28 Ağustos 2010 Cumartesi

Milli takım ve Dünya Şampiyonası üzerine


ntvspor.net'te gezinirken, okur-yazar bölümünde Kaan Kural'ın ''Hazırlık döneminde artık deneme yanılma değil, rötüş zamanı. Ancak iki tane sorun var. Birincisi yapısal ikincisi geleneksel… Geleneksel anlamda Tanjevic’in bir takım ısrarları, stratejik hedefleri vardı. Fakat geçtiğimiz 6 yıl içinde bu hedeflere pek ulaşamadığımızı gördük.” diyerek açtığı konunun altına bzim takımın Dünya şampiyonasında yapabilecekleri, onlardan beklentilerimiz tadındabir kaç paragraf karaladım. Yazıyı buraya da kopyalıyorum.

'' Yıllardır bize anlatılan masalın nihayet sonuç bölümüne geliyoruz; masal bu, başından sonuna kadar işler yolunda gitmez, her daim mutluluklar yaşanmaz aksine kabuslarla dolu günlerden, felaketlerin eşiğinden kurtulup masalın sonunda mutlu mesut olmak masal kahramanlarının kaderidir.
Ama bize anlatılan masalda sorun var sanki. 2010’da bu ülkenin insanlarının ancak hayallerinde yaşayabileceği düşünülen dünya şampiyonasında final oynama rüyasının somut bir gerçeğe dönüşeceği bize muştulandığından bu yana geçen yıllar içerisinde anlatılan masalın mutlu sonla biteceğine dair inancı olanların sayısı günden güne azaldı.
Şampiyonaya sayılı günler kala, artık yalnızca görmek istemeyen gözlerle duymak istemeyen kulaklara sahip olanlar ulusal takımdan ciddi bir başarı bekliyorlar sanki.
Benzer bir süreci, Tanjeviç dönemi boyunca Fenerbahçe’de yaşadık. 2010 yılında Euroleague’de final four hedefi dillendirilip, hedefi dillendirenlerin geride kalan 3 sezon içerisinde Avrupa’nın bu en zor liginde tecrübe sahibi olan sadece tek bir oyuncuyu transfer ettikleri bir garip planlamanın yıkıntılarını yaşayıp, en sonunda Euroleague’de başarılı olabilmenin gereklerini hiçbir biçimde yansıtamayan; zorluklar karşısında çabuk teslim olan, kendisinden kadroca güçlü takımlara maçların henüz ilk periyotlarında boyun eğen, yumuşak, inançsız bir takım kaldı elde.
Tanjeviç’in kariyerinin belki de son yıllarını yaşadığı ülkemizde adeta masal anlatıcılarının iş ortağı olarak görev yapması, Avrupa basketbolunda efsane sıfatıyla anılan bir koç için acı bir durum. Ama bu duruma düşmesinde kendi katkıları yadsınamaz. Bununla birlikte, ülkemizde basketbol hakkında fikir beyan eden hemen hemen herkesin bağımsız düşünce oluşturmasını engelleyen ezberlerin tuzağına da düşmemek lazım. Tanjeviç’i anlamaya çalışmadan, sanki ülkemiz her geçen gün birbirinden değerli oyuncular üretiyor da Tanjeviç’in yanlış seçimleriyle bu potansiyel heder oluyormuşcasına bir yanlış kanıya düşmemek lazım.
Tanjeviç’in denemelerinin bir türlü son bulmadığı doğru, aynı sorunu Fenerbahçe’de de yaşadı, yaşattı. Hazırlık süreçlerini olabildiğince çok oyuncuyla ve bu oyunculara farklı görevler vererek yaşamak bir yere kadar anlaşılabilir. Çok oyuncunun kendisini takımın bir parçası olarak hissetmesinin yolunu açmanın bir gereğidir bu ayrıca oyuncuların farklı yeteneklerini ortaya çıkartıp, oyun planlarında alternatif bolluğu yaratmaya çabalamış olabilir. Ancak, Tanjeviç’in bu noktada yaşadığı en büyük sorun oyuncularına onların oynamasını istediği rolleri onlara benimsetmekte zorluk çekmesiydi. Ki, zaten bu kadar deneme bu zararı doğuruyor. Denemelere son verip, kimlerden ne yapması gerektiğini istiyorsa o oyuncuları ısrarla istediği görevlerle doğru pozisyonlarda oynatması gerekirken, bu doğruyu yapma zamanı çoktan geldi de geçti bile.
Bu noktada, sakatlıklar bahne olarak öne sürülebilir. Türkiye’nin bir Sırbistan gibi aynı pozisyonlarda birbirlerine alternatif olacak çok sayıda yetenekli oyuncuyu yetiştiren bir basketbol ülkesi olmamasından kaynaklı tek bir sakatlığın bile taşların yerinden oynamasına yeni denemeleri, dengeleri sarsacak arayışlara yol açmayı zorunlu kıldığı da söylenebilir. Elbette, topraklarından basketbol yetenekleri fışkıran bir ülke değiliz ama altyapılar seviyesinde her daim çıkış yapacak genç yetenekleri barındıran ama bunları bir türlü üst düzey basketbol oyuncuları haline getiremeyen bir ülkenin ulusal takım yetkilileri bu göreve henüz birkaç yıl önce gelmiş değillerse bu bahanelerin arkasına sığınma hakları olmamalı.
Can sıkıcı sonuçlarla hazırlanıyoruz şampiyonaya. Dahası aynı geçen yıl Eurobasket öncesinde olduğu gibi yine Hidayet ve Ersan’ın gününde oldukları maçları kazanırız diyen, Avrupa basketbolundan zerre anlamayan, NBA hayranlığıyla Avrupa basketboluna bakıp, birbirinden bambaşka bu iki basketbol dünyasını aynı dinamikler üzerinde yükseldikleri yanılgısına düşenlerin yarattığı bulanıklık önümüzü görmeyi de zorlaştırıyor.
Geçen yaz, Eurobasket her ne kadar Avrupa’nın çok değerli, üst düzey oyuncularının bir çoğunun teşrif etmediği bir turnuva olarak tarihe geçse de, bizim takımın o turnuvanın en heyecan verici takımlarından bir tanesi olduğunu ve yarı finali kılpayıyla kaçırdığını unutmamak lazım. Tanjeviç, yine berbat ve denemelerle geçen hazırlık dönemi sonrası o turnuvada takımından beklediği çoğu şeyi, oyuncularından almayı başarmıştı.
Yapısal olarak bizim takımın Avrupa basketbolunda özellikle yerel liglerin en heyecanlısı ve kalitelisi olarak addedilen İspanya liginde oynanan türden tempoyu hiç düşürmeden oynayabilen ve sahanın her yerinden şut atabilme, dribling, oyunu okuma ve kurma,doğru ve isabetli pas verebilme, oyunun iki alanını çabuk katedebilme yetenekleriyle donatılmış beşlerle sahada olan bir takım oyununu oynaması pek mümkün değil.
Avrupa’da kazanan takımlar artık böyle oynuyorlar ama sözkonusu olan misal Litvanya gibi, eski Yugoslavya’dan türeyen ülkeler gibi ekol haline gelmiş modelleri olmayan ulusal takımlarsa bu tip kadroları kurabilmek yerine eldeki yeteneklere uygun modeller yaratmak daha doğru oluyor.
Ulusal takıma bu gözle bakarak, Tanjeviç’in takımına oynatmaya çalıştığı oyunu anlayabiliriz. Yaşlı kurt her şeyden önce mutlaka oyunun her iki yönünde de maça konsantrasyonlarını ve oyun planına sadakatlerini maçın hiçbir anında kaybetmeyecek oyunculardan kurulu bir müfreze tahayyül ediyor. Rakibin yüksek tempolu oyun isteğine karşı olabildiğince rakibi uyutan, guarda baskıyla, rakibin pas otomatiğini ve penetrelerini engelleyerek onları hücum düzenlerinin dışına çıkartarak bir anlamda oyunu tutarak oynamayı hedefleyenbir koç. Bunun yanı sıra hücumda mutlaka seçerek ve topu olabildiğince paylaşarak atan dolayısıyla rakibe koşarak oynama fırsatı vermeyen ‘’tutucu’’ bir oyun anlayışını benimsiyor. Bu noktada Tanjeviç’in Avrupa basketbolunun git gide artan tempolu oyun anlayışına mantelite olarak ayak uyduramadığı söylenebilir ama yüksek tempolu oyunda dağılıp giden bir takıma sahip olmanın zorunluluklarını da gözden kaçırmamak lazım.
Tanjeviç’in onyıllardır kafasında değişmeyen bazı doğrular olduğunu biliyoruz. Onun için değerli olan uzun kollu uzunlar aslında Avrupa basketbolunun geldiği aşamada hayli değerli olabilecek tipte oyuncular ama maalesef bizim kadromuzda bulunan ve Tanjeviç’in yıllardır pota altı yetenekleri dışında, dışarıdan oynayabilme özelliklerini geliştirmeye çabaladığı uzunların onun kafasındaki gibi; dışarıdan da düzgün şut atmayı becerebilen, dribling becerileri ve top hakimiyetleri yüksek ve çabuk ayaklarıyla dış oyuncuları tutabilen özellikle rakibin pick’n rollerinde kısa oyuncu karşısında geçilmez olabilen uzunlar haline gelemediler.
Bir başka deyişle; Tanjeviç’in yıllardır inatla üzerine oyun planlarını kurmayı düşündüğü türden özelliklere sahip olduğunu söyleyebileceğimiz tek oyuncunun Kerem Gönlüm olduğu bir kadro var elde. Dünya şampiyonasına günler kala bu gerçekle baş başa kalmış olmak ise neresinden bakılırsa bakılsın yıllardır anlatılan masalın bizi uyutmak amacıyla anlatılmış olduğunu gözler önüne seriyor gibi.
Tanjeviç’in, değişmeyen, öğrenmeye direnen yapısı bu yıkıntıda başrol oynamıştır ama bu noktada elbirliğiyle Tanjeviç’i tu kaka ilan eden cümle yerli basketbol koçlarının da ülkede üst düzey oyuncu yetiştirme kısırlığına saplanan basketbol dünyamızın bu duruma gelişinde önemli derecede sorumluluk sahibi olduklarını unutmamaları gerekir.
Tüm olumsuzluklara karşın ulusal takım Dünya şampiyonasında başarılı olamaz mı sorusu ise kafaları kucalıyor elbette. Peşinen söylemek lazım ki, önceki turnuvalarda zaman zaman beklentilerin üzerinde performanslar gösteren takımdan yine heyecan verici sonuçlar beklemek hayalcilik olmaz.
Takım oyununa, koçun çizdiği setlere sıkı sıkıya bağlı kalarak, yüksek konsantrasyonla oynayan ulusal takımın, maçlarda tempoyu tuttuğu sürece kolay kolay teslim olmadığını biliyoruz. Ancak geriye düşüşlerde hücum düzenini bir kenara bırakıp, basketbolu yalnızca turnuva zamanlarında hatırlayan medyanın bilinçaltımıza adeta zorla yerleştirdiği şekilde Hidayet ve Ersan’ın eline bakan takıma dönüşünce işler sarpa sarıyor.
Yine de; umutlu olmak için sebebler var. Rakip topu pota altından oyuna soktuğu andan itibaren baskıyı kuracak, rakibi sindirip onun oyun düzenine çomak sokacak oyuncularımız, Sinan ve Ömer Onan’ın iştahlarının pota altında sezonu boş geçen Ömer Aşık ve Kerem Gönlüm’ün hücumda takıma hareketlilik ve bol seçenek getiren yaratıcı oyunlarının ümit verici olduğunu söylemek lazım. Ancak bunların yanı sıra Ender ve Engin’in sakatlıklarında zaten devamlılık ve yüksek fizik güç gerektiren maçlarda yetersizlik sorunu yaşayan Kerem’in, üst düzey maç oynama tecrübesine sahip olmayan bir guardla yedeklenmesi büyük sorun. Guard mevkinde yeteri kadar agresif, yırtıcı ve zorlandığımız maçları kopartıp alacak son hamleleri yapma becerisine sahip bir rotasyona sahip olmadan önemli bir başarı elde etmek çok güç. Benzeri bir eksiklik, pota altında da göze çarpıyor. Ama bu eksikliği doğuran etkenlerin oyuncu eksikliği dışında başka bir müsebbibi var elbette; o da Tanjeviç’in artık alıştığımız keçi inadı. Pota altında kısalarla koordineli biçimde yüzü potaya dönük olarak hücum edebilme özelliklerine sahip uzunları olan ama özellikle sayı bulmanın artık iyice güçleştiği, rakip savunmaların dirençlerinin ve konsantrasyonlarının en üst düzeye çıktığı maçların kader anlarında pota altını fizik gücü ve dayanıklılığıyla domine edebilecek, arkası dönük olarak oynama becerisine sahip, kendi şut pozisyonunu kendi yaratan bir anlamda ekmeğini taştan çıkartacak pivot eksikliği elzem bir sorun olarak duruyor önümüzde. Tanjeviç’in bu tip pivotları sevmediğini biliyoruz ama bu düzeyde bu tip oyuncuların katkısını alabileceğiniz bir kadro derinliğine ihityaç duyuyorsunuz.
Kısaca, halen değil yerleşmiş eksiklerimiz var demek doğru olur. Zira bu eksikler zamanla değil doğru planlamayla ve yalnızca ulusal takım sorumlularının çabasıyla değil tüm basketbol camiamızın çabalarıyla çözümlenecek sorunlardı. Olmadı.
Yine de, takım olma bilinciyle ve birbirlerine kenetlenerek oynadığı zaman sürprizler yapabilen bir takıma sahibiz. Gerçi yıllardır anlatılan masalda ancak sürpriz performanslara güvenen bir takıma yer yoktu ama olsun. Umut fakirin ekmeğidir. ''

3 Ağustos 2010 Salı

Akdeniz ligi üzerine serbest düşünceler


Son günlerde dedikodu olmaktan çıkıp herkesin diline dolanan bir olasılığa dönüşen bir durum var; aralarında bizim memleketinde bulunduğu 7 Akdeniz bölgesi ülkesinin üst düzey takımlarının katılacağı yeni bir ligin kurulması üzerine ciddi ciddi çalışıldığı artık bir gerçek.
Bir nevi, mini Euroleague ama daha çok İspanya ligi ACB'nin kalitesiyle diğer yerel liglerin çok üzerinde bir ilgiye mazhar olması sebebiyle ona alternatif olabilecek kalitede bir hafta sonu ligi inşa etme çabası gibi duruyor bu girişim.
Projenin fikir babasının eski FIBA başkanı Giorgos Vassilakopoulos olduğu, basketbolun marka değerini, endüstriyel pazarını geliştirme zırvalarını bolca telafuz eden Olimpiakos kulübü ve Avrupa kulüpleriyle daha yakın temas halinde olmak isteyen Maccabi Tel Aviv başta olmak üzere bazı kulüplerin olaya sıcak baktıkları da biliniyor.
Adriyatik ve Baltık liglerine benzer bir biçim öngörülüyor. Akdeniz liginde yeralacak takımlar, kendi ülke liglerinin normal sezonunda yer almayıp play offlardan itibaren ülke liglerindeki mücadeleye katılacaklar.
Belki henüz sadece bir fikir ama üzerine düşünmekte fayda var.
Türkiye, Yunanistan, İtalya, Sırbistan, İsrail, Bulgaristan ve Güney Kıbrıs ülkelerinden 16 takımın katılması öngörülen ligin pazarlama faaliyetlerine bağlı olarak, ilgi çekici, sporun endüstriyel bağlamında değer yaratan bir lig olma ihtimali büyük.
Kalite anlamında ACB'ye kıyasla ne düzeyde olur bunu kestirmek güç. Zira yerel ligler 3-4 senede kalitesinden çok şey kaybedip, çok şey kazanabiliyorlar.
Bu proje gerçekleşirse, Adriyatik ligi Partizan'sız yavan kalır o da ayrı konu.
Şimdi böylesine bir projenin, üst düzey takımların çekişmeli maçlarına sahne olacağı ve çekişmesiz ve yavan maçlara sahne olan yerel liglerin normal sezonlarının sıkıcılığından kurtulacağımızı düşünerek çok kişinin ilgisini çekeceği aşikar.
Yalnız bu noktada, bu projenin bir açıdan da Avrupa basketbolunu ciddi bir tehlike içine sokmasının muhtemel olduğunu görmemek olmaz.
Adriyatik ve Baltık ligleri kimseyi yanıltmasın. O iki bölge toprağından basketbol yetenekleri fışkıran birer havza. Oralarda ligin en üst düzey takımlarını ülke liglerinin dışında tutsanız bile kalite belli bir düzeyin altına düşmez her daim yeni oyuncular kendilerini, yeteneklerini, maç kazanma becerilerini geliştirecek rekabet ortamını bulabilirler.
Oysa misal bizimki gibi ülkelerde hatta Yunanistan, Güney Kıbrıs, Bulgaristan gibi ülkelerde zaten yeni yeteneklerin yetişmesi için yeterli kalitede rekabet ortamı yaratabilmek sorunken, ülkelerin üst düzey takımlarını ülke liglerinden kopartmak büyük sorun teşkil edecektir.
Sahne önünde daha kaliteli ve daha şaşalı bir basketbol ortamı oluşturabilirsiniz ama yerel liglerde ülkesinin üst düzey takımlarından kopan ''diğerleri''yle o ''üst düzey rekabeti'' yaşayan takımlar arasındaki açı hem kalite hem bütçe anlamında gitgide açılacak ve yeni oyuncular kendilerini geliştirebilecek zorlu ortamlar yerine renksiz ve zeksiz bir ortamda çürüyüp gidecekler.
Düşünün Türkiye liginde play ofllara kalamayantakımlar, Efes , Fenerbahçe hatta belki de Telekom, Galatasaray, Beşiktaş'la karşılaşamayacaklar. Çöken yerel ligler kaliteli Akdeniz ligini destekleyemediği ölçüde belki de git gide daha fazla Amerikalı oyuncu Akdeniz ligine doluşacak, zayıflayan Avrupa basketbolu altyapısı yapısına uygun olmayan Amerikalı oyuncuların istilasıyla bocalama dönemine girecek.
Amatör bir ruhla, küçük çapta bir felaket senaryosu yazmaya çalıştığımın farkındayım. Ama bu tip girişimlerin basketbolun ''satılabilirliğini'' arttırmayı hedeflerken aslında Avrupa basketbolunun dinamiklerine bomba koyan girişimler olma ihtimalini de gözden kaçırmamak lazım.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Küçük dev adamın yükselişi


Siena'nın Bo McCalebb'i, Euroleague'in son 4-5 yıldaki en başarılı guardlarından Mc Intyre'ın yerine transfer etmesi transfer sezonunun en ilginç hamlelerinden birisi oldu.
2 yıldır ha dağıldılar ha dağılacaklar diye beklenen ama bir biçimde mevcut ve birbirine sıkı sıkıya bağlı kadrolarını elde tutmayı başaran İtalya şampiyonu açısından geçen yıl beklendiği kadar iyi geçmedi.
Son 10 yılda yaptıklarıyla ''Siena modeli'' adlı mütevazi bir gelişim modeli ortaya çıkaran, Euroleague'in dev bütçeli ekipleriyle başa çıkacak bütçelere erişmesi hayal olan bizim memleketin takımları için Euroleague'de başarı için izlenebilecek belki de en doğru yolu çizmiş olan italyan ekibi için son bir kaç yıldır iyice yoldan çıkan dev bütçelerle baş edebilmek en büyük sorun.
Zaten geçen yıl İtalya ligini yine silip süpürmüş olsalar da Euroleague'de final four mücadelesinin uzağında kaldılar.
Geçen yıl makine gibi işleyen sistemlerinin oyun zekasıyla en önemli dişlilerinden birisi olan Kaukenas'ı kaybettiklerinde onların tıkır tıkır işleyen sistemleri için endişelenmiştik. Ama işler bu sezon daha da kötüye gidebilir.
Euroleague'in en izlenesi takımlarından birisi olan Siena geçen yıl Kaukenas'ı kaybettikten sonra kısa rotasyonunda bu yıl da önemli kayıplar yaşıyor, Romain Sato'nun gidişi onlaraçısından önemli bir kayıp. Bireysel yetenekleri her daim tartışma konusu olan ama birarada müthiş işler yapan Siena kadrosunun, son 4 yıldır, çabukluğu, oyun zekası ve asist becerisiyle maestrosu konmundaki Mc Intyre'ı kaybetmek ise gıptayla bakılan bu model takım için hakikaten acı bir durum.
Siena, Mc Intyre'ın yerini doldurabilecek bir guardı alabilecek bütçeyi ayıracak olsa zaten onu kaybetmezdi. Bu koşullarda kendi yükselişleri gibi harika bir yükseliş hikayesine sahip Bo McCalebb'le anlaştılar.
Sadece 2 yıl önce Türkiye liginin orta sıralarına tutunma mücadelesi veren Mersin BSB'de forma giyen, atletik özellikleri, sayı potansiyeli ve çabukluğuyla göz doldursa da üst düzey bir oyuncu olacağı konusunda pek bir ışık vermeyen Ammerikalı oyuncunun Partizan'a transfer olması bir çoğumuzu şaşırtmışken, geçen yıl Partizan'ın Euroleague'de final four oynamasındaki katkılarıyla şaşkınlığımızı bir kat daha arttırdı.
Final four da, Vujoseviç'in safkan Yugoslav takımında, Partizan'ın alışılagelmiş oyunundan farklı bir stile farklı bir basketbol anlayışına sahip guardı olarak yaptıkları takdire şayandı. Mc Intyre gibi bir oyuncunun yerini doldurmak kolay olmasa da, Siena topraklarında her oyuncunun yeteneklerinin üzerinde işler yapabildiğini unutmamak lazım. Kaldı ki, Mc Intyre'ın Siena'da Avrupa'nın en iyi guardlarından biri haline gelmeden önce parlak bir Avrupa kariyeri olmadığının, tanınırlığının İtalya yerelliğiyle sınırlı olduğunun altını çizmek lazım.
İlginç ve beraberinde soru işaretlerini taşıyan bir transfer.
Bo McCalebb'in yükselişinin devam edip etmeyeceği bir kenara, kan kaybeden Siena'nın güçlü modeliyle dev bütçeli takımlara rağmen Avrupa'nın zirvesi için mücadeleye devam edip edemeyeceği soruları da sezon boyunca sorulacak gibi.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Spahija'nın takımı


Erkek basketbol takımının şampiyonluğu sonrası önümüzdeki yılın takımının nasıl şekilleneceği konusunda somut adımlar atılmaya başlandı.

Öncelikle önümüzdeki yıl, geride bıraktığımız sezonki gibi Euroleague tarzı ve standartının dışında, atmasına bağlı olarak kazanacak bir takım oluşturulmayacağı belli oldu.

Ya da şöyle söylemeli; bu sezon hocası farklı telden kadroyu kuranların başka bir telden çaldığı bir kakofoniyi dinlemek zorunda kalmayacağız gibi görünüyor.

Aydın hocanın dönüşü hem şubeyi yeniden yüzü gülen, işlerini severek yapan, başarı için birbirine kenetlenen ve güvenen insanlarla dolu bir ortama büründürücek hem de havaya sıkılmış kurşunların vızıldaması gibi amaçsız ''bu sezon hedef final four'' lakırdılarının yerini plana, programa kavuşmuş gerçek hedeflerle yol alınacaktır.

Ayrıca, takımın hocası ne tarz bir basketbol oynatacaksa ona göre bir kadro yapılanması ve oyuncu seçimi konusunda ısrarcı davranılacaktır.

Geçen yıl başlarken, Tanjeviç'in artık zihninde kemikleşmiş olan basketbol tarzıyla kurulan kadronun ve sahada oynanan oyunun arasındaki uzlaşmaz karşıtlıklardan bahsetmiştik. Daha o günlerden Euroleague'de tutunması çok güç olan, o düzeyde rahatlıkla dağılabilecek, dirençsiz, top kullanma becersine sahip oyuncuların gündelik performanslarına bağlı olarak kazanaıp-kaybedecek bir takım görüntüsü çiziliyordu.

Kazanılan şampiyonluktan dolayı, özellikle final serisi boyunca hem oyuncuların gösterdiği dirençli mücadele hem de Ertuğrul hocanın takıma derleyip, toplayan sevgi dolu disiplinini defalarca övdük. Ama doğrusu bu takımın bu dağınık ve kötü geçirdiği bir sezonda dahi bu ligin finalinde oynayabilecek kapasiteye sahip olduğu ve play-offlar süresince takım olma adına birbirleriyle yardımlaşarak ve sahaya kazanma azimlerini koyarak oynadıklarında şampiyon olmalarının önünde bir engel olmadığıdır.

Oysa bu takım, yerel ligin finalisti/şampiyonu olmaktan çok öte bir misyonu omuzlayabilecek kapasiteye sahip. Euroleague'de geçen yıl yaşanan bozgun yine bu takımın temizlemesi gereken bir hata olarak ortalıkta duruyor.

Önümüzdeki sezon için önemli işler yapılıyor, şube bu işin ehli ve Fenerbahçeliliğiyle güven yaratan bir isme teslim edildi, Avrupa basketbolunun son yıllardaki değişimini ve gelişiminin aynası olan bir hoca takımın başına getirildi.

Ama neyse ki bu kadar olumlu gelişmeyi görmeyi bir anda sindiremeyecek bünyelerin, panzehir niteliğindeki Kaya Peker transferiyle şoka girmesine engel olundu.

Taş gibi bir takım kuruluyor, dahası nihayet doğru işler yapılıyor, şubede sevgi dolu bir ortam yaratılıyor derken kafamıza düşen Kaya'nın etkisiyle kendimize geldik.

Elbette Kaya'nın takımdan ayrılması muhtemel uzunların yerini doldurabilmek açısından yapılabilecek en doğru transfer olduğu iddia edilebilir, bu transferin gerekliliğine dair bin türlü argüman anlatılabilir. İsteyen istediği argümanı savunmakta özgürdür ama bizim bu konuda görüşümüzü tekrar etmeye, bir kez daha savunmaya gerek yok.

Bu formayı giymeye hakkı olmayan insanlar listesinde yer alması gereken adamlara inatla bu formayı giydirmenin haklı gerekçesini ''bir gün herkes Fenerbahçe'li olacak, parayı basar herkesi alırız'' kibirliliğiyle açıklayanlarla aramızda kalın çizgiler olduğunu zaten her fırsatta dile getirdik.

Kısa bir dönemde bünyemizi mutluluklara gark eden gelişmelerini peş peşe yaşamışken; önümüzdeki yılın taş gibi takımı kuruluyor derken, cartman kardeşimizin deyimiyle ''kayalara gelerek'' bir anlamda kendimize geldik.

Kaya transferini bu kadar olumlu gelişmenin bünyelerde yaratması muhtemel zehirleyici etkilere karşı panzehir görevini göreceğini düşünerek devam edelim.

Spahija'nın basketbol anlayışını anlayabilmek için Avrupa basketbolunun son yıllarda katettiği yolu izleyebilmek lazım. Spahija'yı tam da Avrupa basketbolunun bugününü temsil eden bir koç. Tempolu, sahadaki tüm oyuncuların hem savunmada hem hücumda sorumlulukları paylaştığı ve yardımlaşmanın üst düzeyde sergilendiği bir oyun vardır kafasında.

Sertdir, disiplinlidir; bu anlamda klasik yugodur. Ki belki de, bu durum bazen Aydın hocayla havuç sopayı oynamalarına sebeb olacaktır. Zira fazla sertlik bu topraklarda moral bozucu olabiliyor.

Tanjeviç'in basketbolu Spahija'nınkine oranla daha tutucuydu. Tanjeviç döneminde özellikle Euroleague'in üst sınıf takımlarıyla oynanan maçlarda rakiplerin oyunu yüksek tempoda oynamayı başarması durumunda kolayca teslim olup, dağılmasının sebebi büyük oranda buydu.

Tanjeviç'in takımı Euroleague'de tempoyu düşürüp, rakibi uyutmayı başardığı ölçüde başarılı olabilse de bu ligin en iyilerini bu şekilde uyutup, kilitlemek mümkün olmuyordu.

Spahija'nın Fenerbahçe'sinin daha hücumda daha agresif olmasını, oyun temposunu daha yüksek tutmasını bekleyebiliriz.

Öncelikli mesele elbette, Spahija'nın oyununu oynayabilecek kadroyu kurabilmekte. Bu geçiş sancılı olabilir. Takım geçen yıl, türkiye liginde tempolu oyunu iyi oynayarak rakiplerine üstünlük kurarken, Euroleague'de bu durumun aksine tempolu oyunda dağılıyordu. Bu, iki lig arasındaki düzey farkıyla açıklanabilecek bir durum elbette. Sonuç olarak tempo arttıkça iyi takımlarla daha zayıflar arasındaki farklar belirginleşiyor.

Bu sezonun kadrosunun sağlam temelleri olduğunu da unutmamak lazım. Geçen yılın Euroleague performansını ne kadar eleştirirsek eleştirelim, son 4 yılda 3 yerel lig şampiyonluğu kazanmış ve yine bu periyotta sürekli olarak Euroleague'de oynamış bir takım var elde.

Geleceğin takımının omurgasını oluşturacakları düşünülen bir kaç sezon öncesinin ''genç uzun rotasyonu'' dağılmış durumda olsa bile, kazanma geleneği olan, zor zamanlarda sorumluluk üstlenmesini bilip takımı ateşleyebilen oyunculardan kurulu bir temel var elde.

Spahija'nın tempolu ve üst düzey yardımlaşmalı oyununu organize edebilecek guard rotasyonunun elde olup olmadığı bu kadroyla ilgili ilk soru işareti gibi duruyor.

Ukiç'i Spahija elde tutuyorsa elbette bir bildiği vardır. Rakip alana çabuk geçen, tempolu oyunda çabukluğu, dribling yeteneği ve penetre özelliğiyle başarılı olan ama rakibin guarda baskı yaptığı, savunmayı sertleştirdiği bölümlerde silikleşen Ukiç'in geçen yıl NBA dönüşü sendromuna rağmen kazanılan şampiyonlukta önemli bir rolü olduğu yadsınamaz.

Ama savunma sertliğiyle fark yaratamayan, rakip guardı bozma becerisi olmayan, hücumda özellikle rakip savunmanın yerleştiği oyunlarda takımını kombine savunmaları dağıtacak yardımlaşmalı hücumlara sevk edemeyen bir oyun kurucunun birinci tercih olduğu takımların Euroleague'in üst düzey takımları arasında yer alması pek mümkün değil.

Spahija'nın iyi tanıdığı ve güvendiği Ukiç'in geçen yıla oranla ciddi bir gelişimi göstermesi şart gibi görünüyor. Geçen yıla oranla daha dengeli ve defosuz bir takım yaratma konusunda atılan önemli bir adımda kısa forvet olarak sadece hücum özellikleriyle ön plana çıkan değil komple bir takım oyuncusu olan Marko Tomas'ın tercih edilmesiydi. Skorer özellikler olarak sadece iyi şut atmayı artılar hanesine yazabilen oyuncuların Avrupa basketbolunda üst düzey takımlarda yer alabilmeleri git gide güçleşiyor. Bunun yerine konsantrasyonu yüksek, yerleşik savunmayı iyi yapan takımlara karşı kendi şutunu yaratabilme özelliklerine sahip olan, bunu yaparken de topla ilişkisini ''sevda'' düzeyine yükseltmeden yardımlaşmayı ve topu paylaşmayı becerebilen bir anlamda kendi pozisyonu yaratabildiği kadar takımına pozisyon da yaratmayı becerebilen oyuncular bu düzeydeki oyunun tercih edilen aktörleri oluyor. Marko Tomas bu özellikleriyle ve özellikle İspanya macerası sırasında kazandığı savunmacı becerileriyle Griçek ve kadroda kalıp kalmayacağı hala belirsiz olan Greer'in takım oyununda yarattıkları handikapları yaratmayacaktır.

Kendisi gibi, yaratıcı yetenekleri çok gelişkin Emir'le birlikte seyri de doyumsuz oyunlar oynayabilirler. Spahija'nın kendisine yaratılan şutu sokan keskin nişancılardan çok yemeği birlikte hazırlayıp, bir arada yemeyi seven türden adamların üzerine oyununu kurduğunu biliyoruz. Marko Tomas-Emir ikilisi bu anlamda onun kadrodaki kilit oyuncuları olabilir.

Eldeki kadronun en büyük değişimi uzun rotasyonunda yaşadığı açık. Aslında geride kalan 3 yıldır o bölgede bir zenginlikten ziyade gelişimleri beklendiği ölçüde olmayan oyuncuların yarattığı bir şişkinlik var. Giden oyuncuların kayıp hanesine yazılacak boşluklar doğuracağı açık ancak bu durumun Spahija'nın istediği türden kendisine daha fazla seçenekler sunan bir uzun rotasyonu yaratması için elini güçlendireceği de düşünebiliriz.

Spahija, Lavrinoviç dışında bir uzun daha alınacağını söylüyordu. Vidmar'ın sözleşme durumu bu isteğini zora soksa bile kafasındaki uzun rotasyonunun geçen yıllarda sahip olduğumuzdan daha fazla topu eline yakıştıran ve şutu, driblingi daha düzgün oyunculardan oluşturmak istediği belli.

Vidmar'la yolların ayrılması durumunda, uzun rotasyonunda savunma sertliği ve disiplini konusunda sorunlar yaşayacağımız açık. Mirsad bir yaş daha yaşlanmış olacak, kaldı ki artık iyice istatistik yaparak maç kazandıran oyuncu rolüne bürünmüş durumda. Oğuz bu konuda geride kalan yıllarda çok fazla gelişme sağlayamadı, Spahija'nın elinde final serisinde olduğu gibi rolü doğru biçimde çizilip hücumda sahip olduğu muazzam yeteneklerinden maksimum verim alınabilir ama savunma konusunda hem ayak çabukluğunu, hem doğru pozisyon alma becerisini hem de dayanıklılığını geliştirmesini beklemek pek doğru değil. Lavrinovic'in de ortalama bir savunmacı olduğunu düşünürsek pota altında caydırıcı bir savunma oyuncusu özellikle Euroleague'in kavgacı ortamı için şart gibi dgörünüyor.

Bu sezon dikkatle izlenmesi gereken bir isim; Boban Marjanovic


Boban Marjanovic, Euroleague'de sezonun patlama yapması muhtemel isimlerinden birisi. 1988 doğumlu, 2.21 boyunda. Partizan'da son 5 sene içerisinde Euroleague'in en önemli yeni nesil uzun oyuncularını yaratan Vujosevic'in yeni takım CSKA onu çok başarılı bir sezon geçirdiği Hemofarm'dan transfer etti.
Son yıllarda Avrupa basketboluna, Pekovic, Maric, Jan Vesely, Slavko Vranes gibi birbirinden değerli uzun oyuncuları kazandıran Vujosevic'in Sırbistan basketbolunun altın jenerasyonundan gelen Boban Marjanovic'e de sınıf atlattırıp onu Avrupa'nın adından en fazla söz edilen oyuncularından birisi haline getirmesi sürpriz olmaz.
Marjanovic, Sırbistan milli takımının altın madalyayı kazandığı 2007 19 yaş altı dünya şampiyonasında ve 2008'de 20 yaş altı Avrupa şampiyonasında Miroslav Raduljica, Stefan Markovic ve Milan Macvan'la beraber takımın en fazla ümit vaadeden oyuncusuydu. Hemofarm'ın geçen yıl Sırbistan ligi finali başarısında önemli bir pay sahibiydi.
2.21'lik boyuyla elbette atlet değil ama hücumlarda hareketli, çabuk ve sahip olduğu koordinasyon yeteneğiyle dengeli olduğunu söylemek lazım. Ayrıca bir aygır kadar güçlü.
Geçen yıl jan Vesely'den final fourda harikalar yaratan bir oyuncu çıkaran Vujosevic'in elinde Marjanovic ne hale gelir kimbilir.

Vujosevic vs. Panathiniakos


Euroleague'de Efes Pilsen'in yer aldığı D grubunun ne kadar zorlu olacağını tahmin etmek güç değil.
Her şeyden önce 2. torbadan gelen takım Panathiniakos oluyorsa orada talihinize tükürmeniz gerekir.
Elbette hedefiniz gruptan çıkmaksa aslında 1. ve 2. torbadan gelen takımların hangileri olduğu o kadar da büyük bir önem taşımıyor. Hedef gruptan çıkmak olunca sizinle aynı hedefi güdenleri yani aslında ilk 2 torba dışında gelenleri altına almanız gerekiyor.
Ama bu grubun hikayesini, hoş sürprizini Efes Pilsen'in grupta altına almaya çalışacağı rakipleri değil grubun kodamanları CSKA Moskova ve Panathiniakos oluşturuyor.
Euroleague'de sezon başlarken ''sezonun final four adayları'' listesine ilk elden yazılacak bu iki takımdan PAO son 4 yılda sadece 2 kez final four oynayabildi. Aslında Avrupa'nın son 10-15 yıldaki en başarılı takımı oldukları su götürmez bir gerçek, hele de başlarında Euroleague'in en fazla şampiyonluk görmüş koçunun bulunduğunu hesaba katarsak bu başarı ve şampiyonluk timsali takımın son 4 sezondaki Euroleague verimliliğinin hiç de tatmin edici olmadığı söylenebilir.
Ama 4 ayrı takımın başında toplamda 7 Euroleague şampiyonluğu yaşayarak bu alanda Messina'nın önünde yer alan Obradovic'in kendisi gibi yenilmeyi kolay kolay kabul etmeyen takımı PAO'nun diş geçirmekte zorlandığı bir takım vardı; kıtanın belki de en iyi kurucu hocası Vujoseviç'in Partizan'ı. Final fourların gediklisi PAO'nun son 4 yılda iki kez TOP 16 gruplarında tökezlemesinde başrolü oynayan takımdı Vujosevic'in Partizan'ı.
Neredeyse her sezon başında Euroleague'in devlerinin kadrolarını takviye etmek için ilk planda baktıkları havuz olan Partizan'ı yeniden genç ve tecrübesiz oyuncularla zirve yarışı yapan takım haline getiren Karadağ'lı hoca 9 yıldır çalıştırdığı Partizan'dan ayrılıp bu kez yüksek bütçeli, üst düzey bir takımın başına geçti, CSKA Moskova'nın koçu oldu.
D grubu sadece PAO ve CSKA gibi iki şampiyonluk adayı dev takımın aynı grupta yer alması açısından değil, Avrupa basketbolunun son 15 yıldaki en başarılı takımın yoluna çıkan en büyük engel olan koçun bu kez elinde güçlü ve iddialı bir kadroyla yine PAO'ya karşı mücadele edecek olmasıyla ilgi çekecek.
Geçen yıl dağıldılar, dağılıyorlar denilirken Euroleague'de final four yapmayı yine başaran özellikle kısa rotasyonunda korkutucu bir güce sahip olan CSKA'nın, eski Yugoslavya toprakları dışında İspanya ve İtalya'da koçluk deneyimi olsa da 17 yaşında başladığı koçluk kariyerinin büyük bölümünü Sırbistan ve Karadağ'da geçiren ve genellikle düşük bütçeli takımlarda, kendi tırnaklarıyla kazıyarak yol alan, genç oyuncuları yetiştirerek müthiş işler yapan Vujosevic yönetiminde neler yapabileceğini merakla bekliyoruz.
Kıtanın en iyi hocalarından ikisinin bu kez eşit güçte kadrolarla girişecekleri mücadelenin de tadı bir başka olacaktır.

11 Temmuz 2010 Pazar

Fenerbahçe'sinin direnen çocukları

Arsamızda yeni bir stad, içinde ise bizden yani Fenerbahçemizden çok uzak yoz ve endüstriyel bir oluşum var. Bu oluşuma karşı direneceğiz.

http://palsokagi.blogspot.com/

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Rastgele

Euroleague kura çekimi öncesi torbalar; kura çekimi yarın saat 13.15'de. Gruplar belli olduktan sonra kısa bir değerlendirme yazarız.
Lligde toplamda 5 İspanyol takımı olduğu için bir grupta 2 İspanyol birden olacak. Bunun dışında aynı ülke takımları eşleşemeyecek. Tabii, elemelerden gelecek iki takım bu durumu değiştirebiliyor.

4 Temmuz 2010 Pazar

Lavrinoviçgillerden Darjus


Erkek basketbolda gelecek yılın kadrosu yavaş yavaş şekilleniyor. Son olarak Lavrinoviç biraderlerin Darjus olanı geldi.
Uzun rotasyonunda Semih Erden ve Ömer Aşık'ın ayrılması sonrası ilk bakışta biraz da zorunlu olarak yapılıyor gibi görünen değişiklikler aslında Tanjeviç basketbol anlayışından Spahija'nınkine geçişin altyapısını oluşturuyor gibi.
Spahija'nın oyununda, tempo ve topu kullanma becerisi başat önemdedir. Sahadaki beş oyuncudan en az dördünün oyun zekası, pas, dribling ve şut yetenekleri üst düzeyde olmalı ve hücumlarda haraketli olabilmelidirler.
Uzunların ribaund hakimiyeti dışında ribaund sonrası topu hızla oyuna sokup, hızlı hücuma katılabilmeleri de kendilerinden istenir.
Bu durumda aslında mevcut uzun rotasyonumuzun bizim takımı yıllardır Euroleague'de zorlayan şişkinliğin ve bu şişkinliğe bağlı yetersizliğin Spahija'nın basketbolu için engel teşkil edeceğini düşünmek yanlış olmazdı.
Şu anda kadroda Oğuz ve Kaya yer alacaksa, Semih'in kalması hatta kazanılan şampiyonluğun belki de kilit adamı olan Vidmar'ın elde tutulması uzun rotasyonunda yine bir şişkinlik yaratabilir.
Spahija, Avrupa basketbolunun yeni nesil tarzını temsil eden koçlardan.
5 numaralardan bozma 4 numaralar onun tempolu oyununu öldürür. Şöyle düşünelim, Semih, Vidmar ve Kaya üçlüsünden ikisinin sahada olduğu yani şutu olmayan, oyunu oynatma becerisinden yoksun, sahanın bir tarafından diğer tarafına geçerken ağır iki oyuncunun aynı anda kullanıldığı bir 5 ona göre değil.
Bu yüzden, Oğuz ve Kaya gibi orjini 5 olan iki oyuncu ona yeter. Diğer uzunlar mesela çok beğensem de Vidmar gibi olmamalı.
Alaattin'in cini gelse, dile benden ne dilersen dese; herhalde Mirsad'ı gençlik günlerine döndürebilmek Spahija'nın ilk isteği olurdu.
Darjus birader, Spahija'nın istediği türden uzun oyuncuların prototipi diyebileceğimiz bir oyuncu.
Bir kere Litvanya'lı. Şut ve oyun zekası genlerinde var. Euroleague kariyeri boyunca % 35 civarında üçlük yüzdesi var, geçen yıl real Madrit formasıyla % 41 üçlük isabeti tutturmuş. yıllardır Euroleague'de dış şutu olan uzunlardan çuvalla sayı yiyen Fenerbahçe için ilginç bir transfer.
Hem 4 hem 5 oynayabilir. ne 5'den devşirme 4 gibi durur ne de 4'den devşirme 5 gibi. Aslında ikisi birdendir.
Hücumda arkası dönük oynamayı beceriyor. Hem aygır gibi güçlü, hem fundementali gelişkin, hem oyun zekası var, hem bileği düzgün hem de dayanıklı olunca pivot olarak hücumda çok başarılı. Mirsad dışında hücumda güvenilir ve istikrarlı bir oyuncu sıkıntısı çeken takım için ideal.
Bu noktada, oyun zekasını, oynatma becerisi ve isteğini, fundementalini ve bileğinin yumuşaklığını hep övdüğümüz Oğuz'un Spahija'nın elinde ihtiyacı olan dayanıklılığı ve sertliği kazanma ihtimalini de düşünmek lazım. O da olursa önemli bir hücum tehditi oluşturacaklardır.
Darjus'un yaşlandıkça ağırlaşmaya başladığı söylenebilir. Eskisi kadar çabuk değil, bu durum özellikle savunmada dert olabilir tecrübesiyle önemli bir eksiği kapatacaktır.
Semih ve Ömer Aşık'ın gidişi sonrası Vidmar'ın ayrılma ihtimalini de düşünürsek Darjus transferine rağmen pota altı rotasyonunda önemli bir eksiklik göze çarpıyor.
O bölgede tehditkar, agresif bir savunmacı, pis bir oyuncu ihtiyacı beliriyor. Daha önce de dilediğimiz Valencia'lı Matt Nielsen gibi mesela.

24 Haziran 2010 Perşembe

Bu Oyunun İçinde Yokuz …



Bu Oyunun İçinde Yokuz …


Uzun yıllardır Fenerbahçe tribününde renktaş olarak yan yana duran Vamos Bien üyeleri olarak beş yıl önce "Hasretinden Yandı Gönlüm" pankartıyla grup olarak davranmaya başlamaya karar verdiğimizde, tek amacımız, Fenerbahçe sevgisine ve tribün kültürünün zenginliğine katkıda bulunmaktı.

O günden beri, beş yıl boyunca, hedefleri doğrultusunda yoğun emek harcayan grubumuz, geçtiğimiz yıl ebedi dostlarımız Grup CK ve ÜNİFEB'le omuz omuza vermek amacıyla Maraton tribününden okul tarafı kale arkası tribününe geçti.

Okul tarafı kale arkasında üç grubumuzun üyeleri arasında kurulan samimi ilişki sonucunda, "endüstriyel futbol" tarafından unutturulmaya çalışılan dostluk,paylaşım, fedakarlık ve dayanışma gibi temel değerler hayata geçirildi ve sezon boyunca bütün Fenerbahçelilerin haklı olarak gurur duyduğu önemli işlere imza atıldı. Bütün rakiplerimizi kıskandıran bir tribün zenginliği yaratıldı.

Bunca yıldır yaratılan onlarca güzelliğe rağmen, üzülerek de olsa, Vamos Bien grubu olarak bugünden itibaren tribün faaliyetlerimizi süresiz olarak askıya aldığımızı bütün renktaşlarımız, kardeşlerimiz ve dostlarımız ile paylaşmak istiyoruz.

Öncelikle,
Geçtiğimiz sezondaki Kayserispor maçı sonrasında çıkan ve aslında yasa uygulayıcılarının gereksiz ve anlamsız müdahalesi sonrasında büyüyen olaylar sonucunda içlerinde grup üyelerimizin de bulunduğu, her üç gruptan, 14 renktaşımız altı ay spor müsabakalarından men ve toplam 24 bin 38 TL para cezası aldılar. Bu cezalar grup üyelerimizin bugüne kadar aldığı ilk ceza değil. Daha öncede bu tür cezalar her üç grubun üyelerine de farklı zamanlarda uygulandı. Kayserispor maçı sonrasında verilen cezaların da tek maçlık bir yanlış anlama ve emniyetin hatalı müdahalesi sonucu gelen cezalar olarak görseydik, daha önceki haksız cezalarla hukuk yoluyla nasıl mücadele ettiysek bu cezalarla da aynı şekilde mücadele eder, gerektiğinde bütün maddi-manevi ağırlığına rağmen cezaları yüklenmekten gocunmazdık. Ancak sezon sonunda yasa uygulayıcılarının yaklaşımlarını ve kulüp yönetimimizin söz konusu yaklaşımlara karşı duyarsızlığını gördüğümüzde bunun artık bir maçlık hata değil tribünlere yönelik genel bir stratejinin parçası olduğunu açık olarak gördük.

Bugün yürürlükte olan ve çeşitli maddeleri daha da ağırlaştırılmaya çalışılan 5149 sayılı “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesi Yasası” futbol dünyasının gerçeklerinden uzak, tribün kültürünü ortadan kaldırmak isteyen, tek taraflı hazırlanmış bir yasadır. Öznel kriterlerle, canın istediğinin suçlandığı, suçlanan kişinin savunma bile yapamadan cezalandırılmasının zeminini oluşturan bu yasa, en basit hukuk ilkelerini bile ayaklar altına alarak taraftarlara yönelik bir tehdit unsuru olarak rahatlıkla kullanılmaktadır.

Ne gariptir ki, çıkış manifestosunda sporun her tür şiddete alet edilmesine karşı çıkan ve bu konudaki hassasiyetini defalarca ispatlamış olan grubumuzun üyeleri, aleyhlerinde hiçbir delil olmadığı halde, bütün kamera görüntülerinde ve binlerce seyircinin gözünün önünde onlarca emniyet görevlisi tarafından şiddete maruz bırakıldıkları görüldükleri halde bir spor müsabakasında “şiddet uyguladıkları” iddiasıyla ceza alabilmektedir.


Buna karşılık,
Üç grubun yaptığı her güzel işi sahiplenip, kulübün resmi organlarında övünerek paylaşan, stadımızın duvarlarına yapılan güzel işlerin resimlerini asan Fenerbahçe yönetimi ise, ne yazık ki, temel hukuk kurallarına ve ilkelerine aykırı biçimde, savunma hakkı bile tanınmayan renktaşlarımızın yanında olmak yerine, sessizliğini koruma hatta haksızlığı yapanlara "teşekkür etme" yolunu seçmiştir.

Yönetimimize çok iyi bildikleri bir gerçeği tekrar hatırlatmak isteriz: Futbolun gerçek ruhunu oluşturan sayısı arttırılmış seyirci kalabalığı ya da "bindirilmiş kıtalar" değil, coşkulu tribünlerdir. Tribünler taraftarın sadece maç seyretmek için oturduğu alanlar değildir. Taraftar için tribünler, coşkunun, şenliğin, şamatanın, mizahın, yaratıcılığın, hüznün, hayal kırıklarının beraberce yaşandığı toplumsal alanlardır. Taraftarın duygusallığa dayalı bu sevgisi bugün “endüstriyel futbol” sisteminin sözcüleri tarafından “fanatizm” adı altında “suç biliminin” kavramlarıyla değerlendirilmekte, cezalandırılması gereken bir suç gibi gösterilmektedir. Parayla ölçülemeyen bu değerler, hakim piyasa sistemi tarafından "suçlanarak" dışlanmak istenmektedir. Gündelik yaşantımızın başka alanlarında da gözlemlediğimiz bir yöntemle, futbolun tümüyle bir piyasa, paranın konuştuğu alana dönüştürülmesi projesi ile sert polisiye güvenlik önlemleri beraberce geliştirilmektedir.

Fenerbahçe tribünleri bugün endüstriyel futbolun savunucuları ve sporda şiddeti önleme yasasının uygulayıcıları tarafından bir laboratuar olarak kullanılmaktadır. “Fanatizm” damgası altında, “karşılıksız sevgi”sini yaşayanlara yönelik açık bir savaş yürütülmektedir. Bu savaş ister farkında olsun ister olmasın, tribünlerimizdeki bütün taraftar gruplarını hedef almıştır. Bu tek taraflı savaşın temel amacı tribünlerin çok sesliliğini, çok renkliliğini ortadan kaldırıp; “endüstriyel futbol”ca makbul görülen, tüketmekten başka bir özelliği olmayan, piyasa kurallarına göre hareket eden, tek tip, sevgisiz, "sadece harcadığı paranın hesabını soran", bir seyirci profilini oluşturmaktır. Taraftar grupları ise anti-demokratik, hukukun en temel ilkelerine bile aykırı olan yasayla pasifize edilip, "havuç-sopa" yöntemleriyle, yönetim ve yasa uygulayıcıların sözlerinin dışına çıkmayan "uslu çocuklara" dönüştürülmek istenmektedir.
Fenerbahçe tribünlerinde başlatılan bu deneyim başarılı olursa dalga dalga diğer tribünlere de yayılacaktır. Bugünden hangi renge sevdalı olursa olsun bütün tribün emekçilerine söyleyecek tek lafımız var: " Anlatılan senin gelecekteki hikayendir!"

Ve son olarak,
Fenerbahçe tribünleri olarak dayanışmadan yoksun ve grup çıkarlarını genel tribün çıkarlarının önüne koyan bir yaklaşımla hikayenin sonunu getirmek mümkün görünmemektedir. Her geçen gün kendi içini yiyerek parça parça bir yok oluşa doğru gidilmektedir. Geçmiş deneyimlerin ışığında yaşananlar sanki tarihin tekerrürü gibidir. Birlikte davranabilme yeteneğinin gelişmesi gereken yerde ve anda tam tersi refleksler devreye girmektedir. Bu gidişin sonu bizim gideceğimiz yol değildir.

Aldığımız karar mücadeleden kaçma anlamına gelmemektedir. Sadece taşların yerlerinin sürekli değiştiği böyle bir oyunda yer almayacağımızı ifade ediyoruz. Biz böyle bir oyunda kimsenin oynayacağı bir piyon değiliz. Karşılıksız sevenler için, eğer birlik ve dayanışma yoksa, böyle bir oyunda galip gelmenin imkanı olmadığını biliyoruz.

Bu kararı alırken geride bıraktığımız süre içinde Fenerbahçe tribünleri adına olumlu, güzel ve önemli işlere imza atmanın vicdan rahatlığını yaşıyoruz.

Evlatlarına en büyük miras olarak Fenerbahçe sevgisini bırakacak olan grup üyelerimiz, bağlayıcı karar olmaksızın bundan sonra da, bireysel olarak Fenerbahçe’mizin yanında olacaklardır.

Faaliyet gösterdiğimiz sürece her zaman yanımızda olan bütün tribün gruplarımıza ve taraftarlarımıza teşekkür ederiz.

Saygılarımızla,

VAMOS BİEN

24.06.2010

11 Haziran 2010 Cuma

Oyuncularımızın final performansları; Emir Preldziç


Birçoğumuz için hala yetenekleri ve beklentilerimiz paralelinde geliştirebilmiş değil kendisini, final serisinde çok daha dominant bir Emir beklentisi olması doğal zira büyük oyuncu olması beklenen bu çocuğun ''alın bu şampiyonluğu ben kazandırdım'' demesi bekleniyor.
Ama harika yeteneklerine, bir çok pozisyonu oynayabilme becerisine, hücumda çok fazla alternatifleri olmasına karşın belki de en önemli zaafı olan istikrarlı bir şutör olamaması ondan beklenen türden patlamayı yapmasını engelliyor belki de.
Bazen mesela 4. maçtaki gibi çok kritik anlarda kritik şutları sokup maçları çevirevbilir ama hiç kimse o bomboş şuta kalktığında nasılsa sokar rahatlığında olamıyoruz.
Buna karşılık, mesela 2. maçta takım 3. çeyrekteki geri dönüşünü yaşarken yaptığı gibi oyun zekasını öyle bir kullanırki takımınız rakibinize göre üstün olan yanlarını rahatlıkla kullanabilir.
Emir'i Bodiroga'ya benzetenlere hep karşı çıkmışımdır. Zira Bodiroga her zaman ne yapacağı belli olan ve çok istikrarlı performanslar sergileyen bir oyuncuydu Emir aksine sürprizlere açık bir oyuncu.
O hücum ederken sağdan mı soldan mı drive edecek, yoksa driblingi kesip şut mu atacak bilemezsiniz, penetresini kesmek çok güç çünkü klasik bir bitirişi yok, durup rakibinin koltuk altından elini uzatıp topu potaya bırakmak gibi abuk bitirişleri dahi var.
Final serisinin patlayan bombası olamadıysa da, takımın hücumda sıkıştığı dönemlerde önemli katkılar sağladı. Ama onun yetenekleri ölçüsünde katkı verdiğini söylemek güç.
En önemli özelliği olan asistçiliğini en çok kaybedilen iki maçta kullanmış olması ilginç bir not. Belki de işler iyi gittiğinde değilde, hücumda sıkıştığımızda onun eline daha çok bakmış olmanın getirdiği bir sonuçtur bu.
21.56 süre ortalamasıyla oynayıp, 7,5 sayı ortalaması tuturmuş, Toplamda 12 asist yapmışki,2 asist ortalamasının onun için iyi bir rakam olmadığını söylemek lazım. Skora bu kadar az etki etmişken maç başına 2,3 top kaybı yapmış olması da önemli bir handikap.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Oyuncularımızın final performansı; Semih Erden


Vidmar'la beraber maçlara ilk beşte başladı. Artık deneyimiyle bu takımın kazanma iradesini sahaya koymasında başrolü oynayan oyunculardan birisi olmasını bekliyoruz. Ama onun hırsı mesela Ömer Onan'ınki gibi takımını ateşliyen, rakibine gözdağı veren cinsten değil çok zaman kendisini de dağıtan bir kazanma isteği var onda. Halen olgunlaşamayan bir yanı var.

Pota altında Oğuz gibi yerleşik bir savunmaya karşı, arkasında savunmacısı varken ve arkası dönükken sayı bulabilen bir oyuncu olmadığı için skor üretebilmesi için yardımlaşmalı oyunlarla ve kısaların penetreleriyle rakip savunmanın dengesinin bozulması lazım. Bir başka deyişle onun ne kadar sayı bulup bulamadığı daha çok takımın Semih'i ne kadar oynatıp oynatamadığıyla ilgili oluyor.

Vidmar'la birlikte oynadıklarında, Efes eğer 4 kısalı sistemi tercih etmişse çok etkili oldu. Bun da Vidmar'ın uzundan uzuna paslarla arkasında kısa bir savunmacıyla kalan Semih'i beslemekte ısrarcı olması etkiliydi.

Savunmadaki gayreti, agresifliği önemli detaylardı ama yetenekleri ve hırsı ondan pota altında patlamalar yaratacak performanslar beklememize sebeb oluyor. Misal onun kol uzunluğu 6 maçlık final serisi boyunca 1 bloktan daha fazlasını vaadediyor bize.

Ortalamalar; süre 19,32 sayı 6,8 ribaund 3,7 asist 1

Oyuncularımızın final performansı; Oğuz Savaş


Ertuğrul Erdoğan'ın final serisi boyunca rolleri ve süreleri derli toplu dağıtması sayesinde sahada olduğu süre boyunca nihayet gerçek bir pivot olarak oynayabildi.

Cüssesine göre hayli gelişkin meziyetleri ve oyun zekası sebebiyle gayet tehlikeli bir hücum silahı olmasına rağmen, dayanıklılık, güç ve devamlılık sorunları olduğu aşikar. Çabukluk konusundaki sıkıntılarının ise hücumda değil savunmada yaşandığını düşünüyorum.

Efes Pilsen'in pota altı savunmasının, oyun anlayışları ve kadro yapıları sebebiyle yumuşak ve güçsüz olmasına karşın Oğuz'un seri boyunca 8,3 sayı ortalaması tuturmuş olması onun eksi hanesine yazılmalı. Aldığı süre maç başına 14,7'yle sınırlı ama yine de onun gibi muazzam pota altı yeteneklerine sahip bir uzunun yıllardır örtemediği defolarının; savunmadaki yavaşlığının, sertlik karşısında dağılıyor oluşunun ve devamlılık sorunlarının bu kadar az süreler almasının temel sebebi olduğunu artık anlamalı.

Dikkat çekici bir nokta; seri boyunca koçun onu yüksek postta neredeyse hiç kullanmamış olmasıydı, son iki sezonda maç başına ortalama 1 üç sayılık atış kullanırken final serisinde 6 maç boyunca sadece bir kez (onu da atıp atmamayı uzun süre düşündü) dış şut kullanmış olması, koçun onu tam anlamıyla boyalı alanda kullanmaya hazırlamış olduğunun bir işareti.

Sezonun önemli bir bölümünde, Fenerbahçe'den ayrılacağı dedikoduları ortalıkda dolaştı, Tanjeviç'in rotasyonundan memnun olmadığı sır değil ama final serisi boyunca şampiyonluğpa olan inancı ve takımıyla arasındaki olan aidiyet bağı diğerlerinden farklı değildi.

Final istatistikleri şöyle; ortalama süre 14,7 sayı 8,3 ribaund 2,8 asist 1,2.

Daha iyisi gelmedi


Ölüm yıldönümünü iki günle kaçırdık.

Yeryüzünde şu oyunu oynamış olan en yetenekli adam.

Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun klişesi gibi bir hayat.

WNBA'de bizim kızlar


Amerikan basketbolunu sevdiğimden değil ama bizim kızlar orada oynadıkları için WNBA'e göz atma ihtiyacı hissediyorum.

Taurasi ve Penny'nin takımı geçen yılın şampiyonu Phoenix Mercury sezona çok kötü başladı. Batı konferansında 3 galibiyet 5 yenilgiyle 3. sıradalar. Son olarak Sparks'a deplasmanda 92-91 yenildiler.

Taurasi ve Penny'nin istatistikleri gayet iyi ama Cappie Pondexter'in gidişinin takımı feci şekilde etkileyeceğini iddia edenler şimdilik haklı çıkmışa benziyor.

Batı konferansında Seatle Storms 8 galibiyet 1 mağlubiyetle lider durumda ki Sue Bird, Lauren Jackson, Camille little, Swin Cash'li kadrolarıyla zaten dudak ısırtıyorlar.

Oyuncularımızın final performansı; Lynn Greer


Greer, Euroleague'de final four oynayacağız lafını duyduğumuzdan bu yana geçen 3 yıllık zaman diliminde Fenerbahçe kadrosuna bir Euroleague takımından yapılan ilk ve tek transfer.
Onun hücum yeteneklerini tartışmak anlamsız, hem şutu var hem de kendi pozisyonunu kendi oyunuyla hazırlayabilecek yetenekte. İçeriye her dalışında müthiş fundementali ve koordinasyon yeteneğiyle faul alsa dahi pozisyonunu kaybetmeyip topu çembere rahatlıkla bırakabiliyor. Oyuna ısındıktan sonra peşpeşe sayılar bulmasını engellemek neredeyse imkansız, atletik olarak çok gelişmiş değil ama dengesi ve fundementali müthiş.
Tabii tüm bu artılarına rağmen onun sertlikten hoşlanmayan tarzı, savunma zaafiyetleri, fizik zayıflıkları ve yavaşlığı takım oyunu açısından önemli handikaplar doğuruyor.
Elbette onun hücum yeteneklerini gözönünde bulundurunca onu sahada tutuğunuz dakikalarda bu handikapları yaşamayı göze alacaksınız. Bu sürelerde diğer kısaları iyi savunmacılardan seçmek zorunda kalıyorsunuz mesela.
Greer müthiş bir skorer olmasına rağmen final serisindeki katkısı üst düzeyde olamadı. Bence bundaki en önemli sebeb takımda gerçek anlamda tek 1 numara bulunuyor olması.
Serinin ilk 2 maçında Greer Ukiç'İn yedeği gibi kullanıldı. Greer'in tipik bir özelliği topu getiren adam olarak oynadığında hem kendi verimi azalıyor hem de takımı hücum ettirmeyi beceremiyor, önde baskıyı yiyince topu çok erken tutması sebebiyle uzunlar yüksek posta çok uzak noktalarda screene gidiyorlar ve bu durumda uzunlarla oynanacak ikili ouyunlarda oynanamıyor.

Oysa onu 2 numara olarak oynatıp, baskı altında top çıkarma görevine hiç bulaştırmadığınız zaman kendi ekmeğini kendi pişiren bir skorer olarak çok tehlikeli olabiliyor.

Yalnız burada dikkat edilmesi gereken mesele de şu; final serisi boyunca kısalardan Kinsey ve Ömer Onan agresif ve istekli savunma yaparken takımın birinci guardı Ukiç'in savunmada yeterli düzeyde olmaması Greer'in savunmada olması gerekenden fazla sırıtmasına yol açtı.

İlk 3 maçta Greer gibi bir skorerden beklenmedik derecede etkisiz bir performans gördük. Büyük atıcılar bazen atar ama sokamazlar, bu gayet doğal ama Greer ilk 3 maçta sadece 4 sayı atarken toplamda 4 şut kullanmış. Bu kadar insiyatif almaktan uzak görüntüsünü açıklamak kolay değil. Buna karşılık 4. ve 5. maçlarda Ukiç sahada yokken daha çok Preldziç guard olarak tercih edilince gerçek pozisyonunda oynayıp kritik sayılar buldu. İlk 3 maçın durgun adamı sonraki 2 maçta 26 sayıyla oynadı.

12,7 dakika ortalamasıyla süre alıp, 5,3 sayı, 1,2 riabunt ve 0,8 asist ortalaması tuturmuş.

Greer için hayli kötü rakamlar olarak kabul edilmeli.

Ama 4. maçtaki 14 sayılık katkısı önemliydi.

Oyuncularımızın final performansı; Damir Mrsiç


Son maçta oyunda kaldığı kısa sürede sağ taraftan gönderdiği ve çemberin içinde yarım tur atıp giren top kaptanın veda öpücüğü gibiydi.

Final serisi boyunca Ertuğrul hocanın rotasyonu kullanırken çok fazla denemelere girişmediğini gözledik. Belli ki onun kafasında Damir'i fazlaca kullanmak yoktu. Savunma zaafiyetli kısalardan Greer'i tercih edip Damir'i neredeyse sadece 2. maçta, 16 dakikayla kullandı. Bu maç dışında sadece 2 maçta daha görev aldı. Bu 2 maçtaki toplam süresi ise 12,33.

İlk 2 maçta takımın belki de en güvenilir hücumcusu olan Greer'in Ukiç'in yedeği gibi kullanılıp, topu getirme göreviyle meşgul olurken hücumda hiç bir varlık gösterememesi üzerine 2. maçta Damir adeta kurtarıcı gibi sahaya sürüldü. Bu maçta oyunda kaldığı süre boyunca neredeyse tüm hücum setleri onun üzerine çizilmişti. Zaten o maçta 16 dakika içerisinde 6 üçsayılık atış kullandı.

Şaşırtıcı olan bu maçta ona bu kadar bel bağlanmışken serinin kalanında neredeyse hiç görev almamasıydı. Bunda Greer'ın 4. maçtan itibaren gerçek skorer kimliğini ortaya koyması da olabilir. Zira Ertuğrul Erdoğan daha sert ve özellikle zone presste etkili bir takım yaratma adına Greer'la Damir arasında tercih yapmış olmalı. Zaten Rakoceviç, Smith hatta Ender gibi çok dikkatle savunmanız gereken öldürücü şutlara sahip kısalara sahip bir takım karşısında Greer ve Mrsiç'le savunma yapmak önemli bir handikap.

Bu noktada Mrsiç'in savunma yapma konusundaki gayretlerine lafımız yok, olamaz. Ama sonuç olarak yaşlandıkça yavaşlayan ayakları dert oluyor.

Yine de özellikle iç saha maçlarında kısa sürelide olsa kullanılabilirdi diye düşünüyor insan. Zira onun attığı bir üçlüğün sadece 3 sayı anlamına gelmediği, tribünleri, takımı coşturan, katalizör görevi gören bir etki yarattığı gözden kaçmamalı.

Kaptan seri boyunca 3/8 üçlük, 1/1 ikilik atıp 11 sayı üretebilmiş.

8 Haziran 2010 Salı

Oyuncularımızın final performansı; Tarance Kinsey


Kinsey'in Fenerbahçe kadrosundaki yeri tartışılabilir, onun yerine savunması daha güçlü, daha sağlam ve daha istikrarlı bir Avrupa'lı oyuncuyu tercih edenler olabilir ama onun final serisi boyunca şampiyonluğa verdiği katkı yadsınamaz.

Fenerbahçe'nin Efes Pilsen'e üstünlük kurduğu tempolu oyunda, hızlı hücumlarda hem ribaundlardaki başarısı hem de hızlı hücumlardaki hızı ve çabukluğuyla kilit bir rol oynadı.

Kısa oyuncu pozisyonlarında oynamasına rağmen atletik özellikleri sebebiyle takımın Mirsat'tan sonra en fazla ribaunt alan 2. oyuncusu oldu.

6 maçta toplamda 12 top çalmış ki zaten özellikle son maçta savunma da oldukça gayretliydi.

Halen alan savunmasına karşı hücum etmekte zorlanıyor, halen hücumda top eline geldiğinde çok çabuk hücum kullanıyor ve halen savunmada gayreti ve atletik yetenekleriyle rakiplere ters gelen yapısına rağmen kötü pozisyon alarak aksıyor ama onun agresifliği ve çabukluğu Fenerbahçe açısından önemliydi.

Oyuncularımızın final performansı; Mirsad Türkcan


Mirsad'ın seri boyunca en fazla dikkati çeken özelliği beklenenden farklı olarak takımın oyun düzeninin dışına çıkmama konusundaki gayretiydi.

Hiç çıkmadı diyemeyiz zaten onun kadar oynamayı isteyen bir oyuncunun özellikle hücumda iyi atmaya başlamışken gereksiz zorlamalara hiç girmemesini bekleyemezsiniz ama Mirsad alıştığımızdan daha çok düzen içerisinde oynadı.

Öne daha az çıktı, maçın belli anlarını domine etmek için one man showlara bu kez fazla bulaşmadı ama faydalı olduğu su götürmez bir gerçek.

Onun bu görüntüsünde Ertuğrul Erdoğan'ın övgüyle bahsetmemiz gereken hamlelerinin rolü olduğunu düşünmek lazım. Takımın bir bütün olarak onun çizdiği setlere, onun kafasındaki planlara uygun oynamaya çalışması ve bu konuda Mirsad gibi düzen dışına çok çabuk çıkan bir oyuncunun bile azami çaba göstermesi önemliydi.

23,47 süre ortalamasıyla oynayıp 10.2 sayı, 6,5 ribaunt istatistikleri tutturmuş. % 50'yle 3 sayılık isabet bulmuş olması da ilginç bir not.

Oyuncularımızın final performansı; Ömer Onan


Onun performansını anlatırken istatistiklere hiç gerek duymazsınız. Onun sahada ortaya koyduğu şey rakamlarla açıklanamayacak sadece gördüğünüzde tuttuğunuz takıma göre ya sizi ürkten ya da coşturan bir karakter.

O final serisi boyunca yine takımın yüreğiydi, seri boyunca şampiyonluğu daha fazla isteyen taraf olan Fenerbahçe'nin bunu sahada her hareketiyle göstermesini sağlayan kişiydi.

Ateşi o yaktı diğerleri harlandırdı.

Serinin dönüm noktalarından birisi olan 3. maçtaki geriye dönüş sırasında ön alan savunmasında onun çabaları çok önemliydi ayrıca takım gözle görülür biçimde hızlı hücumlarda rakibine üstünlük kurarken onun eşsiz hızı ve bitiriciliği Fenerbahçe'nin hızlı oyundaki başarısını perçinledi.

Takımın en güvenilir savunmacısı olarak zaman zaman Charles Smith zaman zaman Rakoceviç gibi iki muhteşem skor gücüne karşı savaştı hatta son maçta bir önceki maçın penetreleriyle ve asistleriyle kilit oyuncusu olan Ender Arslan'ı savunarak onu da adeta kilitledi.

İstatistiklerinde en ilgi çekici nokta her maçta top çalmış olması, toplamda 8 top kapıp 3 kez top kaybetmiş.

Ortalama 28 dakika sahada kalarak ağır işçilerden birisi olmuş. 8,1 sayı, 1,5 ribaunt ve 1,5 asist ortalamaları tutturmuş.

Oyuncularımızın final performansı; Roko Ukiç


Fenerbahçe kadrosuna sezon ortasında katıldığında takım için elzem bir ihtiyacı gidermiş olduğu için sevinçle karşılamıştık gelişini.

2 hatta 3 numaralardan devşirme guardlarla oynayan ve bu oyunculardan sayı, asist gibi istatistiksel katkılar alabilmesine karşın üst düzey bir guardın soğukkanlı ve takımın ihtiyacı olan tempoyu gerekli olan anda hakim kılacak performanslara aç olan bir takım Ukiç gibi driblingi mükemmel, tempolu oyunda çok etkili ve hücumda penetre yeteneğiyle delici ve potaya rahatlıkla gidebilen ir guarda kavuşunca performansı gözle görülür biçimde arttı.

Hücumda özellikle, refleksleri alışkanlıkları tamamen sette uygun durumda aldıkları paslarla potaya gidecek yolları aramaya yönelik gelişmiş olan Kinsey, Greer gibi oyuncularla topu karşı alana taşımaya çalışınca hem bu oyuncuların skor yapma kapasitelerini etkin biçimde kullanabilmeleri zorlaşıyor hem de rakip alanda yardımlaşmalı hücum edebilmek mümkün olmuyordu.

Ukiç'in gelişi nereden bakılırsa bakılsın, Fenerbahçe'nin hücum düzenini derleyip toplayan bir etki yarattı.

Ama final serisi boyunca, Ukiç'in son nefeste gelen sayısıyla kazandığımız üçüncü maç dahil olmak üzere Fenerbahçe'nin guard sorunu yaşadığını söyleyebiliriz.

Ukiç seri boyunca Fenerbahçe'nin Efes Pilsen'e üstünlük kurduğu hızlı ve tempolu oyunun oynandığı, Fenerbahçe'nin dirençli savunmasıyla ve ribaunt üstünlüğüyle hızlı hücumlara çıkıp rakip savunma yerleşmeden sayılar bulabildiği periyodlarda geminin dümenini başarıyla çeviren kaptan olarak göze battı. Ama özellikle Efes Pilsen'in guarda baskı uygulayıp Fenerbahçe'nin temposunu düşürdüğü, hızlı hücum silahını kullanmasını engellediği dönemlerde ise yerleşmiş ve sert savunmaya karşı sadece bireysel penetreleriyle sonuca gitmeye çalışarak takımın hücum düzenini bozmasında başrol oynadı.

Ukiç final serisi performansıyla, Euroleague seviyesindeki bir takımın aklı, organizatörü olmaktan ziyade oyunun belli dönemlerinde dribling ve penetre yeteneğiyle, hızlı hücumlardaki başarısıyla ön plana çıkabilecek bir oyuncu gibi görünüyor.

Ayrıca maçı kazandırdığı son hücumdaki sayısına rağmen o maçta dahil olmak üzere maç sonlarını doğru oynamadı, oynatamadığı konusunda ısrarcıyım.

2. maçta, takım geri dönüşünü özellikle 3. periyotta ısrarla içeriye topu indirip 2 uzunun boyalı alanda pota altı itiş kakışını ve oyununu pek sevmeyen Efes savunmasını parçalayarak gerçekleştirirken, Ukiç son periyotta bu doğrulardan takımı vazgeçirip ortada sadece 4-5 sayılık bir fark ve bu farkın rahatlıkla kapatılabileceği 4-5 dakikalık süre kalmışken acele ve gereksiz dış şutlara yöneltti takımı.

Ukiç'in bu haline bakınca doğup yetiştiği Hırvatistan'ın değil bize gelmeden önceki son yıllarını geçirdiği NBA basketbolunun izlerini üzerinde taşıdığını söyleyebiliriz. Onun 2 yıl ara verdiği Avrupa basketboluna yeniden alışma dönemi yaşadığını ve önümüzdeki sezon daha Avrupalı guard gibi oynayacağı söylenebilir ama yine de hedefi Euroleague olan bir takımın


guard pozisyonunda Ukiç'i yeterli görmesi riskli bir karar olacaktır.

Ukiç'in final serisindeki istatistiklerine de gözatmak lazım; 6 maçta 29.65 dakika ortalamasıyla sahada kalmış. 10.5 sayı, 1.8 ribaunt ve 4,3 asist ortalamaları tuturmuş. İlginç iki istatistiği göze çarpıyor toplamda 15 top kaybı yapıp sadece 2 top çalmış. genel olarak savunma yönünden zayıf bir görüntü çizdiği zaten söylenmeli, en azından bir guarddan beklediğimiz ön alan savunmasında sertliği ve bezdiriciliği yok. bu Euroleague'de oynayacak bir guard için önemli bir dezavantaj. Kaldı ki kendisi de ön alanda baskıyı yiyince bozuluyor.

Bir diğer ilginç istatistik ise seri boyunca 22 üç sayılık atış kullanıp sadece 5 isabet kaydetmesi.

Özetle Ukiç'in final performansı vasatın üzerine ancak çıktı denilebilir ama ne olursa olsun takımın gerçek anlamda tek guardıyken eğer sakatlığı uzamış ve final serisinde forma giyememiş final serisindeki kadar derli toplu bir takım olamazdık.

7 Haziran 2010 Pazartesi

Takım olanla olmayan arasındaki fark


ACB'nin Euroleague'den sonra Avrupa'nın en heyecan verici ligi olduğu bir çoklarına göre su götürmez bir gerçek.
Sezon başında ACB'de iki takım; Barcelona ve Real Madrit birbirinden değerli oyuncuları kadrolarına katarken, Saski Baskonia'da başka türlü bir yol belirlenmişti. İspanya basketbolunun önemli ekollerinden birisi olan Bask ekibi sponsor tedbiline giderek artık TAU Ceramica diye değil Caja Laboral diye anmaya başlamışken, kurt koç Ivanoviç'in kulübün geleneklerine uygun bir atılımla yaşı kemale ermeye başlamış yıldızlara teşekkür edip savaşçı ve genç bir kadroyla yola devam etme kararı alması onları bu sezon öncesinin ilgiyle izlenmesi gereken takımlar sıralamasında üst sıralara çıkartmıştı.
Rakoceviç, Mickeal, Ilievski, Prigioni gibi Euroleague'de önemli deneyime sahip yıldızlarıyla yollarını ayırıp mevcut kadroda Tiago Splitter, Stanko Barac ve Mirza Teletoviç'i tutarak kadroyu genellikle genç ve takım oyununa uygun, savaşçı oyuncularla yeni baştan yaratan Ivkoviç'in yardımlaşmaya ve disipline dayalı yeni sistemi en azından ACB'de sonuca ulaştı.
Sezonun hem koç hem de oyuncu transferleriyle en flaş ekibi olan ama sezon boyunca alıp-satmaya devam ederek denemelerine bir türlü son veremeyip doğal olarak takım olmayı da başaramayan Real Madrit'i yarı final serisinde eleyerek finalde Euroleague şampiyonu Barcelona ile eşleştiler.
Bir yanda piyasada almadık oyuncu bırakmayan, kadroyu şişirdikçe şişiren, sezon başından bu yana oyuncularına rolleri dağıtamayan, kazanan olmayı başaramayan, her kritik maçında kader anlarında kaybeden bir topluluk diğer yanda izleyeceği yolu henüz sezon başında belirlemiş olan ve kulüp geleneklerine uygun bir yenilenmeyi başarıyla yapabilen bir takım.
Kazanan elbette takım olmayı becerebilen Caja Laboral oldu.
Messina'nın Avrupa'nın en iyi koçlarından birisi olduğu kazanma geleneğine sahip bir isim olduğu yadsınamaz bir gerçek ama sezon başından bu yana sürekli denedi, sürekli yap-boz peşindeydi. Elindeki oyuncular onun için yeterli olmadı, Kaukenas gibi Avrupa basketbolunun en iyi görev adamlarından birisini daha iyisini almak adına sezon içinde harcadı.
Bu şekilde olamazdı zaten.

Gelene hoşgeldin gidene hiç bir şey




Salon sporlarında dünyanın en iyi isimleri transfer ediliyor, bir kaç sene öncesine dek ancak rüyalarımızda görebileceğimiz kadrolar kuruluyor, önümüzdeki sezon birden fazla takımımız branşlarında Avrupa'nın en üst düzey organizasyonlarında final oynarsa bu hiç kimse için sürpriz olmayacak.


Ama ne olursa olsun, 1.5 sezon çalıştırdığı takıma 6 kupa kazandırmış. Fenerbahçe tarihinin kulüpler bazında en büyük başarısını kazanan takımı saygınlığı, bilgisi, becerisi ve oyuncularına aşıladığı takım olma bilinciyle yaratmış bir hocanın ardından resmi sitende bir teşekkür bile etmiyorsan bu kulüp insani değerlerle yönetilmiyor demektir.


Büyük olmayı güçlü olmakla, zengin olmakla eşdeğer tutan yönetim zihniyeti. Bu kulübe emeği geçmiş insanları bir kalemde silmeye devam ettiği sürece o bizim bildiğimiz büyük kulübe dair tüm değerleri ne yazıkki aşındırmaya devam edecek.

Yağmurlar altında ıslanalım

Fotoğraf geçtiğimiz günlerde WNBA'de oynanan ve Seatle Storms'un L.A Sparks'ı 79-75 yendiği maçtan. Resme bakıp maçın tavanı bitirilememiş bir salonda oynandığını sanmayın. Bu maç City of Carson California'da bulunan 7.000 kişilik Home Depot Center spor kompleksinde oynanmış.
Daha önce 2008 yılında New York Liberty ve Indiana Fever takımları arasında oynanan maç WNBA tarihinin açık alanda oynanan ilk maçı olararak tarihe geçmişti.

4 Haziran 2010 Cuma

Yeni sezonda takımda görmek isteyeceğimiz oyuncular 2; Marko Tomas


Hırvat olsun çamurdan olsun.

Gerçi Marko Tomas çamurdan değil. Fundementali mükemmel bir kısa forvet. Şutu çok keskin. Yüzde 35 lerde üçlük yüzde 50 lerde iki sayılık şutu var. Bileğine güvenebilirsiniz.

İspanya yıllarında fazlaca süre bulamıyordu ama Hırvatistan'a dönünce Cibona formasıyla Euroleague'de harikalar yarattı.

Geçen yıl kötü bir sezon geçiren Cibona tepe tepe kullandı onu. Neredeyse her maçta 40 dakikaya yakın oynadı.

Yeni sezonda takımda görmek isteyeceğimiz oyuncular 1; Matt Nielsen - Marko Banic



Eurocup'ın en iyi 4 numaraları.
Marko Banic hem bu yıl hem de geçen yıl Eurocup'ın en iyi 5 oyuncusu içerisinde yer aldı. Bu sezon normal sezon MVP'si.
Banic'e göre daha sert ve daha deli olarak ifade edilebilecek Avustralyalı Matt Nielsen ise Eurocup şampiyonu Valencia'nın bu sezonki başarısında önemli derecede pay sahibi oldu, ayrıca Eurocup finallerinin MVP'si olma başarısı da gösterdi.

Matt Nielsen, kıta dışından bir oyuncu, Avustralya'lı. Avustralya'dan yumuşak oyuncu pek çıkmaz, Nielsen'de öyle. Avustralya'lı ama kariyerinin büyük bölümünü Avrupa'da geçirdi.

Lietuvos Rytas'la 2 yıllık Euroleague deneyimine de sahip.
Tam bir pota altı savaşcısı. Güçlü ve sert. Arkası dönük olarak da hücum edebiliyor oluşu önemli bir avantaj. Hücumda oldukça dengeli, orta ve uzun mesafe şutu var.

Savunmada güçlü fiziği önemli bir avantaj, fiziğine ve 2.09'luk boyuna oranla hareketli sayılabilir.

Atletik değil ama ağır da sayılmaz.

Neven Spahija dedikoduları Fenerbahçe kulislerinde konuşulurken, geçen yıl onun takımında Eurocup MVP'si olmuş Nielsen'de konuşulsa ne güzel olur.

Bildiğim kadarıyla sözleşmesi sona erdi ama elbette taliplisi çok olur.

Bu sırada yazın onu Dünya şampiyonasında izleme şansına sahip olacağız.

Geçen yıl Eurocup'ta 27 dakika süre ortalamasıyla 10.1 sayı, 5.2 ribaund ve 2.6 asist istatistikleriyle oynamış.

Marko Banic, Nielsen'e oranla daha yumuşak ve fizik olarak daha zayıf. 1984 doğumlu, 2.05 boyunda. Hırvat basketbolunun önemli okullarından Zadar'da yetişmiş. Klasik sistem oyuncusu; disiplinli, yardımlaşmayı seven ve özellikle pick n roll hücumlarda ikili oyunları çok iyi oynayabilen, yumuşak bitirişleriyle önemli bir hücum silahı olabilen bir oyuncu.

4 yıldır ACB'de Bilbao forması giyiyor. Eurocup'ta 12.8 sayı, 3.7 ribaunt ortalaması tutturup sezon MVP'si olmayı başardı.

Teşekkür


Final serisi boyunca her maç sonrası skytürk ekranlarında basketbol panoroma programına konuk olduk.

Taraftar bakışıyla seriye, takıma, tribüne, basketbol camiasına dair söyleyeceklerimizi dilimiz döndüğünce anlatmaya çabaladık.

Taraftar bakışı önemlidir, taraf olarak bakabilmek de öyledir.

Sonuç olarak medyada yapılan programlarda bu işi profesyonelce yapan kişiler belli sorumluluklar alarak ve tarafsız olabilme zorunluluğuyla iş yapıyorlar.

Bizler öyle değiliz, dolayısıyla alternatif bir bakış bir duruş sergilemeye, buralarda dile getirdiklerimizi ekran başında da dilimiz döndüğünce anlatmaya çabaladık.

Bu fırsatı yaratanlara, programa emeği geçen tüm çalışanlara ve elbette özellikle programın sunucusu güler yüzlü, güzel yürekli insan Gürkan Kağan Öztürk'e teşekkür ederim.

3 Haziran 2010 Perşembe

O deliği kapatan adam


Play offlar öncesi takımın önemli defolarından birisine, boyalı alanın belediye oyun parkı serbestliğiyle rakiplere açıldığına bu yazıda işaret etmiştik.

O deliği bu koca cüsseli adam kapattı, dönüşünün şampiyonluğun kilit önemde hamlelerinden birisi olacağını düşünmüştük, yanıltmadı bizi.

Olunca oluyormuş


Dün tribünlerdeki görüntüyü grüp, orada yankılanan sesin, devinen coşkunun sahada kazanmak için yakılan ateşi nasıl alevlendirdirdiğine tanık olunca bu sezon bu takımın 200-300 kişiye oynadığı Euroleague maçlarındaki silik bir karakterle, kazanma arzusu olmadan sahaya çıkarak kapasitesinin çok altında bir sonuçla TOP 16'ya dahi çıkamadan elenişineüzülmemek elde değil.

Efes koçu ortamı bu kadar germese dünkü kadar rakibe baskı yapmaya şartlanmış bir taraftar topluluğu önünde mi oynardı bu takım bilemiyorum.

Ama yine de, bildiğimiz Fenerbahçe taraftarı devreye girince Efes Pilsen gibi Avrupa basketbolunun üst düzey atıcılarından bir kaç tanesini kadrosunda barındıran bir takımı bile periyot başına 10 sayıda tutabiliyormuşuz.

Şampiyon...


Dünkü maçın böyle başlayacağını düşünüyorduk, maçtan önce FB TV'de konuşurken takımın maça Mike Tyson girişi yapabileceğini söylemiştim.

Ergin Ataman'ın geçen yıl şampiyonluğu kazanırken uyguladığı en önemli taktik ortamı germekti, bu sezon da bunu deniyor ama denedikçe sanki kendi silahı bu kez kendini vuruyor gibiydi. Bu gerginlik ortamı dünkü maçta Efes Pilsen'i boğacak, sindirecek bir ortamı iyiden iyiye mayalandırmış görünüyordu.

Fenerbahçe'nin seri boyunca iyi savunma yapıp, savunma ribauntları sonrası çabuk hücuma çıkabildiği, hızlı hücümlarla savunma yerleşmeden atabildiği sürece maçlarda dominant olabildiğini buna karşılık savunma yerleştikten sonra rahat hücum edemediğini ve maçlara bu şekilde denge geldiğini gördük.

Dünkü maça yine çok agresif bir savunmayla başlayıp Efes'i hücumda tek yapabildiği şeye, dışarıdan atmaya mahkum eden şampiyonluğa inanmış takım beklendiği gibi henüz ilk periyotta farkı çift haneli rakamlara çıkartmayı başardı.

Ama asıl kaygı duyduğumuz bundan sonra ne olacağıydı.

Erken bir farkı bekliyorduk ama erken farkın doğal sonucu olarak rakibin ön alanda başlatacağı baskıya karşılık bizim takımın rehavete kapılabileceğini ve hücum düzenini bozup, gereksiz ve acele atışlar yapabileceğini düşündük ama şaşırtıcı biçimde artık maçın geri dönüş ihtimalinin kalmadığı son periyodun ortalarına dek bir an olsun gevşemeyen bir takım vardı sahada.

Bu takımın son 4 sezonda 3 kez şampiyon olması önemlidir. Ömer Onan, Mirsad, Semih, Oğuz gibi oyuncular final oynamayı, finallerde kazanmayı iyi biliyorlar. Dün bunu bir kez daha gösterdiler.

Efes Pilsen fark açıldıkça, hücumdaki tek numarası olan dış şutlara iyiden iyiye bel bağladı tabii bunda 3 periyotta toplam 32 sayıya izin veren Fenerbahçe savunmasının 3 sayı çizgisinden daha yakın bir bölgeye top geçişine izin vermeyen yürekli savunması önemli rol oynadı.

Öyle bir savunma yapıldı ki, ilk periyot bittiğinde Efes Pilsen'in sadece bir tane 2 sayılık şut isabeti vardı.

Kadrosunda Nachbar, Smith gibi usta suikastçileri Rakoceviç gibi Avrupa basketbolunun durdurulması en güç skorerlerinden birisini bulunduran bir takıma 3 periyotta sadece 32 sayı izni vermek akıl almaz bir başarı.

ödünç vermiştik geri aldık

Kaptanın resmi sitesinin giriş sayfası

Ertuğrul hocaya saygı


Kenar yönetimiyle arasındaki köprüleri atmış, oyuncuların kafasına göre oynadıkları, benchte çizilen oyunların uygulanmamasından bıkmış hocanın molalarda oyuncularıyla dialoğa geçmekten bile kaçındığı, karşısında en ufak bir direnç gördüğünde dağılıp yenilgiyi çabucak kabul eden, kazanmak adına sadece atmayı düşünen bir takımı yardımcı koç etiketiyle başladığınız bir sezonda talihsiz bir hastalık sebebiyle devralmak ve devraldığınızda da sizden şampiyonluk beklendiğini bilmek kolay iş değil.

Kaldı ki, şampiyonluk kaçarsa o güne dek türlü eleştirilere maruz kalmış, git denilen (dediğimiz) Tanjeviç'in final serisinde bu takımı toparlayacak vizyona sahip olduğu ama Ertuğrul hocanın bunu beceremediği söylenecekti.

Ertuğrul hoca için sadece denizin ortasında kendisine devrdilen gemiyi kıyıya yanaştırdı demek doğru olmaz. Daha ötesini yaptı; fırtınaların ortasında rotasını kaybetmiş ve yalpalanan gemiyi sakinlikle idare edip bir rotaya oturttu.

Sezon ortasında Euroleague'de ya tamam ya devam maçında bile birbirleriyle yardımlaşarak oynamayı unutan, savunma yapmadan sadece atarak oynayan, maçları idman havasında idare eden takım final serisinde kazanırken rakibi karşısındaki en belirgin özelliği her maçı kazanmak için kendilerini parkelere atan, gözlerinden ateş fışkırırcasına oynayan oyuncuların oluşturduğu takımdaşlık ruhunu ve kazanma azmini sahaya yansıtabilmeleriydi.

Ertuğrul hocanın oyunculara sevgiyle yaklaşarak ve onlara sahada belli özgürlüklerler vererek özgüvenle oynamalarını sağlayan tarzının etkilerini es geçemeyiz.

Israrla kenarda çizilen hücum setlerini uygulamak için topu paylaşan ve birbiriyle yardımşlaşarak hücum eden takımın bu görüntüsünde yine Ertuğrul hocaya oyuncuların duyduğu güven ve saygının rolü büyük olsa gerek.

Seri boyunca her maçta ona belli kusurlar bulduk. zaten bu kadar dinamik ve skoru, senaryosu çok çabuk değişen bir oyunda koçun hatalar yapması kaçınılmaz.

Ayhan Şahank'teki ikinci maçın son periyodunda 1.5 maçtır devam eden ısrarla uzunlar üzerinden hücum etme çabasından vazgeçip, rahatça kapatılacak farkın zorlama dış şutlarla açılmasına ses çıkaramamasında Ukiç'in telaşlı oyunu kadar onu da sorumlu tuttuk, yine Ayhan Şahenk'te oynanan bir önceki maçta sonlarda fark açılmadan alması gereken molayı almadığı için dağılmış görüntüdeki takımın çaresiz kalıp maçı kaybedişinde onun da hataları vardı dedik.

Ama bu hatalar oluyor basketbolda ya da koçun o an yaptığı tercihin sonucu yaptığı tercihi hatalı ve doğru kılabiliyor.

Ertuğrul Erdoğan'ın final serisi boyunca yaptığı 2 iş çok önemlidir, hatta şampiyonluğu kazanan takımın final serisindeki yüksek konsantrasyonlu oyununda kilit önemde hamlelerdir.

Bir kere rotasyonu başdöndürücü ve oyuncuların maç konsantrasyonunu düşürecek hızda değil aksine oyunun ihityaçlarını göz önünde bulundurarak ve oyuncuların aldıkları süreler arasında fazla aralar bırakmadan uygulaması, oyuncuların rollerini ve koçun kendilerinden beklentilerini anlayabilmeleri açısından çok önemliydi.

İkincisi; sezon boyunca hücumdan anladığı kısaların bireysel yeteneklerini kullanarak bire bir zorlamalarla potayı bulmaya, dışarıdan pozisyon yaratmadan şut atmalarıyken bu takımın Efes Pilsen'e göre belki de en güçlü olduğu şeyi yapmasını hücumda topu içeriye, uzunlara indirerek hücum etmeyi bu takımın her bir oyuncusunun beynine işlemiş olması, sezon boyunca kazanılan şuursuz, başıbozuk hücum alışkanlıklarını kırabilmesi şampiyonluğun kilit noktalarındandı.

Muhtemelen Tanjeviç o hastalık illetine yakalanmamış olsa takım final serisinde yine vidaları sıkacak sezon boyunca kendisini esir alan başıbozukluktan sıyrılacaktı.

Ama bu gerçek, Ertuğrul hocanın final serisine bu takımı tam da olması gerektiği gibi hazırlamış olduğu gerçeğini kabul etmemize engel değil.

Ertuğrul hocanın, kenardaki vakur ve saygın duruşunun altında bu takımı şampiyon yapan emeklerini görmeli ona saygı duymalı.