuk, durumunu, oyuncuları ve performanslarını, geleceklerini… Aklımda olan ve yazmayı istediğim birkaç şey vardı ancak takım ve yaşananlar heves bırakmadı, dünkü muhabbet vesile oldu. Benim önceliğim Play-Off hazırlığıydı; Efes Pilsen’in normal sezon maçlarını aynı ciddiyetle oynayıp bununla da yetinmeyerek ‘sert rakip’ eksikliğinin telafisini yurt dışında hazırlık maçlarıyla aradığı bir ortamda Fenerbahçe’nin ligdeki ciddi, Play-Off öncesi üst düzey sayılabilecek maçlarda dahi vites büyütme girişimlerinde bulunmaması Marko’nun dilindeydi. Bunun kontrası 3 senedir deplasmanda hiçbir G.Saray ve Beşiktaş maçını kazanamamız oldu, rakılardan daha büyük yudumlar alarak devam ettik.

“Efes’i geçer miyiz?”i sorguladık, “geçersek sürpriz olur mu?” dedik; malum kötü gidiyoruz. “Olmaz” yanıtında hemfikir olduk, bunu Aydın Örs döneminde gelen şampiyonlukla örneklendirdik. EL döneminde istenilen kıvamda olmayan, Play-Off’ta Daçka’ya maç vererek insanların homurdanmasına sebep olan, bir türlü istenen seviyeye gelemeyen takım Efes serisinde bir anda kimlik değiştirmişti. Ukic’in tam olarak sağlığına kavuşarak Play-Off’lar için dönmesini diledik, soğumaya yüz tutan balıklara yüklendik.

Aydın Abi (Örs değil Tozlu Parkeler) “Greer bence kalmalı” dedi, Marko kafasındaki farklı planlardan bahsetti (gitsin-gelsin kısmına girmenin zamanı olmadığı için bu kısmı mümkün olduğunca törpülüyorum). Onun tarafından Greer’in tutulmasına şaşırdım, vazgeçilmeyecek bir hücum silahı mıdır diye kafamdaki planları sorguladım; rakım bitmişti, tazeledim.

Uzunları konuştuk, gelişimlerini ve buna bizdeki tercihlerin etkisini tartıştık. Ömer’in temel eksiklerinin fazlalığı ve bu eksikleri bugüne dek istendiği kadar kapatamadığı konusunda hemfikirdik, sakatlık konusunun da etkisini göz ardı etmedik elbette. Oğuz’un gelişimindeki Tanjevic payını irdeledik, ben Tanjevic’ten çok .oku Oğuz’un kendisine atma taraftarıydım, attım da… 4 sene önce Oğuz’un eksiği neyse halen aynı, fiziksel sorunları devam ediyor. Benim Oğuz konusundaki en büyük sıkıntım güçlenememesi, halen bacak-vücut koordinasyonunun bir uzun için çok dengesiz olmasıydı. Sonradan hızlanmanın kolay olmadığı konusu netti hepimiz için, alkolün de etkisiyle istatistiksel veriler paylaşan Tozlu Parkeler’in telaffuz ettiği rakam 10% idi, yani bir oyuncu sonradan en fazla 10% daha fazla hızlanabiliyormuş. Alkollüydük, Aydın abi çok da inandırıcı bir ses tonuyla konuştuğu için teyit alma ihtiyacı duymadan ikna olduk. Hızlanma konusu bir kenara ancak yukarıda bahsettiğim mevzu, güçlenmeme olayı Marko’ca Oğuz’un kendisiyle alakalıydı, fikri de değişmedi. Oğuz’un adını çok andık, kadehleri onun için kaldırdık (yalan).

Minik bir anket yaptık, 3 kişiye sorduk “3 yerli uzundan hangisi senin için vazgeçilmezdir” dedik, çıkan cevap tüm meyhaneyi şaşkına çevirdi: Semih Erden. Emir’in takım için öneminden, Vidmar’a haddinden fazla yüklenildiğinden bahsettik; önümüzdeki sene için Furkan takviyesinin adını geçirdik, heveslendik. Rakılar bitmişti, hesabı istemeden hızlandırılmış bira seansına geçildi; bir süredir sağlık sorunları sebebiyle mayalı içkilerden uzak durmak durumunda kalan Marko boynu bükük boş rakı şişesine baktı, hüzünlendi.

Mekandan çıkıldığında bilanço muazzamdı; rakı bitmiş, balık yenmiş, Fenerbahçe basketbolu kurtulmuştu. Bana zaten başka bir ruh haliyle Fenerbahçe basketbolu yazdıramaz, düşündürtemezdi kimse; berbat ve bitmek bilmeyen bir sene yaşıyoruz çünkü. “İyi oyuncuları olan ancak kötü bir takımız” cümlesi gecenin en anlamlı sözlerindendi benim adıma, görüşüm tam olarak budur. Bu sene bazı şeyler, birçok şey olmadı, oturmadı; üstüne sakatlıklar geldi, yetmedi bir de hastalık belası bulaştı. Arada kupa kazanıldı, normal sezon yine alışıldığı üzere kötü oynandı. Şimdi bu sezonun mümkün olan en az hasarla bitirmek için fırsat Play-Off, iş kolay değil. Özellikle şu Play-Off hazırlığı konusu epey canımı sıkıyor, çok kötü değerlendiriyoruz bu dönemleri… Bir de erkek basket takımını kimsenin konuşmaya, düşünmeye hali yok sahiden. Bir an evvel bitirilesi bir sezon…

6 Nisan 2010 Salı

Küçük geminin küçük kaptanı; Erol Ünal Karabıyık

Açmayın perdeleri
Girmesin içeri ışık
Kendi küçük gemimde keyfim yerinde benim
Masallar anlatırım, dalgama bakarım
Tebaamı uyutur, hükamdarlığımı sürdürürüm

5 Nisan 2010 Pazartesi

Boykot Var !!!





Milliyet Gazetesi almayın, aldırmayın.
Okumayın, web sayfalarını ziyaret etmeyin.

Bu pankarttan rahatsız olmak


Fenerbahçe stadında bu pankarttan rahatsız olup o pankartı, gecesini gündüzüne katarak, ertesi günkü sınavını hiçe sayıp, cebindeki son kuruşu beze, boyaya harcayarak hazırlayan kişilere küfür eden, yetmedi yumruk atan hakettiği cevabı alınca da polise sığınıp koca bir tribüne polis saldırısının kıvılcımını yakan kişinin Fenerbahçe tribününde işi ne ?

Orası milyonlarca Fenerbahçe sevdalısının ömürleri boyunca kalplerindeki tek değişmez aşklarını ifade ettikleri bir mabed.

Oturma odandaki televizyonun önünden geçen çocuğunu azarlar gibi orada pankart açanlara tepki koyamazsın.

Son yıllarda, siz müşterileri buranın gerçek sahibi olarak gören yönetim arkanızda diyerek fazla şımardınız ama bereket o tribünleri babasının malı gibi değil, babalarından çocuklarına taşınacak miras olarak görenler hala direniyorlar.

Çıplak elleriyle ve yürekleriyle koruyorlar tribün yaşamını.

Sarı melekler kaçırdıkları Avrupa şampiyonluğunun ardından gözyaşlarına boğulurken onlar için açılan pankartttan rahatsız olan sizin gibiler sadece galibiyetlere sevinebileceksiniz, hiç bir zaman o gözyaşlarını akıtan, bu formayı zaferleri kadar yenilgileriyle de büyütenlerin kalplerine ortak olamayacaksınız.

4 Nisan 2010 Pazar

Büyük taraftara dokunamazsın


Bir süredir FB TV'de ''büyük taraftara dokunamazsın'' temalı reklamlar dönüyor, bu ifade kulübü işletme zihniyetiyle yöneten idarecilerimizin ağzından duymaya pek alışık olmadığımız türden bir söylem.
Şaşırmaya gerek yok, zaten yeni bir ticari ürünün, Fenerbahçe markalı ev güvenlik ve alarm sistemlerinin pazarlamasına yönelik bir kampanyanın şiarıymış bu.
Bu reklamlar kulübün ( ya da şirketin mi demeli? ) televizyonunda dönerken, Kayseri maçının son dakikalarında polis önce Telsim alta girip sonra da Telsim üstün koridorlarında terör estirip ''büyük taraftara dokunmak'' bir yana tribünleri savaş alanına çeviriyordu.
Neyse ki, Fenerium'un pos makinelerinden kredi kartlarını geçirirken büyük taraftar olduğu düşünülen ama kendi evi gibi sahiplendiği stadında polis terörüne maruz kaldığında çapulcular ilan edilen taraftar tribünleri terketmeyip, tavrını ortaya koydu.
Neden çok sonra, taraftar ilk saldırıyı kendi çıplak elleri ve birlikten doğan gücüyle savurup, polisi zor duruma soktuktan sonra yöneticiler ''büyük taraftarı'' hatırlayıp olayları yatıştırmaya geldiler.

Rüyaları gerçekleştiren takım


2 yıl öncesine dek voleybol denen sporu seyretmekten zevk alabileceğimi düşünmezdim. Bir kaç kez, Fenerbahçe herhangi bir yerde çelik çomak dahi oynasa orada tribün yapmak lazım diyerek maçlara gitmişliğim vardır lakin tribünün her koşulda yüreğimizi ısıtması dışında bir tat almışlığımda olmadı sahada oynanan müsabakalardan.
İki takım arasına çekilmiş filenin, iki takım oyuncularının birbirleriyle fiziksel mücadeleye girişmelerini engelliyor oluşu bu oyuna hep uzak durmamın temel sebebiydi herhalde.
Voleybol oynayanlara hep anlamsızca bakarak bu hep aynı alanda stabil durarak oynanan oyundan ne keyif aldıklarını sorgular dururdum.
Çubukluyu sırtına geçiren her insan evladının peşinde destek adına ordan oraya koşturmayı seven bana şu iki takımı birbirinden keskin sınırlarla ayıran sporu; voleybolu 2 sezon önce Eczacıbaşı'na finalde kaybederken gözyaşlarına boğulan kızlar sevdirmişti.
Tüm sezon taraftarının kendisine gösterdiği sevgiye aynı duygularla mükabele eden ve hatta taraftarına besteler yapıp, tezahüratlar seslendiren; kendilerinden kat kat üstün bütçelerle kurulan takımlara karşı isyan eden bu takımın o sezon şampiyonluğu kaçırırken döktükleri gözyaşları en az diğer branşlarda kazanılan şampiyonlukların, başarıların yarattığı sevinç kadar değerliydi bizim için.
O gün takım sporları için geçerli olan şu gerçeği bir kez daha anlamıştık; Takım olmanın en önemli öğelerinden birisi birlikte kaybetmeyi becerebilmek, kaybedilen maçın sorumluluğunu ve üzüntüsünü birlikte taşıyabilmek, yaşayabilmektir.
O gün kaybettiklerinde akıttıkları gözyaşlarıyla kazanmayı ne kadar arzulamış olduklarını bize kanıtlayan sarı meleklerin bugünkü yenilmez armadanın harcını orada karmaya başladıklarını düşünmek yanlış olmaz sanırım.
Elbette, geçen yılın ortalarında takıma katılan ve yaratılan devrim niteliğindeki olayların mimarı olan Jan De Brant'ın hakkını vermek lazım. Takım sporlarında dağıldığınızda, planlarınızın işlememeye başladığını gördüğünüzde, eliniz ayağınız tutulmaya, inancınız sarsılmaya başladığında kenarda deneyimine, bilgisine ve kişiliğine güvendiğiniz bir koçun soğukkanlı, sevecen ve kendine güvenli müdahaleleri mucizeler yaratır. O hiç bitmeyeceğini düşündüğünüz düşüşler bir anda kesilir, takımın yenilendiğini, fizik olarak bir anda güçlendiğini, içinizdeki yenilgi korkusunu yok eden bir kazanma azminin birdenbire büyümeye başladığını görürsiniz.
İşte Belçikalı hocanın böyle bir etki yarattığını görebiliyorsunuz takımda.
Bu takımı kazanmayı bilen bir takımdan çok öte bir seviyeye çıkaran, geçen yıl deplasmanlı voleybol liginin kuruluşundan bu yana ilk kez müessese takımları dışında bir takımı şampiyon yaparak bir devrim yaratan bu yıl da memleket tarihinde ilk kez Avrupa'nın bir numaralı kupasını kazanmanın arefesine getiren şey kaliteden, kazanma azminden, takım olabilmekten çok daha ötesinde bir özelliktir. Bunların hepsini kapsayan ama bunların çok daha ötesinde bir şeyler var bu takımda; ilkleri yaratmayı, rüyalarımızın ötesinde duran başarıları yaşamayı kendilerine görev edinmiş gibiler.
Dün sahadaki herşey bu takımın aleyhine gelişti aslında. Ev sahibiyle oynamanın dezavantaj olabileceğini biliyorduk hatta tüm sezon maçlarını güle oynaya kazanan bir takımın özellikle maç 5. sete kalırsa bu gerilimle nasıl başa çıkabileceği konusu kafamızı kurcalıyordu ama bu kadar dağınık ve kendi kimliğinden uzak başladığı bir maçı özellikle de hiç alışık olmadığı şekilde kaybetmek üzereyken çevirmesi bu takımın her koşulda kazanabileceğini gösterip bugün kupa için daha fazla ümitlenmemizi sağladı.
Sezon başından bu yana, şampiyonlar liginde yeni bir takımız bu sezon biraz tecrübe kazanalım gibi ılıman sözler duymadık bu kızlardan, sabırsızlıkla sezon sonunda o kupayı bize getireceklerini günü bekliyor gibiydiler.
Bu alışıldık bir durum değil aslında. Hangi branşta olursa olsun takım sporlarında bu düzeyde; Avrupa'nın en iyi en üst düzey takımlarını biraraya getiren en prestijli en zor şampiyonasında mücadele eden takımlar için kadrosu ne kadar kaliteli olursa olsun, o düzeyde takım olarak deneyim kazanıp, gelenek yaratması final, şampiyonluk öncesi atlanılması gereken merhalelerdir.
Ama destansı yürüyüşleri seven sarı melekler için bu kural geçerli olmadı, onlar bildiğimiz, alışık olduğumuz takımlardan farklılar.
Üzerlerindeki formanın yüz yıllık geleneğindeki isyancı, başkaldırıcı ruhun vücut bulduğu bir takım oldular.

Her şeyden önce bu yüzden onları çok seviyoruz.