28 Aralık 2011 Çarşamba

Top 16 Değerlendirmesi


Top 16 kuraları çekildi; Grubumuz ve Top 8 şansımız üzerine kısa bir değerlendirme yapma vakti.
Öncelikle; elbette gruptaki takımların gücü ve kalitesinden öte, takımımızın Top 8 şansını belirleyecek olan en önemli etkenin sezon başından bu yana her maç ya bir vites yükselten yada bir vites düşüren istikrarsız halinden sıyrılıp, kadro kalitesinin ve tecrübesinin hakkını veren karakterini her maç ortaya koyması olduğunu belirtmek gerekiyor.

Sezon başında, takımın 3 guardından birinin halen sakat, diğerinin sakatlığından dolayı fizik yetersizliği oluşu ve nihayet bir diğerinin ise henüz takıma alışamamasından kaynaklı hücum organizasyonlarında şuursuz ve bilinçsiz bir takım görüntüsü verilmesinden bahsettik.
Ama neredeyse sezon ortasına gelinmişken halen bu sorunun tam anlamıyla çözülememiş olmasını aynı sebeblerle açıklayamayız. Maç içerisinde takıma taktik tahtasıyla değil daha çok motivasyon katkısıyla müdahale etmeyi tarz edinen Spahija’nın 1,5 yıldır set çizmek ve çalıştırmak konularında da sınıfta kaldığı düşüncesindeyim.
Hücumda, EL standartları için dribling, pas ve penetre yetenekleriyle yaratıcılık konusunda hayli iyi seviyelerde sayılabilecek 4 oyuncuya (Ukiç – Curtis – Bogdanoviç - Emir) sahipken, halen takımın özellikle sete set hücumlarda pozisyon yaratma sıkıntısı çekip, birebir zorlamalarla potaya gitme çabasında olması sadece oyuncuların bireysel performans eksiklikleriyle, form düşüklükleriyle, fizik olarak hazır olmamalarıyla açıklanamaz.
Bu takım belli ki, hücum seti yaratma ve çalıştırma konusunda pek becerikli bir koçun elinde değil.
Bu takımın en önemli hücum silahının rakip savunmaya yerleşmeden hücum edebilmesi olduğunu biliyoruz. Ama rakip savunmaya yerleştiğinde, savunma dengesini bozacak oyunları oynayamayan bir takımın EL’de başarılı olabilmesi mümkün değil. Hızlı hücumu en iyi oynayan Maccabi’nin bile ilk 10-15 saniyede pozisyon bulup şutunu atamadığı zaman, oynadığı onlarca farklı hücum seti var. Zaten onları 2 yıldır EL’nin en iyi takımlarından birisi yapan özellik ellerindeki çok sayıda yetenekli oyuncunun herbirinin hep en verimli olabilecekleri pozisyonda şutunu bulabilmesi, takımın hep bu pozisyonları yaratabilecek hücum portföyü zenginliğini çalışarak yaratabilmiş olmasıdır.
Bence bizim açımızdan şu an en önemli eksiklik tamda bu noktada.
Zaman zaman, takımın penetre edip potaya gitme konusunda eksiklik yaşandığından bahsediliyor zaman zaman ise son yıllardan farklı olarak çok az dış şut kullanıldığından. Aslında hücumdaki iki sorunun da temelindeki sorun, hızlı hücuma çıkılamadığında durarak hücum eden anlayı yatıyor. Topsuz oyunda Ömer Onan dışında kısalar pozisyon bulmak için koşular yapmıyor, Bogdanoviç biraz daha hareketli olsa da Ukiç-Curtis-Emir hep topu bekleyen, topu eline alıp penetre etmeye çabalayan oyuncular. Oysa kısaların Ömer Onan gibi savunmacısını peşine takıp base line dan koşu yapıp, şut pozisyonu için fırsat aramadığı, uzunlarının kısalarla ikili oyunlara girmediği bir düzende penetre etmek, rakip savunmanın dengesini bozmadığı için duvara toslamak anlamına gelir. Penetreyi yapan oyuncunun bitirişinde hem pas hem şut opsiyonu yoksa o penetre kötü bir tercihdir. Ki top elinde olmayan oyuncular bu kadar hareketsiz olunca penetre eden oyuncunun ne uzunlara ne kısalara pasla hücumunu bitirme şansı pek kalmıyor. Takımın EL’deki asist istatistiklerindeki kötü ortalamanın ve yapılan asistlerin bir çoğunda Emir’in harika oyun görüşünün damgası oluşunun en önemli sebebi de budur.
Bu takım, TOP 16’dan ötesini görmek istiyorsa, hücum seti çalışmalı, penetre, dribling, asist yetenekleri olan yaratıcı oyuncularına Ömer Onan’ın topsuz koşularla pozisyon alma becerisini nasıl geliştirdiği örnek olmalı. Uzunlar hücumda sadece arkasını savunmaya yaslayıp, alçak postta top bekleme devirlerinin gerilerde kaldığının farkına varıp, hücumun her saniyesinde hareketli ve ikili oyunların içinde olmaları gerektiğinin farkına varmalı.
Bu noktada kafamızı kurcalayan önemli hadise; Spahija tarzı oyuna set çizerek müdahale etmeyen bir koça sahipken sahada koç gibi davranmaktan ziyade sadece çok yetenekli bir skorer kimliğini kendine uygun gören Ukiç’in bu takımın birinci guardı olması sorunudur.
Takımı değerlendirirken, hücumdaki eksiklere çok vurgu yaptık. Bu takımın savunmada iştahlı ve savaşçı ruhunun takımı üst tura taşıyacak en önemli silahı olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Ama bu sezon pota altında boyalı alanı kapatma becerisini gösteren Vidmar’ın savunma yaparken değil her gereksiz pozisyonda faul yapan savurganlığı devam ettiği, Gist’in savunma yapmaktan anladığı şeyin rakibe blok yapmak olduğu, Oğuz ve Kaya’nın güçsüz halleri devam ettiği sürece Top 16’da uzun savunmasında sıkıntı yaşamamız kaçınılmaz.
Gruptaki rakiplere gelirsek;
2. torbadan gelen PAO için bu sezon önceki sezonlara göre zayıf yorumuna mutlaka rastlayacağız. İnanmayınız; geçen sezon ilk tur maçlarından sonrada benzer yorumlara rastladık ama onlar tüm zamanların en fazla kazananı olan takımlarının kültürü ve en fazla kazanan koçlarının başarısını, EL’nin her daim kendi lehlerine olan hakem tavırlarıyla birleştirip şampiyon olmayı başarmışlardı. Düşük tempolu oyunun Avrupa’daki en başarılı temsilcisi oldukları tartışılmaz bir gerçek. Diamantidis gibi dominant ve her koşulda sakin kalmayı becerebilen bir oyun kurucu sayesinde her maçın her anında oyunun temposunu ve atmosferini kendi istedikleri düzeyde tutmayı başarabiliyorlar. Zaten onlar için başarının anahtarı tam da bu.
Diamantidis’in bu dominant karakterine rağmen, geçen yıl Barcelona deplasmanında henüz ilk periyotta 2. Faulünü alıp oyunun büyük bölümünde sahada yer almamasına rağmen o maçtan rakibi uyuta uyuta final four çıkartmış olmaları, Diamantidis gibi tüm takımın her maçın her anını istedikleri tempoda oynatma becerisini kazanmış olduğunun kanıtıydı. Onları alıştıkları düzeni maça hakim kılmaktan alıkoymak hiç kolay değil. Sadece Diamantidis değil, son 2 yıldır Diamantidis’le oynaya oynaya kendini aşan Nick Calathes, bir basketbol efsanesi Saras ve kısa boyuyla oyunbozan bir savunmacı olan top hırsızlığı konusunda sabıkalı Davis Logan’la çok dominant bir guard rotasyonuna sahipler.

3.torbadan EL’den çok Eurocup’ta görmeye alışkın olduğumuz geçen yılın Eurocup şampiyonu Unics Kazan geldi. Sezonun çıkış yapan ekiplerinden birisi oldukları doğru ama ilk tur gruplarında ligin bu sezon en zayıf iki takımı olan Prokom ve (üzülerek söylüyorum) U.Olimpija vardı. Bir diğer rakibi Galatasaray’ın EL’deki ilk sezonunu oynadığını düşünürsek bu çıkışa övgü düzmek konusunda temkinli davranmak gerekir.
Geçen yılın Eurocup kadrosuna önemli takviyeler yaparak EL’ye giriş yaptılar. Herhalde en önemli hamleleri Domercant gibi ritmini bulduğunda durdurulması çok güç bir hücum silahı olan ve yetenekleri kadar fizik gücüyle de rakip savunmaya zorluk çıkartan çok yönlü ve çok inatçı bir hücum gücünü kadrolarına katmış olmalarıydı. Domercant’ın bu sezon kendileri için çok kıymetli olan Siena deplasmanı galibiyetindeki katkısı müthişti. Onu durdurmak kolay değil.
Kazan’da koç Pashutin’in hücum planı öncelikle iyi bir savunmacı olan ama sayı opsiyonu fazla olmayan Samoylenko’yı topu getiren ve dağıtan oyuncu olarak kullanmak ve birebirde çok başarılı iki Amerikalı kısa Terrell Lydal ve Henry Domercant’la sayı bulmak üzerine kurulu. Domercant potaya yaklaşıp atmayı, Lydal içeriye doğru ilk adımı atıp sonra geriye çekilip şut atmayı daha çok seviyor. Her ikisi de sahadayken çok önemli bir hücum gücüne sahip oluyorlar. Bizim eski dost Lynn Greer bizdeki gibi orada da henüz ritmini bulamamış görünüyor. Yine de onun bir anda maçın seyrini değiştirecek hucüm hamleleri yapacak hücum potansiyelie sahip olduğunu biliyoruz. Kazan 1 ve 2 numaralardaki yetenek zengini oyunculara karşın 3 numarada daha sıradan ama yine de faydalı oyunculara sahip. Kelly McCarty maç içerisinde pek suya sabuna bulaşmaz görünen ama maç sonu istatistiklerine baktığınızda her şeyi biraz yapmış oyuncu olarak göze batar. 4 numarada eski Galatasaray’lı Mike Wilkinson şutör uzun olarak bize ters gelebilecek bir isim, Veremeenko ise hem hücumda pota altı oyunlarını iyi bilen hemde savaşçı kişiliğiyle ribauntlarda etkili olan bir oyuncu. Pivot pozisyonunda blok tehtidi güçlü bir ikilileri var. Jawai geçen yıl Partizan’da bu yıl Kazan’da gördüğümüz kadarıyla fiziğini kullanabildiği ölçüde pota altında etkili olabilen bir oyuncu. Potaya yaklaştırılmadığı sürece sorun yok, Aleksev Savresenko ise 2.15’lik bir oyuncuda olabilecek tüm defolara ve tüm ekstra özelliklere sahip.
Kazan özellikle iki skoreri Lydal ve Domercant’in omuzlarında yükselen bir takım. Özellikle EL’nin en uzak deplasmanında işler kolay olmayacaktır.
4. torbadan gelen rakibimiz için ne öngörülebilir bilmiyorum. Transferin en hareketli takımlarından biriyken yerel liglerinde hem Siena hem Cantu’nun gölgesinde kaldılar, EL’de hiçte beklenen başarıyı gösteremediler. Ama yine de acaba bu geniş ve yetenekli oyunculardan kurulu kadro Top 16’da patlama yapar mı düşüncesini taşımıyor değiliz. Koçları Scariolo’nun hatırı sayılır bir Eurocup kariyeri var ama EL kaderi toplama takımları adam etmeye çalışmak oldu. Gruplarda sadece 4 maç kazandılar, felaket kötü savunma yaptılar. Bir türlü oturmayan hücum düzenleri var. Daha fazla bir şey söylemeyelim. Scariolo bu takımı toparlayabilirse 4. Torbadan bu takımın gelmesine lanet okuruz. Ama zor.

15 Kasım 2011 Salı

Radyo Fenerbasket


Fenerbahçe basketbolunun hem tribünlerde hem de sosyal medyada sevilen ismi marko dün bloğundan bildirmişti; neozepron 'un fikri ve çabalarıyla önayak oldukları Radyo Fenerbasket projesinde sona gelindiğini.
Son rötuşlar bu gece yapılacak, yarın öbürgün Fenerbahçe basketbolu üzerine serbest düşünceler Radyo Fenerbasket'te olacak.
Takipte olunuz...

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Güneşli Pazartesi


Fenerbahçe'nin olduğu yerde umut tükenmez.
Kulübü saldırı altındayken, sporcuları şampiyonluk kazanmaya devam eder.

18 Haziran 2011 Cumartesi

Spormax'e Türkçe dersleri; Şampiyon


''Ulusal ve uluslararası bir yarışmada ilk dereceyi alan, birinci olan kimse veya takım, böke.''
Türk dil kurumu, şampiyon kelimesinin anlamını böyle açıklıyor.
Ama spormax ısrarla serinin iki şampiyonu var diyor.
Ribaundu aldık, malesef sayı oldu dediler, maç sonrası şampiyonun gerçek destanını değil ikincinin sözde destanını anlatıp durdular.
Siz kendinizi kandıradurun, bir yarışmada tek bir şampiyon olur. O da FENEBAHÇE'dir.
Koyduk mu Cimbom
Koyduk mu Spormax.

13 Haziran 2011 Pazartesi

Şampiyonluğa doğru


Seri öncesi Fenerbahçe cenahında sıklıkla duyduğumuz tahminler serinin 4-1 bitmesi üzerineydi. Abdi İpekçi'de 1 mağlubiyet, sert deplasman atmosferlerinde kendini kaybetme potansiyeline sahip takım için olasıydı, öyle de oldu...
Neyse ki, final serisinin boyunca yazdığımız gibi iki takım arasındaki kalite farkı Galatasaray açısından daha fazlasını yapmasına müsade etmeyecek ölçüde derin.
Galatasaray'ın takım olarak alışık olmadığı bir düzeye; final serisine ne mental ne de teknik olarak yeteri kadar hazırlanamadan çıkmadığını. Seri boyunca hep en kısır oldukları alanda, hücumda yenilikler denediler, en iyi yapabildikleri şeyin, rakibe baskı yaparak ve çok sert oynayarak rakibin hücumda seti kurmadan önce topu elinde çok fazla tutmasını dolayısıyla kötü top kullanmasını sağlamanın Fenerbahçe gibi önemli bir Euroleague tedrisatından geçmiş bir takım karşısında üst üste bir kaç maçta işe yaramayacağı belliydi.
Buna rağmen 3. maçta hem Fenerbahçe'yi bozabildiler hem de kendileri için sıradışı bir şekilde yüksek tempoda oynayarak ve çok atarak kazanmayı başardılar. Aslında seri öncesi Galatasaray cephesinde, 50-60 yıl öncesinin kadrosuna referansla yaratılan ''yenilmez armada'' temalı motivasyon bugünkü takımın final serisi için yetersiz olan kalite ve deneyim açığını kapatabilecek bir moral etki yaratamazdı. Yine de, Galatasaray'ın Oktay Mahmudi klasiğiyle yaratılan kolay kolay teslim olmayan karakteri Fenerbahçe tarafının dikkat etmesi gerekli en önemli meseleydi.
Galatasaray cephesinin artıları eksileri bi yana serinin kaderini Fenerbahçe tarafı belirliyor. 3. maçtaki dağınıklık, rakibe öldürücü darbenin vurulabileceği anlardaki ürkeklik 4. maçta yaşanmadı. Bu kez oyuncular kader anlarını hem soğukkanlı biçimde hem de yeteneklerine güvenerek oynadılar.
5. maçta bu kez maçı kazandıran soğukkanlılık değil, tamamen kendine güven ve rakibine üstünlüğünü hem tempoyu yükselterek hem her pozisyonda fiziksel temaslarda sertliğe sertlikle karşılık vermekten kaçınmadan hissettiren bir oyun kazandıracaktır. Yüksek tempoda yetenekleri, oyun zekası ve saha görüşü daha iyi olan, daha çabuk düşünüp, rakibin dengesini bozup pozisyon yaratma becerisi daha yüksek olan takım kazanacaktır.
Seri öncesinde ve seri boyunca bazen maçlar sırasında da bol bol Spahija'yı ve özellikle de Ukiç'i eleştirdik ama tüm takımın hakkını da verelim, sezon başından bu yana yaşanan sakatlıklara rağmen verdikleri mücadeleye saygı duyalım.
Önce Spahija'dan başlamalı. O elinde taktik tahtasıyla her pozisyonda adeta takımın oyun kurucusu gibi eli sahada olan bir hoca değil ondan bir Pini Gershon veya Pesiç performansı beklemek anlamsız. Takım 2 pozisyonda istediklerini yapamadığında takıma müdahale edip, tüm insiyatifi eline alarak istediği seti takıma mutlaka oynatacak bir hoca değil. Klasik Yugoslav disiplinine sahip ama çok kez sert olmasına rağmen her an müdahaleci değil. Molalarının bir çoğunda taktik tahtasını eline bile almaz, özellikle savunmada gevşemeye ya da rakip savunmanın dengesi bozulmadan atılan şutlara kızar ama kriz anlarında çok kez oyuncularına güvenir, takıma krize siz soktunuz siz çıkarın gibi bir tavırla yaklaşır takıma.
Sezon başından bu yana takıma aşıladığı kendine güven önemli, bu takım Barcelona, Olimpiakos deplasmanlarında hiç paniklemeden kazanırken Spahija'nın takım üzerinde yarattığı pozitif etkilerin rolü büyüktü. Ama bizler maçları seyrederken eğer işler kötüye gidiyorsa örneğin bir Pini Gershon görmek istiyoruz. Örneğin takım üst üste 5 hücumdan boş döndüğünde koç molayı aldığında sazı eline alsın, öyle bir hücum çizsinki mola sonrası ilk hücum sayıya dönsün, rahat bir nefes alalım diye düşünüyor oysa Spahija'nın tarzı bu değil onun müdahalesi daha çok oyuncularını kendine getirip, yenilemek ve maçı çevirecek iradeyi onların göstermesini beklemek oluyor. Koçun tarzı bu, alışmak lazım.
Takımın koçuyla birlikte beklentilerin en fazla yoğunlaştığı elemanı kuşkusuz 1. guardıdır. Transferiyle ilgili girişimi duyduğumuzda ''doğru iş'' yapılıyor demiştik. Hala da öyle düşünüyoruz. EL seviyesinde TOP 8'ler de oynayacak guard sayısı çok fazla değil, olanları da kadroya katabilmek eğer oyuncunun hocasıyla, takımla bir sorunu yoksa veya takımı bütçe kısıtlamasına gitmezse pek olanaklı olmuyor. Ukiç'ten daha yeteneklisini bulabilmek zor ama Ukiç'in bu seviyede bir takımın 1. guardı olmak konusundaki sıkıntıları yetenekleri değil. Onun en belirgin defosu, takım kötü giderken moralini, inancını yitiriyor oluşu. Ellerini iki yana açıp Spahija'ya dert yanmaya, sahada olup biteni şikayet etmeye başlıyorsa eğer tehlike var demektir. Oysa çok kez gördük ki, en zor maçlarda bile hem kendini hem de takımını tamir etme yeteneğine sahip. yeter ki iradesini sahaya koyabilsin. Haksızlık etmek istemem guard biraz da kışlada asker için söylendiği gibi olmalıdır, hani asker üşümez, yorulmaz, acıkmaz falan denir ya point guard için maç içerisinde bozulmaz, başı öne eğilmez, morali düşmez demek istemiyorum ama ukiç çok kez zor zamanlarda, takım dağılmışken gözlerinden ateş fışkıran bir guard dolayısıyla bir lider olamıyor. Oysa, sezon boyunca bazı maçlarda bileğindeki sakatlık yüzünden maç boyunca acıdan dişlerini sıkarak oynamak zorunda kalışına şahitlik ettik, savaşçı ve fedakar ruhunu biliyoruz. Belki de ne geçen sezon ne de bu sezon arkasında onu gerçek anlamda dinlendirecek bir yedeğinin olmaması da Roko'yu olumsuz yönde etkiliyor. Kader anlarında fiziksel anlamda yorgun ve tükenmiş halde sahada oluyor.
Şimdi 1. guarda laflar söyleyip Saras'ı es geçmek olmaz. Olmuyor, ne yapsa olmuyor, kariyeri boyunca hep en zor işleri yaptı ama artık yorulan vücut kafasındaki delice işleri yapmasına izin vermiyor. Neyse ki hem Ukiç hem de Saras kötüyken sahada takımın aklı olabilen ve takım arkadaşlarının bir kaç salise sonra yapacağı hareketi önceden sezip topu rakip savunmanın ölü bölgesine indirme becerisine sahip Emir git gide gelişiyor, o sahadayken takım sete set hücumda boş yere paslaşmak yerine rakip savunmanın dengesini bozacak penetreleri, ikili oyunları oynayabiliyor.
Toplu değerlendirmeyi şampiyonluk sonrası yaparız ama takım savunması açısından bir noktayı es geçmemek lazım. Galatasaray'ın Fenerbahçe'yi yenebilmesi ancak sıradışı işlerin olduğu bir maçta gerçekleşebiliyor, 3. maçta böyle oldu. Galatasaray bu sezon ilk kez 80 küsür sayı yemesine rağmen galip geldi. oysa 4. maçta Galatasaray'ın 48. sayısını bulduktan sonra ki 5 dakikaya bakın, rakip sadece faul çzigisinden 1 sayı buluyor. 3. maçın aksine Galatasaray kısaları bire birde rakibini geçince boş pozisyon bulamıyor, fenerbahçe takım savunmasının farkına varmış halde. Uzunlar ortayı kapatabiliyor, bire bir değil takım olarak hücum etmek zorunda kalan Galatasaray alışık olmadığı zorlukta bir savunma yardımlaşması karşısında hiç bir şey üretemiyor.
Fenerbahçe'yi bu sezon başarılı kılan en önemli taktik etken devreye giriyor, savunmada yardımlaşma üst düzeye çıkıyor ve savunmada sinir bozucu sayılar yemeyen Fenerbahçe hücumda saçmalamadan, doğru şutu yaratarak oynayıp kazanıyor.
Sezon boyunca bu takımın dengesi defalarca bozuldu, sakatlıklar sezon boyunca hocanın kafasındaki planları alt üst etti. Sezonun belki de en kritik dönemi olan, EL TOP 16'sındaki son 3 maçın oynandığı dönemde takım kadrosundaki 3-4 oyuncu kadrodaki gençler ve altyapı oyuncularıyla antrenman yaparak maçlara hazırlandı. Sezonun önemli bölümünde takımın yarıya yakını sakatlıklar sebebiyle doğru dürüst antrenman yapamadı. Tüm bunlara rağmen bu takım yarın lig şampiyonluğunu kazanmak üzere sahada olacak.

5 Haziran 2011 Pazar

Geri döndüler


Efes serisinde ''geri dönün'' başlığıyla yazmıştık; takımın final öncesi görüntüsünde sezon boyunca yaşanan sakatlıklarında etkisiyle fiziksel bir yıpranma, düşüş hatta dağınık ve rahat oyunlarla sonuca gitme hali sezilmiyor değildi. Ama önceki yıllarda olduğu gibi yine final serisinde vitesi birden yükseltecek bir takım yine agresifliği ve kazanma arzusuyla rakibi boğacak bir mücadele bekliyorduk. Yanılmadık. Son 5 sezonda ligde final oynayan takım yine aç yine saldırgan yine gözlerinden ateş çıkarcasına oynuyordu.
Geri dönmüşlerdi.
Seri öncesinde kaygılarımız yok değildi; her ne kadar Galatasaray'a oranla çok daha kaliteli ve daha da önemlisi üst düzey maç oynama becerisi yüksek oyunculardan kurulu bir takım olsak da, sezon boyunca yaşanan sakatlıklar takımın dengesini, koçun kafasındaki planları defalarca bozmuştu. Son olarak Kinsey'in haddinden fazla uzayan sakatlığı ve nihayetinde sezonu kapatması zaten sezon boyunca yaşına göre fazlaca yük çeken, efor sarfeden ve hayli fazla yıpranan Ömer Onan'ı alternatifsiz bırakıyordu. Sezon boyunca beklentilerin üzerinde bir hücum performansıyla muhteşem ekstra performanslar ortaya koyan kaptanın savunma yükünü azaltabilecek Kinsey'den yoksunluk bireysel performansını üzerinde baskı yokken ve tam sahada tempolu ve özgürce oynayabiliyorken arttırabilecek J.Johnson'u kamçılayabilirdi. Ayrıca Tutku'nun sahada olduğu sürece top aldırılmadan savunulması neredeyse Galatasaray'ın tüm hücum verimliliğini baltalamak anlamına gelirken bu yükü tamamen Ömer Onan'a yüklemek düşündürücüydü.
Ama ilk maçta Ömer işin o tarafını hiç düşünmeyin der gibi oynadı. 30 dk'ya yakın bir süre sahada kalıp, sezon asist ortalaması 4'ün üzerinde olan rakibin hücumdaki en kilit oyuncusu olan Tutku'ya top kullandırtmayı bırakın neredeyse top aldırmadan savunma yapıp sadece 2 asist yapabilmesine olanak veren Ömer bu savunma performansının üzerine bir de maçın en fazla sayı atan adamı oldu. Tutku'nun eline top değmeden edilen her hücum Galatasaray adına sezon boyunca oynanan basit ama disiplinli oyunun bu düzey için yeterli olmadığının kanıtı gibiydi.
Seri öncesi Galatasaray savunması, Mahmudi'nin sınırlı yetenekteki oyunculardan maksimum verim alan oyun planları, disiplini çok kez övüldü. Ama unutmamak gerekir, basketbol asla sadece bir savunma oyunu değil. Avrupa basketbolunda savunmaların sertliği arttıkça, sert ve kolay kolay açık vermeyen savunmalara karşı çabuk karar verip etkili hücumlar kullanabilen takımlar bir adım öne çıkıyor. Tomas'ın sertliğe karşı korakor hücum edişi, Emir'in muazzam saha görüşü, Ömer'in perdeden kurtulduğu anda potaya cesurca bakabiliyor oluşu, Saras'ın, Ukiç'in topla koşarken ve oyun kurarken bile rakipten hızlı oluşları, sadece toplamda 5 blok yaparak ve rakibe 8 ribaundluk bir üstünlük kurarak değil bu agresif savunma sonrasında her hücümu verimli kullanarakta rakibine üstünlük kuran Fenerbahçe'nin Euroleague takımı oluşunun farkını maç boyunca gördük.
Galatasaray bu sezon önemli işler yaptı, yadsımamak gerek. Ama iki takım arasında hakikaten ciddi bir kalite farkı var. Sadece savunma yapabiliyor olmak Fenerbahçe'nin bulunduğu düzeyde yeterli bir kalite değil. Kaldı ki, Fenerbahçe gibi hücum çeşitliliği müthiş bir takımı durdurabilmek henüz Galatasaray'ın becerebileceği bir iş de değil.

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Finale doğru


Üstüste 5. sezonda finale çıkmak güzel şey. Güzel güzel olmasına da, rakibin belli olmasına ve sonrasında final serisinin başlamasına en az 1 hafta süre varken beklemeye başlamak takım açısından sanıldığı kadar önemli bir avantaj yaratmayacak belki de.
Sezon boyunca alıştığı tempoyu kaybetmiş olan takımın dinlenmekten çok oynayıp hamlığını atması, tekrar forma girmesi gerekiyor gibi geliyor bana.
Efes'in sahada basketbol oynansa kaybedeceğine çoktan karar vermişcesine, ortalığı karıştırıp, gerginlikten istifade edip sürpriz yapma şansı aradığı bu garip maçta kazanırken yine yetersiz, yine bol bol hata yapan, yine sezon ortalarına dek görmeye alıştığımız ciddiyetinden ve istikrarından uzak bir takım vardı sahada.
Sezon başından bu yana takım olmayı becerememiş, tek çareyi ortalığı karıştırıp hakemleri etki altına alarak ve sertlikle rakibi sindirerek kazanma şansı arayan Efes'in savaşçı ama verimsiz basketbolu bu takımı 15 sayı öne geçtiği maçta bu kadar zorluyorsa bundan bir kaç ay önce Euroleague'de final four hedefleyen takımdaki başaşağı düşüşü görmemek olmaz.
Bu takım kendisinden bir kaç gömlek aşağısındaki Galatasaray'a da Banvit'e de final serisini vermez ama yine de 1 hafta belki de daha fazla maç yapmadan bekleyecek olmak takımın ve tek tek bir çok oyuncunun ritmini kaybettiği şu durumda tehlikeli.
İlk Efes maçına bakın, oyuna konsantrasyonu neredeyse tamamamen kaybolmuş, tempoyu yükseltmesi beklenirken değil takımı oynatmak kendisini maçın içine sokamayan Ukiç hayalkırıklığı yaratırken Saras takımın ihtiyacı olan hızlı oyunu sahada hakim kılmıştı. Bugün ise Saras'ın oyun aklı tamamamen kaybolurken Ukiç kritik anlarda doğru kararlar alabildi. İkisinin de bir final serisinde takımına liderlik yapacak hazırlıkta olmadıkları açık. Diğer oyuncular açısından da benzeri durumlar sözkonusu.
Sezon bu takım açısından çok yıpratıcı geçti, sezon boyunca olağandışı süreklilikte sakatlıklar sonucu yaşanan idman eksiklikleri ve fiziksel yıpranmanın üzerine, çok fazla inanılan Euroleague hedeflerinin tepetaklak oluşu özellikle yabancı oyuncularda ciddi anlamda bir boşlama yaratmışa benziyor.
Tabii unutmamak lazım, final serisi her zaman takıma vites arttırmayı, silkinip kendine gelmeyi zorunlu kılar ve bunu sağlar.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Geri dönün


Dün Efes maçının başlarında sanki futbol takımının şampiyonluğunun yarattığı rehavet ortamının etkileri var gibiydi. Beklmediğimiz bir tutukluk değildi bu. Uzun süredir takım ritmini kaybetmiş, sezon boyunca ortaya koyduğu iş disiplininden uzaklaşmış, dağınık ve rahat oyunlarla sonuca gitmeye çalışan bir görüntü içerisinde, savunma yeteneklerini ve kazanma arzusunu agresif bir görüntüyle sahaya yansıtmaktan uzak, kadro kalitesi ve deneyimi sayesinde maç kazanan bir takım vardı bir süredir.
Bu sezonki karakterini Euroleague umutlarının yanında bırakıp lige dönmüş bir görüntü zaten çiziliyordu.
Üst üste gelen sakatlıklar ve yoğun maç programının yarattığı fiziksel düşüşünde etkileriyle haklı olarak vites küçültülüp, aktif bir dinlenme sürecine geçilmiş gibiydi. Garipsememek lazım, oldukça yoğun ve gerilimli bir sezonu beklenmedik ölçüde can yakıcı, moral bozucu sakatlıklara rağmen hakkını vererek yaşadılar. Ligde play off'lar öncesinde biraz sakinleşip, rahatlamak doğruydu.
Dün, maçın başlarında halen yarı final ve final serilerinin gereği olan kazanma arzusu ve agresiflikten uzak bir görüntü çizildi, aslında skorda erken geri düşüş böyle bir tablonun ters yüz edilip, Fenerbahçe'nin kendi kimliğine dönüş sinyallerini vermeye başlaması için belki de gerekliydi. Öyle de oldu Fenerbahçe ancak fark açılmaya başlayınca ısrarla hücum özellikleri ve çemberden topu geçirme becerileri üst düzeyde olan 2 uzunu üzerinden hücum eden Efes karşısında sertleşmeye başladı. Takım savunmasında yardımlaşması ve konsantrasyonu çok iyi görünen rakibi karşısında tempoyu arttırma silahını kullanıp, Tomas'ın agresif penetreleriyle karşısındaki savunma duvarı delmeye cüret etti. Rakocevic'in oyuna girmesiyle birlikte bir süredir alamet-i farikası olan 1 e 1 savunmasında düşüş olan Ömer aslına dönüp, rakibini savunmasıyla boğmaya, takımını ateşlemeye kaldığı yerden devam etti.
Dün maç kazanılıp final için 2-0'la öne geçilerek dev bir adım atıldı, belki de finale çıkmak beklediğimizden kolay olacak. Hatta finalde karşılaşılacak takım, hakikaten bir Efes değil. Ama yine de tehlike sinyalleri yok değil.
Bir kere takımda genel anlamda bir yumuşama var, bu sezon yaşanan sakatlıklar sadece maçlara değil antrenmanlara da hep eksik çıkmayı beraberinde getirdi. Bu çok önemli bir handikap. Takımı biz sadece maçları oynarken görüyoruz ama takımın neredeyse tamamı sezon boyunca çoğu idmanı kaçıracak derecede sakattı. Dün sahanın en iyilerinden olan Tomas'ın ne kadar zorlandığını sık sık kenara gelip tedavi edildiğini gördük. Kaya'nın, Ömer'in, Saras'ın, Ukiç'in, Kinsey'in sezon boyunca sakatlıklarına rağmen tam anlamıyla kendilerine toparlayamadan oynamak zorunda kaldıklarını gördük, doğal olarak bu durum şu anki fiziksel yetersizlikleri doğurdu.
Sezon boyunca ritmini bulacaklar dediğimiz oyuncular halen belli bir standartı yakalayamadılar. Lavrinovic halen yok, Tomas gibi hücumda kavga ederek oynamaya çalışan bir adam ağır işleri yapıyor ama tam anlamıyla ritmini bulduğunu söylemek zor. Kinsey'in sürekli sakatlığı tam bir baş ağrısı, Ömer'in savunmada düşük vitese geçtiği zamanlarda ondan başka ön alanda baskı yapacak oyuncu kalmıyor, Emir artık bu takımın skor lideri olabilmeli ama bazen hiç yok.
Ve Ukiç; Spahija ile birlikte önemli bir değişim geçirip bir lider gibi oynayabildiğinden, tempoyu ayarlayıp, oyunun kaderini çizme iradesini göstermeye başlayabildiğinden bahsediyorduk ama kötü başlayan maçlarda morali bozulup, oyundan düşen ilk oyuncu olması düşündürücü. O takımın birinci guardı ama işleri düzeltmeye soyunmuyor,işler düzelince o da iyi oynamaya başlıyor.
Dün Saras'lı takım tempoyu yükseltip, momentumu ele geçirirken Ukiç oyuna her girdiğinde garip bir kendine güvensizlikle tempoyu Efes'in belirlemesine izin verdi. Yeteneklerinden şüphemiz yok zaten maç sonunda rakibe son darbe vurulurken onun neler yaptığını gördük ama o bölümde takımın ihtiyacı olan tempoyu o deği Saras hayata geçiriyordu.
Uzunların savunmada adeta dökülüyor olması da başka bir sorun. Oğuz hala ham. Lavrinovic henüz iyi niyetin ötesine geçebilmiş değil, Kinsey sakat olmasa kadroda yer alamayacak olan May kader anlarında pota altında rakibe gözdağı veren isim oluyor.
Tüm bunlara rağmen, Spahija hamlaşan takımı molalarda toparlamaya çalışıyor, Saras önce tempo ve agresiflikle uyuyan takımı uyandırıyor sonrasında takım 4 kısaya dönünce karşısında 2 uzunla oynayan takımın dip çizgileri boş bırakmasını fırsat bilip hücumda topları oraya indirip rakibi çökertiyor, karşısında Rakoçeviç'i gören Ömer sahaların kralı hücumcular değil savunmacılardır diyerek kendine geliyor, May çok değerli ekstra katkılar veriyor, Tomas duvar deler gibi hücum ediyor ve Ukiç son anda sahneye çıkıp herşeyi bitiriyor.
Fenerbahçe bu ligin en iyi, en kaliteli ve kazanmayı en iyi bilen ekibi.
Tek ihtiyacı olan tekrar dirilip, sezon başındaki görüntüsüne ve karakterine geri dönmesi.

8 Mayıs 2011 Pazar

En iyi takımla en keyifli takımın finali



Sezon boyunca bu sezonun en önemli şampiyonluk adayları olarak gösterilen Barcelona ve Olimpiakos'tan yoksun final four'da finale saatler kala kısa bir değerlendirme yapalım.
Önce PANA; takım sporlarında istikrarın, kazanma geleneğine sahip olmanın, sabırla çalışmanın önemini bir kez daha göstererek finale dek geldiler. Sezon başında Euroleague seviyesinde yerleri kolay kolay dolmayacak 2 yıldız oyuncusunu kaybeden, hedefledikleri şampiyonluk için oldukça sıradan bir kadroya sahip oldukları düşünülen, yaşanılan sakatlıkların da etkisiyle ilk tur gruplarından dahi zorlukla çıkan Yunan temsilcisinin DNA'sında kazanmak için gerekli her şeyin varolduğunu bir kez daha anladık.
Avrupa'da son 20 yılın kuşkusuz en başarılı takımı onlar ve yine Euroleague tarihinin en fazla kazanan hocasına sahipler. Bu süre içerisinde Avrupa basketbolunda savunmanın öneminin artması ve sertlik kavramının basketbol lügatına girmesiyle beraber Avrupa'nın en iyi savunma yapan takımı olarak koşullar ne olursa olsun, her daim zirveye oynadılar ve çok kez kazandılar.
Sezon başında Spanoulis gibi Avrupa'nın en yetenekli ve yaratıcı kısalarından bir tanesini kaybettiler, yerini zaman zaman EL seviyesinde bugüne dek pek fazla verim alamadıkları Drew Nicholas'la zaman zaman makine düzeninde işleyen Siena'nın önemli parçalarındayken PANA'ya transfer olan savaşçı, iyi bir takım oyuncusu, ceza şutlarının adamı olan ama Spanoulis gibi yaratıcı olmaktan çok uzak kalan Sato'yla doldurmaya çalıştılar. Avrupa'nın en güçlü, durdurulması en zor pivotlarından Pekovic'i kaybettiler, yerini doldurmaya çalışan Maric ve Voigioukas asla onun gibi pota altını tek başına dağıtacak etkinliği gösteremediler ama yine de bugün final oynayacaklar.
PANA'nın yıllardan beri en önemli özelliği oyunu düşük tempoda, sete sete oynamadaki becerileri. Sert savunmayla rakibi yıldıran, EL'nin kuşkusuz en iyi savunmacısı Diamantidis'le rakibin temposunu düşürüp, guardına öldürücü baskı yaparak oyun planlarını sabote eden, 40 dakika boyunca oyundan hiç düşmemeyi beceren, kader dakikalarını yine Diamantidi önderliğinde sakinlikle ve en efektif biçimde oynayabilen bu takımın kaybetmesi her zaman güç olmuştur.
bu sezonki görüntüleri sezon başından 8'li finallere gelene dek vasat seviyedeyken, Barcelona'yı kendi evinde oynanacak F4'ten ederlerkenki dirençli oyunları parmak ısırtan cinstendi.
Hele son maçta, takımın neredeyse herşeyi olan Diamantidis'in henüz 2. dakikada 2 faulle kenara gelmesi ve oyunun büyük bölümünde EL'de şampiyonluğa oynayacak hiç bir takımın kadrosunda düşünmeyeceği Nick Calathes'e emanet etmesine karşın Diamantidis'siz dakikalarda teslim bayrağını çekmemek için takım halinde direnen ve sonunda kazanan takım imrenilecek bir karaktere sahip.
Diamantidis ve Batiste'yi çıkarttığınızda bu oyuncu PANA'yı şampiyon yapar diyemiyorsunuz ama her biri takımı takım yapan unsurların arasında yer alıyor. Finalde maccabi yaratıcı oyuncularının fazlalığıyla rakibine üstünlük kurmaya çalışacaktır ama PANA takım olarak daha dirençli ve yenilmesi daha güç olan bir takım.
Onlar için kilit nokta, tempolu oyununa güvenen Maccabi'yi sete set oyuna mahkum edebilmekte.
Maccabi ise önemli bir değişim sürecine girdi. 2006'dan bu yana F4'ün uzağında kalıyorlar. Her daim önemli bütçelerle harika takımlar kurmalarına ve saha dışını da iyi yönetmelerine rağmen PANA kadar bu seviyeleri oynama becerileri ve deneyimleri yok. Yine de sezonun en başarılı ekiplerinden bir tanesi oldular. Bu sezon belki de Euroleague'in seyir keyfi en yüksek takımı onlar ama PANA'nın sezon boyunca sergiledikleri tempolu oyuna ve açık alanda yetenekli, yaratıcı, skor gücü yüksek kısalarının oyunu domine etmelerine kolay kolay izin vermeyeceği açık. Bu durumda Perkins'siz Pargo'nun çok sert ve konsantrasyonu yüksek savunma karşısında ne derece sabırla hücum edip takımını yönetebileceği ve yedeksiz durumundayken maçın ne kadar süresinde diri kalabileceği önemli. Ayrıca hızlı hücum edemedikçe Sofo dışında tam anlamıyla bir pivota sahip olmayan takımın pota altı savaşında PANA'ya yenik düşeceğini düşünmekte yanlış olmaz.
Gönlümüzün PANA'dan yana olduğunu söylemeden geçmeyelim.

27 Mart 2011 Pazar

Gidin artık

Galatasaray'lı olmasına rağmen yıllardır kız basketbol takımımızda görevli olan, yıllardır krizsiz, kavgasız, dövüşsüz bir sezon yaşamayan şubede her skandalda adı geçen, kapıdan kovulup bacadan içeri zorla sokulan, Fenerbahçe'yi bilmeyen hatta sevmeyen, Fenerbahçe'li sporcu nasıl davranmalı bundan bihaber olan, bizimle duygu, görgü, tarih birliğine sahip olmayan, yaşanan onca krizde bir kez olsun vakur bir tavır sergileyememiş, kumpasçı, dedikoducu manejer artık çeksin gitsin. Bir Galatasaray'lı olarak bu kulübe verdiği zararlar artık yeter. Bu şubede bir oyuncu twitterında koçu için ırkçı tanımını kullanma cüretini nasıl gösterebilir ? Bir oyuncu antrenman sırasında başka bir oyuncuyu nasıl dövebilir ? Dünyanın en iyi oyuncularından birisi arkadaşına yapılan haksızlıklardan sonra takımı terk edip giderken bu skandalda kendinizde nasıl hiç suç bulmazsınız ? Ve bunların hepsi sadece 1-2 ay içerisinde yaşanırken, size hesap soran yok diye kendinizi rahat mı hissediyorsunuz ? Hacettepe skandalı ortaya çıkınca aklandığınızı mı zannediyorsunuz ? Fenerbahçe'de görevli olmak milyonlarca fenerbahçe sevdalısına hizmetle yükümlü olmaktır, bunu size kimse söylemedi mi ? Bu klübün tarihinde, bir oyuncunun hocası hakkında ortalıkta faşist suçlamasıyla dolaşması utancıda yaşanacakmış. Bunu da gördük. Angel bir daha bu takımın formasını giyerse, bu cıvık ortamı yaratanlar hala görevde kalmaya devam ederse, akp torpilli manejeri kovarsak hükümetle ilişkilerimiz acaba ne olur diye düşünülmeye devam edilirse utancımız, öfkemiz katlanarak artar. Ama kimin umurunda. Bu klüpte Fenerbahçe'yi Fenerbahçe yapan değerlerin gün geçtikçe tüketiliyor oluşundan rahatsız olan kaç kişi kaldı acaba.

21 Mart 2011 Pazartesi

Rezillikler Sinsilesi


Son 3 sezonda ülke içinde 2 şampiyonluk dahası kulüp tarihinin en önemli başarıları arasında sayılan Avrupa'nın 1 numaralı kupasında bir final bir de yarı final başarılarını bize yaşatmış olanların hiç birisinin emeklerine saygısızlık yapılamaz.

Doğru ve sabırlı bir yapılanmanın sonucunda müthiş bir sinerjiyle hakikaten hayalleri gerçeğe çevirebilen bir takım yaratıldı.Fenerbahçe'yle dolu ömrümüzün en heyecanlı günlerini yaşattılar bize.

Böyle övgü dolu sözler sözkonusu olunca, bu lafların hedefine ilk planda yöneticileri değil formayı giyip sahada bizzat ter akıtanları koymayı adet edinmişlerden olduğumuz için bu güne dek hep voleybolcu kızlarımızı taktir ettik ama yine de bu müthiş yükselişte oyuncular dışında emeği geçenlerin özellikle de M.Ali Aydınlar'ın bu blogda zaman zaman hakkını teslim ettik. Bir parçası olduğu Fenerbahçe yönetim kurulunun kulübün her şubesine her kurumuna yerleştirdiği sevgisiz ortamın aksine kız voleybol takımının bu kulübün bünyesindeki her unsura okutulması gereken bir ders niteliğindeki ortamının yaratılmasında onun emeklerini yok saymak olmaz. Olmaz ama, hafta sonu yaşanan ve nedense pek kimsenin dikkatini çekmeyen rezilliklerin de açıklaması olamaz.

Kendi organize ettiğin Avrupa şampiyonası dörtlü finalinde kadro olarak en güçlü ekip olmana rağmen 3. olmak değil bahsettiğim. Kızların canı sağolsun. Ama hem bu sonuçta payı olan hem de o salonu rakipler için cehenneme çevirmek varken sirke döndüren cıvıklıklara da sözümüz var. Her şey bir kenara, salonun iki başında duran o kocaman skorboardlarda yazan FBACIBADEM yazısının bir izahı olamaz. Fenerbahçe isminin bir sponsorla birlikte anılmasını çoktan geçtik ama Fenerbahçe Ülker, Fenerbahçe Acıbadem demek yerine FBUlker, FBAcıbadem ergen zırvalıklarına sanal ortamlarda patlayan Fenerbahçe taraftarının bizzat kendi kulübü ve sponsoru tarafından düzenlenen Avrupa'nın kulüpler bazındaki en önemli organizasyonunda takımının ismini bu şekilde tabelaya yazmasına ses çıkarmayışı geldiğimiz noktanın bir özetidir herhalde.

Bugünlere bu sponsorla geldik, sponsor desteği olmasa şimdi Nilüfer Belediye'yle aynı seviyede bir takım olurduk diyenler olacaktır. O halde gidin her sezon daha iyi takım kuran şirketlerin takımlarını destekleyin. Hiç bir sponsor Fenerbahçe'ye verdikleri hizmetler ne olursa olsun Fenerbahçe adını hiçe sayıp FB şeklinde kısaltarak kendi adını koca koca yazamaz oraya. Kazanılan başarılardaki payı ne olursa olsun...

Tek başına bu rezillik bile yeterli ama rezilliğe doymayan bir organizasyon vardı hafta sonunda. İlk gün maçlarına gitmedik, haliyle salondaki atmosferin uzağında kalarak sahada yaşananları tam olarak algılayabilmek pek mümkün değil. Ama 2. gün salona girdiğimiz andan itibaren ilk günkü V.G.S.T.T yenilgisinde organizasyon adına yaşanan cıvıklıkların nasıl bir payı olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu takımın, geride bıraktığımız 5 sene içerisinde 2. ligden çıkıp Dünya şampiyonu olma seviyesine yükselten değerleri hiçe sayan bir anlayışla tamamen rakiplerle dalga geçme üzerine kurulmuş bir kumpanya hazırlanmış.

Rakip hata yaptığında eşek osuruğuna benzeyen bir ses çıkartmaktan tutun da, Fenerbahçe öne geçtiğinde rakiple dalga geçen anonslara kadar... Zaten son 10 yılda yaratılan başarı şımarığı taraftar profilinin bir sonucu olarak Avrupa şampiyonluğunu garanti olarak gören diğer takımları oraya formalite maçları oynamaya gelmiş ilan eden şımarak tutumların V.G.S.T.T'li oyuncuları maça haddinden fazla motive ettiği ortada. Bir de hata yaptığında rakiple dalga geçen DJ'in çığrışlarını duyup da canını dişine takmayan oyuncu olmaz sahada. Rakibi bozmak üzerine değil aksine onu diriltmek için kurgulanmış ve şımarıkça sahnelenen bir kumpanya vardı sahada ve kendi evimizde düzenlenen final four'un kaybedilmesinde bu yanlışın payı büyüktü.

Kendi evinde düzenlediğin final four'un biletlerini sosyeteye dağıtıp, rakip üzerinde baskı kuracak orayı cehenneme çevirecek organizayonlar yerine maç sırasında ortalığı şenlik yerine çevirecek şımarıklıklar yaparsan maç sonunda cenaze evinde bulursun kendini. Skor tabelasına Fenerbahçe ismini tam olarak yazmayan, buna ses çıkartmayan bir camiaya dönüştük, Avrupa şampiyonluğu kazansak ne olur. Bu rezilliklere rağmen giydikleri formayı en iyi biçimde temsil etmeye çabalayan sarı meleklerin emeklerine sağlık. Bu ayıplar onların başarılarını gölgeleyemez.

3 Şubat 2011 Perşembe

Emir'den sonrası


Bizim grupta sonucunu merakla beklediğimiz maçta Olimpiakos-Valencia'yı rahat geçmiş, maçın sadece özetlerini seyrettiğimiz için hakkında fazla laf etmek anlamsız ama ilgi çekici bir istatistik var maçta.
Valencia'da bu sezon özellikle Tomas Kelati'nin takımdan ayrılışıyla doğan boşluğu en iyi biçimde dolduran kritik şutların adamı Rafa Martinez'in sadece 7 şut kullanıp 0 çekmesini geçen hafta Sinan Erdem'deki maçın son saniyesinde Emir'den yediği 2'si bir arada tadındaki blokların yarattığı sarsıcı etkiye mi bağlamalı bilemiyorum ama hem kullandığı şut sayısı hem de 0 sayı çekmesi şaşırtıcı.
Euroleague'de bu sezon, dünkü maça kadar her maçta sayı atarak, 11 sayı ortalaması tutturan Rafa Atina'da kendi adına sezonun en kötü performansını sergilemiş.

28 Ocak 2011 Cuma

Attığıyla olmasa da tuttuğuyla kazandırır

Nicedir bu çocuğun yüzünü gülerken görememiştik.
Martinez'e peşpeşe 2 blok yapıp maça noktayı koyup, maç boyunca sergilediği yürekli mücadelesinin ödülünü kendi elleriyle kazanınca sezon başından beri yüzüne yerleşen o gergin ve özgüvenini yitirmiş halinden sıyrıldı.
Bu çocuğa güvenmek, kendisine güvenildiğini hissettirmek gerekli.

Marko'nun asistiyle Valencia maçı değerlendirmesi

Marko şu yazısının sonunda bize asisti yapmış.

Marko’nun yazısının sonunda verdiği Saras’vari asisti değerlendirmeyip yazmasak olmazdı.

Pesic sonrası Valencia’dan çekinmek gerektiğini defalarca söylemiştik. Maç boyunca hep geriden gelen, defalarca deplasmanda oynayan takımlar için kapatılması zor olan farkların eşiğine gelen ama her seferinde dönmeyi başaran inatçı bir takım Valencia.

Maç boyunca, sürekli olarak geriden gelip, farkın kapatılması güç seviyelere çıkma korkusunu yaşadılar ama her seferinde hep eşikten dönüp Fenerbahçe’yi strese sokmayı başardılar. Takımını neredeyse sahanın içine girerek idare eden ve her an takımın üzerinde etkisini ve otoritesini hissettiren koç tipinin en iyi temsilcilerinden Pesic’in inatçı karakteri artık Valencia’nın en önemli silahı olmuş durumda.

Dün Fenerbahçe TOP 8 yolunda hayati bir galibiyet aldı, Valencia’nın en az Olimpiakos kadar önemli bir rakip olduğunu bilenler açısından şaşırtıcı olmayan bir gerginlik ve sertlik düzeyi vardı maçta. Bir kez daha gördük; bu ligde F4 tahminlerini yapmak için takımların ilk tur grup maçlarındaki performanslarına bakmak yeterli olmuyor. Huninin ucu daraldıkça suyun hızı azalıyor. Daha sert, daha zor maçlara dünkünden daha gergin atmosferlere alışmak lazım. Dün Rafa Martinez’in dünyasını karartan Emir’in sihirli blokları her zaman gelmeyebilir, maç boyu önde götürdüğün karşılaşmayı sadece 2-3 dakikalık konsantrasyon kaybıyla kaybedebilirsin.

Fenerbahçe yönetimi işinin ehli sosyologlarla bir çalışma yürütsün, bu takımın bu sezon oyuncusuyla, teknik kadrosuyla işini ciddiye alışı üzerine kafa yorsunlar kulübün her şubesi, her kademesine örnek ders olarak okutulacak sonuçlar çıkartsınlar. Disiplin denen olgunun asık suratla, tehditle, zorlamayla sağlananı değil güleryüzle, öğreticilikle, katılımcılıkla, sevgiyle ve görev bilincini aşılamakla sağlananının makbul olduğunu görüp bunu kulübün her kademesine anlatsınlar. Neyse ütopik dünyamızın bir ürünü olan bu öneriyi bir kenara bırakıp maça geçelim.

Vidmar sonrası bu takımın pota altının sertliğini kaybettiğinden defalarca bahsedildi. Fenerbahçe basketbol takımını izleyen herkesin gözüne batan bir gerçek bu. Bu sorun, gün geçtikçe sertleşecek Euroleague arenası için grup maçlarında olduğundan daha fazla dert yaratacaktır. Valencia defalarca boynuna geçirilen ilmiği çıkartıp atarken Fenerbahçe’nin bu zaafından fazlaca faydalandılar. Bir kere takımın tüm unsurları gibi pota altı oyuncuları da sınırlarını zorlayarak mücadele ediyorlar ama savunmadaki yardımlaşma çabalarının sonucunda pozisyon alma ve rakip uzunlarla itiş kakışta sorunlar yaşayıp rakibin kaçırdığı şutlardan sonra rakibe bir şans daha veriyorlar. Dün alınan 8 hücum ribaunduna karşılık rakibe 18 ribaund verilmiş. Bu rakibe kendinden 10 kere daha fazla hücum etme şansı vermek anlamına geliyor. Savunma motivasyonunu darmadağın edebilecek bir defo, neyseki kolay kolay konsantrasyonunu kaybetmeyen bir takım bizimki.

Bizimkiler, sadece haddinden fazla hücum ribauntu vermekle kalmadı dün çoğunluklu rakibin savunma dengesini bozmakta zorluk çekti. Maç boyunca; Kaya’nın 0 sayı çektiğini, Darjus’un sadece 1, Oğuz’un ise 2 isabetli şut kaydedebildiğini unutmamalı. Rakibin savunma dengelerini bozamadığın sürece uzunlarını etkili biçimde kullanmak pek mümkün olmuyor. Uzuna top indirmek çözüm değil, savunmada fiziksel mücadeleye ne kadar çok göz yumulursa içeri gömülmüş savunma karşısında pivot pozisyonunda arkası dönük oynayan ve gelen yardımlarla tahkim edilen savunma arasında boğulan uzunların işi zorlaşıyor, tek çare uzunun tek başına oynamasını değil kısalarla ikili oyunlar yapmasını ve dengesi bozulan savunmalara karşı hareketli haldeyken topu kullanmasını sağlamak. Dün bu genellikle yapılamadı, uzunlar ribaundlarda olduğu gibi hücumda da etkisiz kaldılar.

Valencia iyi takım, inatçılar, hücuma çabuk çıkabilen, topu paylaşabilen, içeriye penetre edip pozisyon yaratmadan hücum kullanmayan bir takım. Pota altında hem sert hem yaratıcılar ama maçın son hücumunda oyunu akıllıca kuramayan Omar Cook bu takımın genel kalite dengesinin altında kalıyor.

Kinsey’in yokluğu De Colo ve Rafa Martinez gibi iki tehlikeli kısa oyuncuya sahip Valencia’nın işine yaradı. Ömer Onan 5 faulle kenara geldiğinde 30 dakikadan fazla süre alıp haddinden fazla yıpranmıştı diğer yandan kendi şutunu yaratabilen, ekmeğini taştan çıkaran Tomas ve Emir ikilisinin bu kez ikisinin birden faydalı oynamaları önemliydi. Özellikle Emir, artık yorgunluktan dili dışarı çıkmışken önce hücumda yanlış tercih yapıp dönen pozisyonda Savanovic’i takip edecek takati kalmayınca Sırp forvetin boş turnike atışını izleyince Spahija’dan kuvvetlice bir fırça yedi ama Valencia’nın sert ve yardımlaşmalı savunmasını darmadağın eden penetreleri pek kıymetliydi ayrıca Spahija geldiğinden beri insiyatif almakta tutukluk yaşayan Emir’in artık yavaş yavaş bu takımın temel direklerinden birisi olduğunu fark edip, fark ettirmeye başladı gibi görünüyor.

Sadece 2 sayı farkla olsa da kazanmak önemliydi.

Fenerbahçe’nin gevşeyeceğinden korkmak anlamsız, ciddiyetle yollarına devam edeceklerdir. Gruptan çıkmak dışında sıralamada 1. Sırayı alıp, Top 8 eşleşmesinde evsahibi avantajını elde etmeyi konuşmak lazım. Ama Olimpiakos gibi Valencia’nın da halen gruptan çıkma şansının en az bizimki kadar diri olduğunu unutmamak lazım.

26 Ocak 2011 Çarşamba

TOP 16 2. maçlar; Zalgiris-Olimpiakos


Bizim grubun ilk haftasının iki kaybedeni için stresi bol maç.
Zalgiris açısından İspanya deplasmanında kazanmak mutlak değildi ama Olimpiakos kendi sahasında Fenerbahçe karşısında yenilmeyi hiç ummuyordu.
Olimpiakos cephesi extra bir mağlubiyet aldığını düşünerek Litvanya deplasmanında mutlaka kazanmk zorunda hissederek çıkacaktır maça.
Sezon başında mali sorunlarla boğuşmasına karşın kadrosunu dağıtmamayı başaran Zalgiris doping testi pozitif çıkan Salenga'yı ve hedef yükselten Mirza Begic'i kaybederken CSKA'dan 2.20'lik Boban Marjanovic'i aldı. Marjanovic kendisinden beklentileri bir türlü karşılayamamış bir pivot, kalburüstü bir hücumcu ama savunmadaki hareketsizliği ve fiziksel dezavantajları sebebiyle yardıma hiç gidemiyor, büyük sorun yaratıyor. Olimpiakos affetmez bunları.
Son yılların balonları Kalneitis ve Delininkaitis iyi guard olamadılar, olamayacaklar gibi görünüyor. Olimpiakos'un en büyük gücü oyunun tüm gidişatını belirleyecek dominant guardlara sahip olmakken onları bu ikiliyle karşılamak zorunda kalan Zalgiris'in işi çok zor.
Tabii unutmamak lazım; Kaunas deplasmanı her daim zordur, Olimpiakos'un en önemli silahları tedosic ve Spanoulis maç zora girerse oyun takımlarının oyun aklını kaybetmesine sebeb olabilirler.
Bizim açımızdan da önemli maç, olaki Olimpiakos kaybeder o zaman grup liderliği dolayısıyla F4 daha somut bir hedef olarak belirir zihnimizde.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Altı üstü 70


Valencia'nın kendi evinde Efes Pilsen'i 62-59 yendiği maç bence Euroleague standartlarının altında ve zevksiz bir oyuna sahne olmuştu. Bu maç aynı zamanda Valencia'nın Euroleague'de bu sezon 70 sayının altında atıp kazandığı tek maç olmuş.
70'in altında attığında kaybeden üstünde attığında kazanan Valencia, savunma direnci açısından 70 sayı yemeyi psikolojik sınır olarak gören Fenerbahçe'ye karşı.
Fenerbahçe'den Olimpiakos galibiyeti sonrası beklentiler artacaktır. Salonu dolduran seyirci çabucak vurup geçmesini isteyebilecektir takımın.
Neyse ki, takım çabucak havaya girip kendisini bugünlere getiren düzeninin dışına çıkmayacak kadar ciddiyetle işini yapan karakterde oyunculara ve teknik ekibe sahip.
Attırma kazan.

Valencia maçı


Değerlendirme için biraz erken ama hafiften havasına girelim maçın.
Olimpiakos'u deplasmanda deviren takım için Valencia rakip mi demeyin. Perşembe günü, şu an Avrupa'nın en formda ekiplerinden birisi karşısına çıkacağız.
Valencia'yı Pesiç öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak lazım. geçen yıl Spahija yönetiminde Eurocup şampiyonu olduktan sonra hem koçunu hem de genellikle ilk 5 başlayan 3 oyuncusunu kaybeden Valencia, sezona da berbat bir giriş yaptı.
Ancak onlar için Pesiç'in takıma getirilişi sonrası karanlıktan aydınlığa keskin bir geçiş oldu.
Aralık ayı boyunca ACB ve Euroleague'de oynadıkları 8 maçın 7'sini kazanıp sadece CSKA'ya kaybederken Ocak ayı içerisinde de Estudiantes yenilgisine rağmen çıkışını sürdürmeyi başardı.
Valencia için şöyle bir değerlendirme yapmak yanlış olmaz gibi.
Eğer Valencia koçu kadar takımsa hayli zor bir rakip ama eğer gücü oyun kurucusu kadarsa bu gruptan çıkmaları hayal.
Pesiç, berbat durumdaki takımı toparladı, takımına özgüven ve kazanma becerisi aşıladı, Valencia'nın savunma direnci onunla birlikte arttı. Ama Pesiç'in kısa sürede takımına katettirdiği yol takımın hücum kalitesini çok yukarılara çekmiş değil. Valencia halen hücumda çok fazla çeşitlilik üretemeyen, sıkıştıkça dış şuta yönelen bir takım.
Pesic kısa sürede takımını derleyip, toplasa da, onlara maç kazanmayı öğretse de halen çok eksikler.
Bir kere Omar Cook'un direksiyonunda olduğu bir takıma çok fazla güvenmemek lazım. Omar Cook deneyimi ve potaya gitme becerisiyle bazı maçlarda harikalar yaratıp, maç kazandırabilecek bir guard olabilir ama ona takım organizasyonunu emanet etmek çok doğru bir iş değil. Oyun zekası üst düzey bir oyun kurucu olamayınca gereksiz zorlamalarla top kayıplarına ve takımının hücumda dağılmasına yol açıyor.
Onun doğurduğu boşluğu bu sezon beklenenin üzerinde oynayan Rafa Martinez ve Nando De Colo ile dolduruyorlar. Rafa Martinez iyi bir atıcı, kritik şutları sokabilen bir el. Eurocup şampiyonu olan kadronun temel taşlarından birisi olan Tomas Kelati'nin yerini henüz tam anlamıyla dolduramadılar ama Rafa Martinez, Tomas Kelati gibi komple bir forvet olmasa da şutör yönüyle önemli işler yapıyor.
Nando De Colo ise takıma dinamizm ve hız kazandıran bir hızlı hücum silahı, yarı sahayı çabuk kateden, hızlı oyunu seven bir oyuncu ama Valencia kadrosuna hangi açıdan bakarsanız bakın göze çarpan temel eksiklik bu kadroyu oynatabilecek bir oyunkurucunun yokluğu.
Spahija'nın gelişiyle hız kontrolünü sağlamayı ve takımın ihtiyacı olan tempoyu tutturmayı artık becerebilen Ukiç'in Valencia karşısında takımını bir adım öne çıkartacağı açık. Ayrıca, Banvit maçında sakatlık yaşayan Kinsey'in de yakın ve bezdirici savunmasıyla özellikle De Colo'nun hızını kesmesine ihtiyaç var.
Rafa Martinez ve De Colo'dan bahsettik ama Savanovic belki de Valencia'nın hücumdaki temel aktörü. Sırp oyuncu, boş şutu bekleyip atan değil hücumda her daim hareketli olup, topsuz oyunda kendisini boşa çıkaracak perdeleri sürekli arayan ve kalbalıktan çıkıp şutunu bulan ve bulduğu zamanda sokan tehlikeli bir oyuncu. Bizim Tomas kolay feyk yemez, perdelemelere takılmaz, savunduğu oyuncunun dibine girip kolay kolay bire birde geçilmez yani böyle oyunculara pozisyon vermekte cimridir ama Savanovic 4 numarada oynadığı sürelerde başa bela olabilir. Bir de eli ısındığında peşpeşe atabilir, dikkat.
Pota altı savaşlarında bariz olmasa da önemli bir üstünlük kurarız gibi görünüyor. Bizim uzunlar çıkışta, Vidmar sonrası orada rollerin yeniden dağıtılması, Vidmar'ın omuzlarına yüklenmiş pis işlerin diğerleri tarafından üstlenilmeye başlanması zaman aldı ama artık Oğuz'un nihayet tam bir pivot gibi oynamaya başladığını, Kaya'nın faydalı olmaya başladığını, Darjus'un şut ritmini halen bulamasa da içeriden oynamaya daha fazla meyil gösterip savunmada en azından çaba gösterdiğini söylemeli.
Valencia Euroleague'in arkası dönük hücum etmeyi en iyi bilen, hücum aklı, oyun görüşü mükemmele yakın bir pivota sahip ama Javtokas'ın bu yeteneklerini yeteri derecede kullanabildiklerini söylemek pek mümkün değil. Yine de Javtokas ve atletik özellikleri, çabukluğu ve enerjisiyle önemli bir uzun forvet olan Victor Claver'e dikkat etmeli.
Aslında böyle sıralayınca Valencia'nın pek bir numarası yok gibi duruyor. Ama Pesic sonrası Valencia kolay teslim olan bir takım değil artık. Onlardan iyi oynasanızda skorun tam da kopacağı anlarda geri gelmeyi başarabilirler.

21 Ocak 2011 Cuma

TOP 16 ilk maçlar - E grubu




Top 16'da ilk maçlar dün gece sona erdi.
Kısa bir değerlendirme yapmalı.
E grubundan başlayalım; Sezonun performansı geçen yıllara oranla düşen takımlarından Panathiniakos ve Caja Laboral'ın bulunduğu grupta takımların ilk tur performanslarına bakınca ''kolay grup'' sıfatını hakediyor gibi durabilir ama unutmamak lazım ki, PAO Euroleague'de kazanmak deyince akla gelen ilk takımdır. Onlarda, bu sezona bir çok takım gibi eksikler, sakatlıklar ve yorgunluklarla başladılar. Ama ne olursa olsun Euroleague'in en agresif takımlarından birisi olan ve ligin kuşkusuz en iyi savunmacısı Diamantidis'in dümenini idare ettiği PAO mücadele ettiği her platformda şampiyonluk adayıdır.
İlk maçlarında Lietuvos Rytas'ı deplasmanda farklı yendiler. 1 ay kadar önce Litvanya'da Barcelona'yı yenen Rytas sezon başından bu yana kadrosunda rötüşlar yaparak buraya kadar gelebildi. SARAS'ın kısa süreli dönüşü onların ilk tur gruplarında Cholet'i altlarına alıp TOP 16'ya kalmalarına katkıda bulundu ama Saras'ın yoluna Fenerbahçe'de devam etmeye karar verişi sonrası mevcut kadrolarına Jasaitis takviyesi yapmaları onlara yetmeyecektir. Litvanya takımları her zaman tehlikelidir ama onların kadro kalitesi daha fazlasını yapabilecek durumda değil.
Bu grupta PAO kuşkusuz Spanoulis ve Pekoviç sonrası halen hücumda kalitelerini belli bir düzeye çekme sorunu yaşıyorlar. Perperoglou'nun yıldızları azalan ve darlaşan kadroda daha fazla sorumluluk alışı ve önemli sayılabilecek ölçüde skora katkı yapışı onlar için önemli ama halen Diamantidis ve Batiste sırtlıyor takımı. Kadroları geçen yıllara göre hayli dar, pota altı rotasyonları sıkıntılı. Skorer kimliğiyle oyunu domine edebilecek bir isim çıkaramıyorlar. Bu konuda Drew Nicholas gibi istikrarsız bir isme güvenmek ise risk.
Yine de, dediğimiz gibi PAO ismi, koç Obradoviç, Diamantidis ve Batiste'nin Euroleague'de anlamı ''kazanmak''tır.
Bu grubu ilginç kılan özellik herhalde 2 İspanyol takımının grupta yer alıyor oluşudur. Caja Laboral ACB şampiyonu olarak yeni sezona girişiyle ligin favorilerinden birisi olarak addedildi. Malaga ise önemli transferler yaparak başladı sezona ama her iki takımda beklentilerin altında performans gösterdi diyebiliriz. Malaga ligin en iyi guardlarından Terrell McIntyre'ı Siena'dan kopartarak bu sezon için kendisinden beklentileri yükseltmişti ama McIntyre ve Saul Branco'nun sakatlıkları, bir türlü oturmayan düzenleri beklentilerin boşa çıkmasına sebeb oldu. TOP 16'da onlar için belki de en önemli maçı oynadılar ve Caja Laboral'e kendi evlerinde yenildiler. PAO ve Caja Laboral'in arasından sıyrılıp grupta ilk 2'ye girebilmek artık onlar için hiç kolay olmayacak.
Caja Laboral geçen yıl yeni bir yola girip, kadroyu genç ve savaşçı oyuncularla yeniden yapılandırmış ve koç İvanoviç'in tecrübesiyle ACB'de şampiyonluğu Avrupa şampiyonunun elinden kapmıştı. İlk turda geçen yılki yeniden yapılanmanın ilk senesinde yakaladıkları bu başarıyı gölgede bırakacak bir performans bekleniyordu onlardan ama olmadı. Yine de Caja Laboral Malaga'yı da Rytas'ı da geride bırakıp PAO'yla beraber bu gruptan çıkacaktır.
Caja Laboral'da Malaga kaşısında ilk kez forma giyen Uruguay'lı Esteban Batista'nın 10 sayı 14 ribaundluk performansını es geçmek olmaz. Hücumda gayet iyi performanslar sergileyen Stanko Barac'da eksik olan savaşçı yön onda var.
Bu grupta PAO ve Caja Laboral sıralamada ilk maçlar sonunda elde ettikleri yerleri korurlar gibi görünüyor.

% 80

Grup maçlarında maç başına 17 üç sayılık atış kullanırken Olimpiakos maçında sadece 10 üçlük atan ve bunların 8'ini sokup % 80'lik oha dedirten bir isabet yüzdesi yakalayan Fenerbahçe'nin dünkü oyundaki kritik becerisi asla gereksiz şut atmamaktı.
Hücum sürelerini neredeyse sonuna dek kullanmaya çalışırken 24 saniye hücum süresini tüketip top kaybı yapıldığını da hatırlamıyorum. Yapıldıysa da 1 veya 2 defadır.
Büyük başarı, müthiş bir hücum konsantrasyonu.

Olimpiakos maçı sonrası


Sezon başından bu yana, bu takım için final four henüz çok erken ama bu ekip ve bu ciddiyetle yolun sonu açık, 2-3 sezon içerisinde final four takımı oluruz diyorum.
Dün akşamdan sonra bu takımı final four adayı olarak görmemek ayıp olur. Avrupa'nın en üst düzey organizasyonunun son finalistlerini hem de deplasmanda yenme becerisi göstermiş bir takım o ligin finalini de hakediyor demektir.
Benim asıl merak ettiğim şu, geldiği günden bu yana tempoyu düşürmeyi beceremiyor, frene basması gerektiği zamanlarda dahi çabuk hücum ederek oyunu koş koşa çeviriyor diye eleştirdiğimiz Ukiç nasıl oluyorda Barcelona ve Olimpiakos deplasmanları gibi tempoyu düşük seviyede tutmanın çok zor olduğu atmosferlerde bunu başararak oyunun galibiyetin anahtarını kilide sokan adam olabiliyor.
Onu yönetebilme becerisini gösteren, bir nevi onu farklı bir modda çalıştırmanın kodunu yazan adam Spahija'yı tebrik etmeli. Elbette Ukiç'in de Avrupa'ya dönüş sonrası kıtasına yeniden uyum sürecini artık atlattığını atlamamalı.
Teodosiç, Spanoulis ve Papaloukas gibi guardlarıyla bu mevkide belki de Avrupa'nın en zengin, en çeşitli guard rotasyonuna sahip takımı olan Olimpiakos karşısında hem de deplasmanda oyunun hiç bir bölümünde dümeni rakibin eline vermemeyi başaran takım şaşırtıcı yükselişine devam ediyor ama elbette bu takım şapkadan tavşan çıkartılırcasına yaratılmadı.
Bir kere, Aydın Örs ve Spahija ikilisinden evvel oyunculardan başlamalı. Karakterli oyunculardan kurulu, takım planlarına uymaktan gocunmayan, başarı payesini paylaşmayı seven oyunculardan kurulu bir kadro var. Kafalarda yapabileceklerinin üst sınırından daha ötesinin hayalleri var. Her koşulda direnç gösteren, yenilgiyi kabul etmemeyi takıma öğreten takımın temel taşları olan oyuncular var; Ömer ve Mirsad gibi. Takımın temel taşı olup herkesten az çalışmayı seçenler vardır bir de onlar gibi her ağır yükün altına girmeyi gönüllü olarak isteyenler.
Bu takımın misal Mrsiç gibi top eline gelip şuta kalktığında ''bu kesin girer'' dedirtecek şutörü yok diyorduk sezon başında ama Tomas gibi Emir gibi ekmeğini taştan çıkartan kısa forvetlerin takıma en belalı savunmalar karşısında bile pozisyon yaratabilme becerisi getireceğini düşünüyorduk. Yanılmadık. Her ikisi de ritm bulamayıp moralsiz günler yaşadılar, hele Emir'in sezon başındaki içi içini yiyen, dağılmış, özgüveni dibe vurmuş haline şahit olduktan sonra dünkü oyununu görmek oyuncuların elinden tutma becerisini gösteren teknik ve idari kodroya güvenimizi daha bir sağlamlaştırıyor.
Asıl ilginç olan, Barcelona ve Olimpiakos gibi geçen sozonun iki finalistini deplasmanda yenebilen Fenerbahçe'nin halen formsuz, ritm bulamamış oyuncularının olmasıdır.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Angel McCoughtry


Angel McCoughty transferi 2 şeyin işareti.
1- Taurasi kesin olarak ceza alacak.
2- Bizim basketbol şubesi hem erkeklerde hem kadınlarda bu sezon yapılabilecek en iyi dereceleri yapmaya ant içmiş.

Bu sezon, Diana Taurasi'nin 1. Penny'nin 3. olduğu EL istatistik liderliği sıralamasında 2. olan oyuncu alındı, hani Taurasi ceza almamış olsa okeydeki ara taş gibi olacaktı.
Tabii şimdi topu bu kadar çok kullanmak isteyen bir oyuncunun takım kimyasına uyumu gibi bir sorunla karşılaşıp karşılaşmayacağımızı bilemeyiz.
Kaldı ki, Taurasi sonrası bozulan morallerin yaratabileceği mutsuzluk ortamı da sorun yaratabilir. Bekleyip göreceğiz.

İşte Mc Coughtry'nin bu sezonki EL istatistikleri.

4 Ocak 2011 Salı

Hey Gidi Günler


Bundan 8 ay önce Neven Spahija yönetimindeki Valencia tarihindeki 2. Eurocup şampiyonluğunu kazanıyor. O kadroyu başarıya taşıyıp, Valencia'nın Euroleague'de mücadele etmesini sağlayan koç Spahija gibi, Thomas Kelati, Kosta Perovic, Matthew Nielsen gibi önemli oyuncular başka Euroleague takımlarının yolunu tutuyor.

Valencia tepetaklak oluyor, Manuel Hussein yönetimindeki takım Euroleague'de ilk 5 maçının 4'ünü kaybediyor ve lige erken vedaya hazırlanıyor.

Takıma sihirli değnek tecrübeli koç Svetislav Pesic'in gelişiyle dokunuyor. Müthiş bir direnişle CSKA Moskova ve Milano'nun önünde grubu 4. bitirip TOP 8 için mücadeleye devam ediyorlar.

Şimdi yukarıdaki mutlu tabloyu yaratan isimlerden koç Spahija'nın Fenerbahçe'si ve Matt Nielsen'in forma giydiği Olimpiakos'la TOP 16 gruplarında mücadele edecekler.

TOP 16'ya hazır değiller


Fenerbahçe'yi defoları ve yetersizlikleri için her ne kadar eleştirsekde dünkü maçta memleketin diğer Euroleague takımı Efes Pilsen'i görünce halimize şükretme gereği duydum.
Efes Pilsen kadrosu Fenerbahçe'den farklı olarak adeta 2 ayrı takımdan müteşekkil gibi. Perasovic, savunma ihtiyacı belirince B takımını oynatıyor, hücumda tıkanınca A takımını. Efes Pilsen, kimyası oturmamış, olmamış, rolleri doğru dağıtamamış ve son kertede ''takım'' olmayı becerememiş bir ekip. Geçen yıldan bu yıla sarkan ipler hala derlenip toparlanamamış.
Perasoviç'in bilinçli tercihleriyle oluşmuş bir durum olacağını zannetmiyorum bu yaşananların, muhtemelen koçun kafasındakilerle oyuncuların verebildikleri örtüşmüyor.
Takımın eline en çok baktığı skoreri Rakocevic ama maç sonlarını, kritik anları onunla oynamıyor koç. Sadece bu örnek bile yaşadıkları garipliklere iyi bir örnek.
Atanlar ama tutmayı sevmeyenlerle 2 Kerem'in başını çektiği her işi yapmaya çalışanların oluşturduğu 2 ayrı takım var sanki ve hangi takım sahadaysa ona göre farklı bir karakter ortaya çıkıyor.
Fenerbahçe böyle değil, belki Ukiç sahada olmadığında oyun kurmakta zorluk çekiyor, Oğuz yokken pota altına top inmiyor ama takım her koşulda karakterini ortaya koyuyor en önemlisi rakip kim olursa olsun ve sahadaki beş kimlerden kurulu olursa olsun aynı ciddiyetle oynuyorlar.
İki takımın arasındaki en belirgin fark buydu dün. İkinci yarıda Fenerbahçe savunma direncini üst düzeye çekmişken ve hücumda da seçe seçe atıp neredeyse hiç boş dönmezken Efes'in atıcı takımı bu tempoya direnemedi, tutucu takım sahaya girdi bu kez de üretemediler.
Dr. Jekyll Mr. Hyde sendromundaki Efes Pilsen'in bu haliyle TOP 16'da başarılı olması zor görünüyor. Fenerbahçe'nin ise dünkü maçın son dakikalarında da görüldüğü gibi son dakikaları oynayamama sorunu büyük dert. Son periyotta farkı 15'lere çıkartmışken ve rakip savunma yapmıyorken son 2 dakikada neredeyse maçı verebilecek duruma gelmek akıl alır gibi değil.
TOP 16'da affetmezler.

30 Aralık 2010 Perşembe

Bu kadar telaş iyiye işaret değil


İlginç bir maç oynadık Galatasaray'la. Maç beklediğimizden farklı başladı aslında. Taraftar desteği ve liderlik ihtimalinin bile Galatasaray'lı oyunculara artı bir motivasyon kaynağı oluşuyla baskılı sert savunmada ve hızlı oyunda becerisi yüksek oyunculardan kurulu Galatasaray'ın iyi bir başlangıç yapacağını düşünüyorduk.
Fenerbahçe'nin baskı karşısında düzen içinde hücum etme, ritm bulma çabasındaki oyuncuların gereksiz dış şutlarla bu düzensizliği iyice körükleme sorunları varken kötü bir başlangıç olasıydı. Sonrasında ise tecrübe ve kıtanın en üst düzey liginde yıllardır oynamanın kazandırdığı yetenekler devreye girer ve oyunun kontrolünü Fenerbahçe eline alır diye düşünmüştük.
Şaşırtıcı biçimde tersi oldu.
Fenerbahçe hücumda derli toplu oynamasa bile boğucu bir savunmayla başlayıp, dağınık görünen Galatasaray karşısında ilk yumruğu atan taraf oldu.
Ama asıl şaşırtıcı olan Fenerbahçe'nin maçın büyük bölümünde oyunun kontrolünü elinde bulunduran taraf olmasına rağmen kırılma anlarında rakibine hep boyun eğişiydi. Geri düştüğü anlarda, arada kolaylıkla kapatılacak bir fark varken dahi telaşla hücum edip atamayan ardından dağılıp savunmaya dönemeyen ve maçı bu şekilde kaybederken Euroleague tecrübesine sahip olan taraf sanki Fenerbahçe değil Galatasaray'dı.
Fenerbahçe'de yedek guard sorunu artık can sıkıcı hale geldi, bereket Engin'in takıma dahil oluşuna az kaldı ama elbette onun dönüşünün bu sorunu çözüp çözemeyeceği belirsiz. Uzun sakatlık sonrası dönüşünde, yeni takımına uyum süreci, fiziksel yetersizlikler, dönüşünün sezonun kritik bir evresine denk geliyor oluşu gibi sorunlar var önünde.
Sadece guard sorunu değil Fenerbahçe'nin yaşadığı, kısaların hiçbiri bileğine çok güvenilir şutörler değil. Ömer bu sezon takımın en istikrarlı şutörü gibi görünse de onun aıl işi bu değil. Preldzic asla güvenilir bir şutör olmadı, Tomas'da boş şutu bulmuşken ''tamam bunu soktu'' diyebleceğimiz bir oyuncu değil. Ama bu mesele bu sezon transferle çözülecek bir sorun değil. Bu sorunun çözümü için yapılacak bir hamle takımdaki tüm rolleri yeniden dağıtmayı gerektirir ki sonrasında işler arapsaçına döner. Fenerbahçe bu sezon bu karın ağrısını çeke çeke oynayacak gibi. Takımın bileğine güvenilir bir şutörünün olmayışı gerçeği su yüzüne yeni çıkmış değil, sezon başından bu yana bu gerçekle yaşıyor takım. Muhtemelen Spahija'yı rahatsız eden bir sorun değil bu. Aksine bileği iyi olanın değil, en iyi pozisyonu bulanın atmasını daha çok tercih ediyor sanki. Ama bu kadar ritmini bulamamış oyuncu birarada olunca insanın canı sıkılıyor.
Galatasaray iyi takım. Sezon başından bu yana Efes'ten daha fazla çekindiğim bir ekip. Kısa savunmaları müthiş, pota altı savunmaları takımın karakteri dolayısıyla yumuşak değil ama kötü. Tutku nihayet kendinden beklentileri karşılayacağı bir role soyunmuş gibi (tabii onun kötü gidiş başladığında yelkenleri suya çabuk indiren bir oyuncu olduğunu da unutmamalı). Haluk'un, Ermal'ın deneyimi, Oktay Mahmuti'nin disiplinli takım yaratma çabasının sahadaki izdüşümü adeta. Galatasaray yıllardır ilk kez iyi yolda. Ama Fenerbahçe dünkünden çok daha zor 3 deplasmana giderek ve belki de bu deplasmanlarda zaman zaman farklı skorlarla geri düşerek ve dünkü gibi kötü hakem yönetimleriyle karşılaşarak TOP 16 oynayacak.
Dünkü 4-5 sayılık geri düşüşlerde yaşanan dağınıklık, telaş iyiye işaret değil. Spahija'nın bu telaşa ortak oluşu ise umarım bir daha yaşanmaz.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Gençler Final Four


Erkek basketbol takımı için sezon başından beri, bu takım final four oynar diyenlere henüz çok erken 2-3 senesi daha var diyorum. Ama genç takım ağabeylerinden önce Euroleague'de final four oynayacak gibi.
Nike International Junior Tournament'in Roma ayağında grubunu 2 galibiyet 1 yenilgiyle lider kapatan genç takımımız bu akşam Siena ile final four'a çıkmak için mücadele edecek.
Geride kalan 3 maçta oyuncularımızın ilgi çekici istatistikleri şöyle;
Berkay Candan 104 dk; 39 sayı, 28 ribaund, 4 asist.
Erbil Eroğlu 70:10 dk; 19 sayı, 4 ribaund, 5 asist
Kerem Hotiç 69:30 dk; 38 sayı, 2 ribaund
Nuri Gül Güney 83:40 dk; 45 sayı, 23 ribaund, 6 asist
James Metecan Birsen 45:36 dk; 16 sayı, 11 ribaund 2 asist

27 Aralık 2010 Pazartesi

Nike International Junior Tournament

Şu sıralar gözden kaçan bir turnuva oynanıyor. organizasyon ULEB'e ait. Nike International Junior Tournament.
Gençlerin Eurolegue'i. 3 gün boyunca içlerinde Fenerbahçe'nin de olacağı 24 takım 3 ayrı şehirde her şehirde 2 gruptan 8'er takım olacak şekilde mücadele edip Mayıs ayında Barcelona'da yapılacak final four'a kalmaya çabalayacak.
Bizim gençler, Roma grubunda yeralıyorlar ve ilk maçlarını bugün İtalyan Benetton takımına karşı oynayıp kazandılar. 2 . maçta rakip bu akşam grubun favorilerinden Lietuvos Rytas.

Takımımızın ilk maç istatistikleri, turnuva kadrosu ve tüm gruplar şu şekilde.







ROMA GRUBU


L'HOSPITALET - İSPANYA GRUBU

BELGRAD - SIRBİSTAN GRUBU