28 Mart 2010 Pazar

Türkiye kupası 1. yarı

Sahada ortaya konan savunma direnci ve konsantrasyonu üst düzeyde olunca, düşük skorlu maçların keyfine doyum olmaz.
Türkiye kupası finalinde tam böyle bir maç yaşanıyor.
İlk yarı skoru 27-23 takımımız lehine.
Galatasaray önceki maçlara göre bu kez hem daha sert oynuyor hem de savunmada daha iyi konsantrasyon sağlıyor.
Oyun kurucu sorunları yine en önemli başağrıları. Bizimkilerin ön alan baskısına karşı bu kez zaman zaman takımı çok kısaltarak zaman zaman da Catchings hatta Young'la topu karşı alana taşıyarak Caferağa'daki son maçta başlarına çok iş açan bu dertten kurtulmaya çalıştılar ama doğal olarak bu durum hücum alanındaki etkinliklerini azlttı.
Pota altında maç başında daha üstün olan taraf Galatasaray'dı ama beklediğimiz gibi Ebony'nin oyuna girmesi işleri değiştirdi.
Boş şut bulmanın, bire birlerle penetre bulmanın çok zor olduğu bir maç. Her bir oyuncu maçın her anını öylesine maça ve görevlerine yoğunlaşarak oynuyorlarki savunmalar ne adam paylaşımında sorun yaşadılar ne de yardımlaşmada açık verdiler.
Mutlaka ikili üçlü oyunları, uzunların perdelemelerini daha fazla denemek şart.
Harika bir maç oluyor, umarım kupa yine bizim olacak.

11 yıl önce ilk kupa


Bir kez daha kızlar


18. BAYANLAR TÜRKİYE KUPASI FİNALİ

GALATASARAY - FENERBAHÇE

28 Mart Pazar

Saat : 16:30



1 ay önce, Caferağa'daki son maçta bir kez daha gördük. İki takım arasındaki en temel farklılığı takım olabilmek ve olamamak arasındaki farktır.

Galatasaray son 1-2 yıldır, WNBA'den sürekli olarak birbirinden değerli ve kariyerli oyuncular getirmesine rağmen bir türlü takım olamıyor. Yerli kadrolarının zayıflığı ve iyi bir oyun kurucuya sahip olmamalarının yanı sıra şubenin de takımın da kötü ellerce yönetilmesi bunun en önemli sebebi.

Fenerbahçe ise, ülke ligini rahatlıkla domine ederken, Avrupa'nın devasa bütçeli bir iki devi arasına girecek fırsatı arayan ama o eşiği bir türlü aşamayan, kimyası oturmuş, doğru oyuncuları seçen bir takım.

Savunma direnci ve zor maçlarda kazanma cüretini gösterme konusunda Galatasaray Fenerbahçe'nin yanına bile yaklaşamıyor. Galatasaray'da Young, Catchings ve Douglas korkutucu bir skor tehditi olabilir ama takımın bir tane bile üst düzey oyun kurucusu yokken kız basketbolunun dünyada sayılı isimlerinden olan bu 3 oyuncu sadece küçük maçların oyuncusu olarak kalabiliyorlar. Çok para harcayarak kötü kadro böyle kuruluyor işte.

Sezon başında Fenerbahçe'nin Galatasaray'a oranla belki de tek geride kaldığı nokta pota altındaki sertliği ve fizik direnciydi. Ebony'nin takıma katılmasıyla bu sorun ortadan kalkmışa benziyor.

Galatasaray kupanın düzenlenmeye başlandığı 1992-93 sezonuyla 1997-98 sezonu arasında üstüste 6 kez kazanmış bu kupayı. Sonrasında Fenerbahçe'nin peşpeşe 3 ve 6 sezonluk serileri var.

Fenerbahçe'nin toplamda 9 Galatasaray'ın 6 kupası var.

Samiyen'de santra yapılmadan az önce çubuklu ve parçalının kızları İstanbul dışında Bandırma'da kupa için kapışmış olacaklar ve muhtemelen 18. kupa Kadıköy'e veya Florya'ya doğru yola çımış olacak.

26 Mart 2010 Cuma

Sevdamıza kimse engel olamaz



İl güvenlik kurulu toplanmış, derbi günü şehrin güvenliğini sağlamanın yolunun deplasman taraftarının taraftarlık kimliğini, ruhunu evde bırakıp maça gelmesini şart koşmakta bulmuş.
Zaten bu memleketin idari ve kolluk güçlerinin, toplum yaşamını höt zötle hizaya getirmeyi temel amaçları olarak gördüklerini, mümkünse çalışmak, nefes alıp vermek ve üremek dışında tüm faaliyetlerinden arınmış bireyler topluluğundan oluşan bir toplum modelinin rüyalarını süslediğini biliyoruz.
Ama içimizi acıtan, bizim kulübü yöneten zihniyetin gün geçtikçe bu kulübün kuruluşundan bu yana üzerinde yükseldiği dinamiklere git gide yabancılaşan bir zihniyetin esiri olmalarıdır.
Tarihi boyunca, kulübün kapısına kilit, sevenlerinin yüreklerine pranga vurmaya çalışan işgalcilere, darbecilere karşı isyanla büyümüş, ona kalpten bağlı kitlelerin önlenemez coşkusuyla desteklenmiş, kadrolarını dağıtmak isteyen müesseselere karşı renk aşkıyla dolu yüreklerini ortaya koyarak oyun sahalarında devleşmiş bir kulübün bugünlerde taraftarına şebek muamelesi yapılmasına karşı söyleyecek tek bir sözü olmayan, aksine kendi taraftarına kendi renklerini, tribünü, takımına desteği, yüreklerindeki sevgiyi haykırmayı yasak eden faşizan tutumların bayraktarlığını yapan bir idari zihniyetle yönetiliyor oluşu o tarihi yok etmez ama günden güne başka bir zihniyetin Fenerbahçelilik başlığı altında tesis edilmesine hizmet eder.
Biliyoruz ki günden güne, kaybedilen bir şampiyonluğun ardından duyduğu üzüntünün onda birini yukarıda sayılan değerlerin köküne dinamit yerleştiriliyor oluşuna duymayan bir profil yerleşiyor tribünlere.

Kulübün tarihine, misyonuna, kuruluş dinamiklerine ihanet eder nitelikte bir idarecilik zihniyeti sergileyen yönetim hızla yıpratıyor Fenerbahçelilik kimliğini.
Bu teslimiyetin ibret belgesi niteliğindeki, resmi site açıklaması şu şekilde ;


"Ali Sami Yen Stadı'na Gidecek Taraftarlarımıza Duyuru"

Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray-Fenerbahçe maçı için biletlerini alarak karşılaşmayı izleyecek olan taraftarlarımız, kesinlikle münferit olarak maçı izlemeye gideceklerdir. Ellerinde maç bileti olan taraftarlar, Ali Sami Yen Stadı girişinde polis tarafından oluşturulacak 2 aşamalı kontrol noktasından geçtikten sonra stada ulaşacaktır. İlk kontrol noktasında bilet kontrolü, ikinci kontrol noktasında ise üst araması yapılacaktır.
Biletleriyle maçı izlemeye gidecek taraftarlarımız, kesinlikle bozuk para, çakmak, yanıcı ve parlayıcı yasa dışı maddelerin yanı sıra, yüz maskesi, atkı, kaşkol gibi kıyafetleri üzerlerinde bulundurmayacaktır. Taraftarlarımızın rakip takım taraftarlarını tahrik edecek ve uygun olmayan davranışlardan kaçınmaları gerekmektedir.

Taraftarlarımıza duyurulur.

Saygılarımızla,

Fenerbahçe Spor Kulübü


Taraftarsız, tribünsüz, dertsiz, tasasız bir futbol endüstrisi hayalini ciddi ciddi rüyalarında görecek kadar beyni sulanmış idareciler bu memleketin futbolunu yönetiyor olabilirler.
Yayın ve sponsor gelirleriyle orgazm olup, geniş kitlelerin kontrolsüz sevgisinden yalıtılan bir futbol ortamı tahayyül edebilirler.
Etsinler; bu tatlı rüyadan uyanacaklardır.
Ama bizim günden güne kuruluş dinamiklerine, tarihine inat başka bir yolu seçen idari zihniyetimizin oluşturduğu yaralar hakikaten canımızı sıkmaktan çok öte sonuçlar doğuruyor artık.
Bereket Fenerbahçe tribünlerinde hala höt zöte, faşizan saldırılara, taraftar kültürüne, tribün yaşamına saldıranlara karşı bilinçli bir karşı duruşu örgütleyecek irade ( günden güne azalmasına karşın ) var.
Nasıl ki, taraftarsız tribünü ne büyük maharetle yönetiriz diyen devlet büyükleri bundan böyle derbilere deplasman takımın taraftarı alınmayacak diye karar çıkarttığında rakip tribünü basıp ağızlarından çıkan bu kararı, zihniyetleriyle beraber boğazlarına dek sokan bu taraftar ancak atkısını, rengini, sevdasını evde bırakıp maça gelebilirsiniz diyenlere karşı da direnmeye hazırdır.

20 Mart 2010 Cumartesi

Kaptan Ve Uyanış!!!



Böyle bir başlık attığım için diyebilirsiniz ki kaptanın bu maçtaki rolü ne? Maça Fenerbahçe hızlı başladı. Bu sefer gerçekten rahat bir maç izleyeceğimizi düşünürken yediğimiz iki basit sayı ile maç dengeye geldi ilk periyotta Fenerbahçe farkı arada bir 8-9 sayıya çıkardıysada maçı koparamadı. Oyuncularda bir ölü toprağı vardı ki tam o sırada Kaptanın sportmenlik dışı faulü yetiştitakım uyandı. Bu faulden toplam 1 sayı zararlı çıktıktan sonra özellikle pota altında etkili olarak farkı çift hanelere getirdik. İlk yarı sonunda çok ilginç bir şekilde takımımızın oyunu bırakmasıyla kalan 4,5 saniyede çok komik bir üç sayı yedik. Ve soyunma odasına 9 sayı farkla gittik. İkinci yarıda aynı ilk periyot gibi başladı takım yine bir ileri iki geri oynuyordu fark 15 sayıya çıkıyordu ama bir türlü koparamıyorduk özellikle Antalya Belediyenin dış şutörleri farkı açmamıza bir türlü izin vermedi. Dikkatimi çeken asıl önEmli konu böyle bir maçta bile 5-6 tane Yugoslav faulu diye tabir edilen hücum kesici fauller yaptık. Bu sayı normale göre biraz fazla ki buda takımın hücumdan sonra geriye dönüşte sıkıntı yaşadığını gösteriyor. Ayrıca set hücumu oynayamıyoruz yani bireysel yetenekler iş başında takım gerçekten oyun içerisinde çok kopuk oynuyor. Ukiç ve Kinsey çok zor topları sayıya çevirmese baya bir zorlanırdık. Pota altında Oğuz basketbolu özlemiş gibi oynuyor ama neden bilmiyorum tam kendini bulacağı zaman kenara geliyor. Semih ise bir uzundan beklenmeyecek hareketler yapıyor dışarıda top alıp drive etmeye çalışıyor rakibin dış şutörlerine üçlük çizgisinin arkasında savunmaya gidiyor. Buda zaman zaman pota altından çok fazla sayı yememize neden oluyor. Öyle veya böyle bir maçı çevirdik özellikle son dakikalarda Emir ve Ukiç sorumluluk alarak krize girmemizi engelledi. Tanjeviç konusu ise sanırım hala bir muamma bazı duyumlara göre erken teşhis konulduğu için tedavisine burada devam edilecekmiş inşallah bu şekilde olurda Tanjeviç sağlığına kavuşur...

Bu kez her zamankinden daha fazla üzdün bizi


Geçmiş olsun

Böyle gitmemeliydin!!!


Fenerbahçenin Koraç Kupasında kılpayı elendiği, Efes Pilsen finalde Stafenal Milano ile karşılaşıyordu. Maçı televizyondan izlerken bir takımın başında Aydın Örs diğer takımın başında ufak tefek hareketli sinirli bağıran bir adam. Düşünüyorum diyorum ki bu oyuncular bu antrenöre nasıl sabrediyor. Oyuncularına attığı sayılardan sonra bile bağırıyor. Pozisyonları yaşayarak gösteriyor ne yapmlaarı gerektiğini. Pek dikkat etmesemde adının Tanjeviç olduğunu öğreniyorum. Diyorum şu iki takımın hocalarından biri keşke bizim takımımızın başında olsa.
Yıllar geçiyor önce Aydın hoca geçiyor takımın başına çok seviniyorum işte özlenen takım geri dönecek diyorum ve gerçektende Aydın hoca birkaç yılda takımı izlenir bir hale sokuyor. Sonrada şampiyonluklar geliyor.Bu arada bakıyorum Tanjeviç milli takımın başında. Yine seviyorum zamanında istediğim iki antrenör artık gözümüzün önünde her işini görüyoruz. Hemen ardından beklemediğimiz bir kararla Aydın hoca gidip yerine milli takım hocası Tanjeviç geliyor biraz suçluluk duyuyorum. Çok istediğim bir antrenör geliyor ama gidenede sanki ihanet edermiş gibi. Takım Tanjeviçle ileri gider gibi geliyor gözümün önüne önceleri biraz yalpalasada rayına oturuyor. Ama Aydın hocadan daha iyi bir takım izleyemiyoruz aynı şekilde milli takımda o şekilde bir iyi bir kötü gidiyor. Bugünlere kadar geçen zaman açık ve net görülüyor takım ileri gitmiyor hatta dahada geri gidiyor. Takımın kimyası ile Tanjeviç uymuyor ve gitmesi için herkes hem fikir durumda. Oyuncular istemiyor. Taraftar istemiyor. Bir şekilde gitmeli bu adam deniyor.

Ama bu şekilde olmamalıydı bu şekilde gitmemeliydin.Dün gece birkaç yerde takip ettim Tanjeviçin kolon kanseri olduğunu ama pek inanmadım. Bugün gazaetelere düşünce inandım ve öğrendiğime göre birkaç gün içinde hem Fenerbahçeyi hemde milli takımı bırakacakmış. Geçmiş olsun Tanjeviç umarım en kısa zamanda sağlığına kavuşursun....

18 Mart 2010 Perşembe

pick'n roll yapmak gol atmak kadar zor mudur ?


Bu uğursuz salonda dünkü Daçka maçından önce oynadığımız son maç olan Asvel maçından bu yana basketbol takımıyla ilgili yazmayı gereksiz bulmuştum. Zira o gün yaşanan, bir mağlubiyetten öte mevcut kadronun artık tükendiğinin açık bir işaretiydi. Artık kenar yönetimiyle köprüleri tamamen atmış, kaybetmeyi hiç umursamayan ve bir devrin sonuna gelindiğini bas bas bağıran bir oyuncu grubu vardı sahada. Bu kadar umursamaz bir gruba takım diyebilmek bile pek mümkün görünmüyordu.
Aylar sonra aynı salonda yine yine canlı izledik takımı. Küçük salonda benche bu kadar yakınken kadronun tükendiğini, koçla köprülerin artık bir daha asla biraraya gelmemek üzere atıldığını daha net görebiliyorsunuz.
Tamam kabul, Euroleague'den elendikten sonra tüm sezonun tek hedefi Efes'le oynanacak final serisi haline geliyorken bu maçlara konsantre olmak zor. Üstüne üstlük bu salon ve potalar yıllardır başa bela. Bir de sizi desteklemeye gelen taraftar sayısı neredeyse sahadaki oyuncu sayısıyla eşit durumda. Motivasyonu bir anda dip noktalara çekecek bu etkiler dışında koçunuz tüm maç boyunca hiç bir molada tek bir set dahi çizip koymuyor önünüze, kenar yönetiminizle kulüp yönetimi bu maçı hiç iplemiyor belli. Koçun maça gelmeyen yöneticilerden tek farkı fiziken o salonda olması. Ama bu varlık öylesine bir varlık ki, son molaya kadar taktik tahtası oturduğu koltuğun altında öylesine duruyor, bir kez olsun tutup iki çizik attırmıyor üzerine. Sadece son molada yardımcı hoca Ertuğrul yalandan bir tavırla tahtayı eline alıyor. Maçı kazanabilmek adına tek bir hamle, tek bir uyarı yapmaya dahi üşenen bir koçun yönettiği takımdan böylesine gazı kaçmış bir ortamda kazanma azmi göstermesini bekleyemiyorsunuz.
Dünkü maçı iplememe haline başka gerekçelerde bulabilirsiniz. Tanjeviç'in artık eleştirmenin bile gereksizleştiği rotasyon hızının oyuncuların ritm kazanmasını engelleyen, dolayısıyla tek tek her oyuncunun verimini düşüren bir faktör olduğunu söyleyebiliriz, yerel ligde takımın diğer takımlara karşı önemli bir üstünlüğü olan bölgede; uzun oyuncu rotasyonunda onlarla sert ve geliştirici mücadeleler içine girişecek uzun kadrosuna sahip takım sayısının çok az olması sebebiyle uzun oyuncuların kendilerini sınayıp, geliştirecek ortam bulamamalarını da düşünebiliriz.
Gerekçe bulmaya çalıştıkça zorlar, buluruz ama hiç bir gerekçe dünkü berbat oyunu açıklamaya yetmiyor. Basketbol mücadele ve fizik yeterliliğin, savunma direncinin sonuca yetenek, beceri üstünlüğü kadar etkileri olan bir oyun. Dolayısıyla kendinden daha dar ve yetersiz kadrolara karşı kaybetmek çok şaşırtıcı değil. Ama tüm maç boyunca hücumda ikili, üçlü oyunlarla ve yardımlaşmayla bulduğunuz sayıların toplamı 3 ü 4 ü geçmiyorsa, bu takımın kıtanın sayı bulmanın en zor olduğu ligde Euroleague'de 3 sezondur mücadele eden hatta turlar atlamış olan bir takım olduğuna inanmak gerçekten çok güç oluyor.
Maç bitiminde, Marko'yla takımın toplam kaç asist yaptığını konuştuk. 2-3 tane geldi aklımıza. Onların tümü de Preldziç'in hiç bir perdeleme yardımı almadan içeriye yaptığı penetreleri bitiren asistleriydi.
Maç sonrası yine Marko'nun yazısından öğrendim ki toplamda 9 asist yapmış takım. Berbat bir istatistik ama istatistikten de ötesi var. İstatistiğe geçen rakam 9 olsa da, sanırım bunların 3-4 tanesi hücümda şuursuzca top çevirirken, sıkışıp topu boşta gördüğü takım arkadaşına atan oyuncuya yazılmış asistlerdir. Şutu atan pası aldıktan sonra topu yere vurmadan şutunu atıyor ve sayıyı buluyorsa bu pas istatistiğe asist olarak geçiyor sonuç olarak.
Oysa tüm maç boyunca hiç bir hücumda yardımlaşma yoktu. Ne uzunların perdelemesi ne kısaların içeriye top indirmeye çalışması, ne de fast break organizasyonları.
Mahalle arasında tek pota maç çeviriyormuşcasına, topu eline alanın önündeki savunmacısını bire birle geçip sayı bulmaya çalışmasına dayanan çağdışı bir basketbol anlayışını icra etmekten utanmayan, lig sonuncusu karşısında madara olurken bu gidişe isyan etme gereği hissetmeyen bir kadronun ve sahadaki rezilliği tebessüm ederek karşılayıp tek bir kez olsun maça müdahale etmeyen bir koçun tükenişin, iflasın ve 3 sezon içerisinde taş gibi takımın pasta kreması kıvamına getirilişinin son perdesini oynadıkları garip bir maçtı dün oynanan.
Koskoca maçta tek bir pick'n roll yapılmadı mesela, uzunlar kısaları hiç perdelemeyle boşa çıkarmadılar. Tek bir hücum organizasyonu yoktu takımın.
Takımın koçu, ''bana kazan kaldırıyorsanız çıkın ne yapıyorsanız yapın'' der gibiydi, sahadaki oyuncular ise ne giydikleri formaya, ne oynadıkları oyuna ne de kendi kariyerlerine saygı bile duymuyor gibilerdi.
Üzücü olan 3 yıldır git gide artan bir bütçeye rağmen gelindi bu hale.
3 yıldır masallar anlatılıp göz göre göre sebeb olundu bu erezyona.
Avrupa'nın sayılı uzunları olacaklar denilen altın bir kuşak bir arpa boyu yol katedemeyip, bu takımın mevcut potansiyeliyle kendisi için esas mücadele alanı olan Euroleague'in sıradan oyuncuları haline geldiler.
Fazla lafa zaten gerek yok; 3 yıl önce rakiplerine kan işeten bir savunma direncine sahip olan sahaya yansıttığı karakteri direnç ve kazanma arzusu olan bir takımın Euroleague'de final four oynayacak bir takımın temellerini atıyoruz masallarıyla erezyona uğratılmaya başlanmasından 3 sezon sonra sezonun en önemli maçında Zalgiris Kaunas karşısına çıktığında o maçı kazanmaya çalışan tek oyuncusu takıma 1-2 gün önce katılmış olan Ukiç oluyorsa zaten sezona orada nokta konulmuş demektir.