30 Eylül 2009 Çarşamba

Kemal Belgin'in çakma gerçekleri


Çakma adalet savunucusu, çakma spor yazarı, asıl kimliği bitmek, tükenmek bilmeyen Fenerbahçe düşmanlığı olan Kemal Belgin medyaspor diye bir internet sitesinde her gün Fenerbahçe'ye sallamayı, sallarkende yalan yanlış bilgileri doğruymuş gibi empoze edip savlarını o yanlış bilgiler üzerinden oluşturmayı iyiden iyiye adet edindi kendine.
Zaten bilginin doğru ya da yanlış olması önemli değil, dezenformasyon yaratıp uydurma haberleri, işkembe-i kubradan çıkartılanları yüksek sesle dile getirip, Fenerbahçe'ye saldırırsanız medyada her daim destek bulursunuz kendinize.
İçi Fenerbahçe nefretiyle dolu olanların bünyelerinin beyin faaliyetlerini etkileyen, bağımsız düşünme ve analiz etme yeteneklerini kısıtlayan bir mikrop içlerini kemiriyor olsa gerek. Zira birilerinin Fenerbahçe'ye saldırırken kullanılan argümanları kesinlikle yanlış bilgiye dayanıyor olsa bile cümle Fenerbahçe düşmanları o argümanları kendilerine rehber edinmekte beis görmezler.
İşte Kemal Belgin'de gündemdeki doping meselesiyle ilgili bu yönetemi benimseyerek saldırmış Fenerbahçe'ye. Kemal Belgin'e göre Kambala'da 2 yıl önce doping yapmışmış.
Gerçi günahını almayalım Kemal Belgin'in internetten araştırıp böylesi bir yanlış bilgiye sahip olmuş olabilir ya da etrafındaki bir Fenerbahçe düşmanı bu yanlış bilgiyi ona vermiş ve fena halde tufaya düşmesine sebeb olmuş olabilir. Hıncal Uluç'un bilinçli biçimde her daim uyguladığı bu yöntemi cahilliği ve araştırma tembelliği sebebiyle bilmeden, istemeden uygulamış olabilir.
Gazeteci ahlakı, doğru bilgiyi araştırıp bulmayı gerektirir ama zaten bu kavram ömrünü Fenerbahçe düşmanlığına hasretmiş bir anlam ifade etmiyordur sanırım.
Kemal Belgin, Kerem Gönlüm'e geçen yıl oynanan basketbol final serisi sırasında yapılan testlerde doping maddesine rastlanması üzerine Fenerbahçe kulübünün yaptığı girişimlere laf atarken 2 yıl önce Kambala'nın da dopingli çıktığını bu yüzden Fenerbahçe kulübünün yürüttüğü mantığa göre Fenerbahçe'nin de 2007'deki şampiyonluğun çakma olduğunu iddia ediyor.
İyi güzel ama Kambala'da doping ne zaman çıktı, hangi testlerde ortaya çıktı bu gerçek, Kemal Belgin, Kambala'nın, Fenerbahçe kulübünün, Fiba'nın, Kambala'nın idrar örneklerini inceleyen labaratuarların bilmediği bu flaş gerçeğe nasıl ve kimler vasıtasıyla ulaştı acaba.
Son günlerde o kadar çok kişi bu argümanı kullanmaya başladı ki artık bende inanmaya başlıycam bu durumu. Lütfen bilen birileri şu gerçeği açıklasın bize. Sanırım biz bir şey kaçırdık. Kambala'nın 2006 yılında doping yaptığının kanıtlanmış olduğu bilgisine nereden ulaşabiliriz, bu gerçeğe ulaşamamış olmak içimi kemiriyor.
Bu acar gazeteci şu linkteki olay yaratacak makaleyi kaleme almış. Almış ama eldeki argümanlar Kambala'dan alınan numuneye yapılan ilk test sonrası kanında yasaklı maddeye rastlandığı açıklandıktan hemen sonra ortada Kambala'nın doping yaptığına dair bir gerçek yokken, basının olaya spekülatif biçimde yaklaşıp, ''Kambala'da doping çıktı'' yollu ilgi çekici yanlış haberler olunca hele de sonrasında Kambala'nın doping yapmadığı, performans arttırıcı bir ilaç kullanmadığı ama kokain kullandığı ortaya çıkmasına rağmen, gerçeğe Kambala'ya cezayı veren FIBA'nın resmi yayın organlarından ulaşılabilecekken ısrarla bu şekilde dezenformasyona devam etmek gazetecilik ahlakına sığmaz.
Bahsi geçen olayla ilgili FIBA'nın resmi sitesinin Kambala'ya verilen cezayla ilgili açıklaması şöyle; PR N°42 - Decision of the FIBA Appeals' Tribunal on the doping case of Kaspars KambalaGENEVA (FIBA) – On 27th April 2007, the International Basketball Federation (FIBA) suspended the player Kaspars Kambala (Latvia), born on 13th December 1978, for a period of 14 months, after he tested positive for metabolites of cocaine.The above-mentioned decision was appealed by the player and by WADA before the FIBA Appeals’ Tribunal. Today, 24th August 2007, the FIBA Appeals’ Tribunal has decided to extend the sanction to the player and impose a 24 month suspension period to Mr. Kambala.The sanction rendered by the FIBA Appeals’ Tribunal began on 13th December 2006 (date of the sample collection) and will end on 12th December 2008.FIBA

29 Eylül 2009 Salı

Değişen sadece isim değil



Euroleague'in en iyi hücumcu takımlarından birisi olmasına karşın geçen yıl hem Euroleague'de hem de ACB'de Barca'nın gazabına uğrayıp hedeflerine ulaşamayan TAU sezona sponsor ve dolayısıyla isim değişikliğiyle başlıyor.
Bask ekibi Saski Baskonia olan kulüp ismini değil sponsorlarının ismini kullanıyor. Artık resmi olarak Caja Laboral olarak anılacaklar.
Ama sezona sadece isimlerini değiştirerek girmiyorlar.
Real Madrit ve Barca'nın çüş dedirten transferlerine inat onlarda tersine bir değişim var. Bir jenerasyonu silip attılar. 30'lu yaşlarındaki yıldızları Igor Rakoceviç'e, Pete Mickeal'e, Ariel Esleva'ya, Prigioni'ye yol vermekle kalmadılar Vidal, Mc Donald ve sezon ortasında Olimpija'dan alınan İlievski gibi 30'una merdiven dayamış olan oyunculara da kapıyı gösterdiler.

Dusko Ivanoviç kötü geçen sezon sonrası yeni takımını genç oyunculardan kuruyor. TAU'da (alışamadık şu Caja Laboral ismine) bir devir sona eriyor.Yeni oyunculardan sadece Arjantinli Walter Herrmann 30'una gelmiş diğerleri 30'unun altında. Euroleague'in önemli skorerleinden olan 24 yaşındaki İsrailli Lior Eliyahu en fazla ses getiren transferleri. Joventut'un 22 yaşındaki guardı Pau Ribas'a aldılar ve ona Bologna'dan gelen 26 yaşındaki Marcelinho Huertas'la birlikte önemli sorumluluklar verecekler. Geçen yıl ACB'de iyi istatistikler tutturan Kanada'lı şutör Carl English 28 Fuenlabrada'dan alınan tam bir sistem oyuncusu olan Brad Oleson 26 yaşında.Geçen yılki takımın önemli oyuncularından kadroda kalabilenlerde Tiago Splitter, Stanko Barac ve Mirza Teletoviç gibi henüz 20-25'li yaşlardaki isimler.

Real ve Barca'nın birbirinden değerli ve tecrübeli yıldızları kadrosuna kattığı bir sezonda Ivanoviç'in bu tercihleri ilginç tabii ama Saski Baskonia her zaman genç oyunculara sorumluluk veren bir takımdır. Savaşçı ve kimyası oturmuş bir takım yaratırlarsa Avrupa'nın seyir zevki en yüksek ligi ACB'de ve en üst düzey ligi Eurolegue'de önemli işler yapacaklardır.

28 Eylül 2009 Pazartesi

1981 Balkan Şampiyonluğu

Milliyet'in arşivinde dolaşmaya devam.
80'li yıllarda, beyaz gölge ve milli takımın balkan şampiyonluğu, basketbolun geniş yığınlarca sevilmesine sebeb olan etkenlerdi.
Milli takımın Yunanistan'ı yenip şampiyon olduğu o günlerde mahallenin demircisine gidip 5'lik demirden çember yaptırdığımızı ve evin salonunun ortasına çakıp gazete kağıdı ve bantla yaptığımız toplarla ilk basketbol maçlarımızı yaptığımızı hatırlarım.
Necati, Erman, Melih, Kara Mehmet, Efe beşiyle çıkılırdı maçlara.

30 bin kişiyle dribling














Polonya'da, Eurobasket 2009 hazırlıkları kapsamında Haziran ayında 30.000 kişi aynı anda top sürüp, Guinness rekorlar kitabına geçmişlerdi.

Bizim memlekette sevilir böyle gereksiz işlerle uğraşıp, tarihe geçmek.

2010 Dünya şampiyonası vesilesiyle rekorun bizim memlekette kırılmasını umuyorum.

16.04.1988


Milliyet arşivleri açtı, eski gazeteleri karıştırmanın tadı başkadır diyip giriştik arşive.
Daha önce blogda sözünü ettiğimiz o travmatik güne rastladık. O günü yeniden yazıp anlatmaya gerek yok. Bu postta değinmiştik.
Galibiyetler, zaferler kadar ortak yenilgilerle, hayalkırıklıklarıyla doludur tribünün ortak hafızası.
O günleri yaşamamış olanlara söyleyelim, bu maçın bünyelerimizde yarattığı yıkımı ancak 2006'da Denizli'de yaşadığımız travmayla karşılaştırabiliriz.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Milos Teodosic


Eurobasket'te Sırbistan'ın başarısı, kadrolarını kurmak için deli paralar harcayan Yunan ve İspanyol takımlarına gözünü dikmekten ziyade Litvanya-eski Yugoslavya hattında Avrupa basketbolunun ruhunun hala yaşadığını düşünenler için sürpriz değildi. Turnuva öncesi Sırbistan'a şampiyonluk oynayıp iddaayı yatırdık ama bence Dusan Ivkoviç'in takımı son 2 yıldır Partizan'ın Euroleague'de başardığını tekrarladı ve turnuvanın en iyi basketbolunu oynayan takımı oldu.

Euroleague'in son 2 sezondur en iyi çıkış yapan oyuncuları Partizan'dan çıkmıştı. Önce Karadağ'lı Pekoviç bu sezonda Veliçkoviç.

Sırbistan'ın turnuvadaki başarısında takımın guardı Miloş Teodosiç'in katkısı kuşkusuz büyüktü. Geçen yıl onun Olimpiakos'daki silik performansına bakılırak Teodosiç'in turnuvadaki performansına şaşırabiliriz de ama onun yeteneklerini ve Olimpiakos'da zaman zaman yeteneklerine ve oyun karakterine en uygun pozisyonda oynadığı, oyunun liderliğinin ona verildiği maçlarda yapabileceklerini gösteriyordu.

Olimpiakos'un geçen yılki toplama takımdan, Avrupa'nın en sağlam takımlarından birisi olmaya evrildiği süreçte git gelli performansı da onun kendisini yeterince ispat edememesinin sebeblerinden birisiydi.

Olimpiakos'da önünde Papaloukas, Halperin, Lynn Greer gibi kaliteleri ve tecrübeleriyle Avrupa'nın üst sınıf guardları arasında yer alan isimler varken hem yeterince şans bulabilmesi hem de aldığı dakikalarda yeteneklerinin asıl uygun olduğu pozisyonda oynaması güç oluyordu.

Asıl oynaması gereken pozisyon, Papaloukas'ın oynadığı 1 numara pozisyonu olması gerekirken ona verilen sürelerde oyunun liderliği ya her zaman olduğu gibi Papaloukas'a ya da o kenardaysa Halperin'e veriliyordu. Yetenekleri ve oyun karakteri olarak oyunun temposunu ayarlayacak, takımın hücumlarını organize edecek bir guard olan Teodosiç'in daha çok pas organizasyonlarında ikincil bir rol edinmesi, ondan daha çok shooting guard olarak faydalanılmak istenmesi Eurobasket öncesi onun adının pek fazla anılmamasına sebeb oldu.

Ama Yunanistan liginde Papaloukas'ın dinlendirildiği kimi maçları izleyebilmiş olanlar onun takımın lideri olarak maça başladığı günlerde ne derece tempolu ve etkili hücumlar yaratabildiğini de görmüşlerdir.

Atletik yetenekleri kısıtlı ve şut kabiliyeti mükemmel olmayan ama oyun zekası ve hiç kaybetmediği konsantrasyonu ve sakinliğiyle rakip savunmaların her türlü önlemini yerle bir edebilecek hücum oyunlarını kurabilen, özellikle tepeden penetreleriyle çok iyi çalışılmış savunmaların bile dengesini bozabilen bir guard.

Sırbistan milli takımında hareketli ve çabuk uzunların hareketlerini çok iyi bildiği için onları harika biçimde besleyebildi.

Olimpiakos değilde mesela Partizan gibi oyunun liderliğinin ona verildiği bir takımda oynuyor olsaydı muhtemelen Avrupa'nın üst sınıf guardlarından birisi olarak adını anıyor olacaktık.

Deplivesman


Deplasmana gidemeyenlere deplase olanlardan canlı anlatım. 1907 geçliğin eline sağlık.


24 Eylül 2009 Perşembe

Sezon başlarken uzun rotasyonu sorunu


Eurobasket 2009, gören gözlere milli takım açısından olduğu kadar Fenerbahçe açısından da çok şey gösterdi. Her şeyden mühimi son 2 yıldır en güçlü bölgemiz dediğimiz pota altı rotasyonumuzun bir yandan da en dertli bölgemiz olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleştik. Hele de gidişi çok kişi tarafından ''varlığından ne fayda sağladık ki yokluğu dert yaratsın'' şeklinde tepki gören Vidmar'ın gidişinden sonra yetenekleri ve fizikleri ile Avrupa'nın gelecek vaadeden 3 önemli uzununa sahip olmamıza rağmen bu bölgede yetersiz olduğumuzu söylemek yanlış olmaz.

Tanjeviç'in takımında uzunların işlevini değerlendirirken bildik kalıpların dışına çıkmamız gerekiyor. Son 3 yıldır bizim uzunların değerlendiremediği her pota altı şutundan sonra çoğu Fenerbahçe taraftarı ''ah şöyle Kambala veya Dudley tarzında bir pivotumuz olsa'' diye iç geçirmiştir. Hatta çok kez tribünde ''Kambala olsa bunları sokardı'' şeklinde laflar duyuyoruz. Bildiğimiz, klasik anlamda pivot, arkası dönük topu aldığında o topu lokum gibi sayıya çevirecek bitirici bir 5 numara ihtiyacı gönüllerde her daim vardır ama Tanjeviç'in kafasındaki oyunda böyle bir 5 numaraya hiç yer olmadı. Hele de etkinliği sadece 3 saniye koridoru civarında olabilecek, oyunda kaldığı süre boyunca her hücumda bitirici olmayı isteyecek, faul alma korkusuyla ya da fiziksel olarak yıpranmama güdüsüyle pis işlerin içine girmeyecek, savunmada 4 numaranın omuzuna ekstra görevler yükleyecek bir pivota hiç yer yok onun kafasındaki takımda.

Bırakalım Kambala ve Dudley gibi oyunun tek yönünü oynayabilen pivotları, Oğuz gibi pota altı oyun için harika yeteneklere sahip ve gençliği sebebiyle savunma konsantrasyonu ve çabası da hayli yüksek olan bir oyuncuyu olabildiğince potadan uzaklaştırarak faydalanmaya çalıştı.

Onun kafasındaki uzunların mutlaka uzun boylu ve atletik ama illa da uzun kollu olması gerektiğini biliyoruz. Bunun yanı sıra mutlaka oyun zekalarının çok gelişmesi gerekiyor zira Tanjeviç'in hücum setlerinde uzunların topu aldıktan sonra rakibiyle birebir oynayıp şutu bulmasından ziyade 2 li 3 lü oyunlarla yardımlaşarak bitirici şutu atmak gibi bir görevleri var. Dolayısıyla perdeyi doğru yere koyup sonrasında çabuk hareket edip kısa oyuncunun asisti yapacağı yere devrilmek, pası aldığı anda rakiplerinden daha avantajlı konumda olabilmek, en yüksekte topu kontrol edebilecek fiziksel üstünlüklere sahip olmak, topu alır almaz potaya düzgün biçimde bırakabilecek koordinasyon yeteneğine sahip olmak şart.


Tanjeviç, Ömer Aşık ve Semih gibi atletik özellikler açısından bu tanımlara uyabilecek ama yetenek ve alışkanlıklar olarak kafasındaki uzun oyuncu tanımlamasına uymakta zorluklar çeken oyuncuları evriltmeye çalışıyor dolayısıyla o bölgenin performansında halen istikrarsızlık yaşanıyor. Oğuz gibi hücumda doğru şut kullanabilen oyunu okuma yeteneği olan ve kendisine pozisyon yaratırken uygun şut durumundaki adamı görüp asist yapabilen, delici ve dengeli driplingleri olan bir uzuna ise bir türlü istikrarlı biçimde süre veremiyor. Onun ribaund zaafı, hareketli savunmadan ziyade belirli bölgeyi fiziğiyle kapatma alışkanlıkları Tanjeviç'in kafasındaki oyunun sergilenebilmesi açısından zaaf yaratıyor.

Aslında bu bölgede her ne kadar çok zengin bir rotasyona sahip olduğumuzu düşünsek bile aslında bir yandan bir şişkinlik bir yandan da bir eksiklik çok yakıcı biçimde göze çarpıyor. Belki de bu 3 genç uzunun oynayacağı süreleri kısmamak adına yapılmayan 4 numara takviyesi sebebiyle esasında 5 numara olan Semih ve Oğuz'dan 4 numara yaratma çabası aslında bu oyuncuların performansını ve gelişimini olumsuz etkiliyor. Tamam bu çabalar sonunda Oğuz dış şutunu geliştirdi, yüksek posttan topla içeriye devrilmeyi öğrendi, Semih artık orta mesafe şut atmayı beceriyor, kendinden kısa oyuncuları savunabilmek için ayaklarını hızlandırıyor ama bir yandan da hareketli ve şutu olan uzunlardan yediğimiz sayılarla kaybedilen maçların günah keçileri onlar oluyor. Bu dertlere ek olarak takımın gerçek anlamda 4 numarası olan Mirsad'ın da artık gün geçtikce takım oyunundan kopup bireysel istatistiklerini geliştirmeye yoğunlaşması ve savunmada ağırlaşması gerçeği var. Gerçek anlamda bir 4 numaraya sahip olamamanın özelikle Eurolegue'de artık basketbola dair her işi çok iyi yapan, dışarıdan oynama becerileri yüksek 4 numaralar karşısında yaratacağı savunma zaaflarını tahmin etmek güç değil.


Eğer transfer yapılmazsa bu bölgede işimiz zor.

18 Eylül 2009 Cuma

Tanjeviç'i savunmak


Sezon sonunda Tanjeviç'in final serisindeki berbat performansını görünce ''Tanjeviç'in aklı Roma'da'' diye düşünmüştüm. Yanılmışım aklı Polonya'daymış.
Milli takımın Eurobasket 2009'un şu ana kadarki en parlak performansa sahip takımı oluşunda onun payını görmemek olmaz. Takımdaki arkadaşlığı ve hedef birliğini, ortak aidiyeti uzun süreli kamp döneminde yavaş yavaş sağlaması kadar maçlardaki taktiksel ve moral müdahaleleride Tanjeviç'in Avrupa basketbolunda efsane olduğu günleri akla getirdi.
Neredeyse tüm memleket ona sırtını dönmüşken, artık onun takımından kimse başarı beklemezken Eurobasket in en heyecan verici takımını yarattı.
Kendisini yenilemeyi beceremeyen, elindeki kadroyu bir adım ileriye taşıyacak hamleleri yapmakta direnen hocayı her fırsatta boka batırmayı biliyorsak, bugün kalitesinin çok üzerinde işleri becerebileceğine inandığımız takımın hatrına hakkını teslim etmek lazım.
Kadro ve oyuncu seçimi konusunda 40 yıldır kimseleri memnun edemeyen, akla hayale gelmez seçimler yapan Tanjeviç'in Eurobasket için seçtiği kadroyu eleştirirken tercihlerini Fenerbahçe koçu olmasıyla bağlantılandıran, Semih, Ömer, Oğuz 3'lüsüne yer açmak için Hüseyin Beşok'u, Kaya'yı kadroya almadığını düşünen beyinlerin sorununun, bünyelerindeki tedavisi mümkün olmayan Fenerbahçe düşmanlığı hastalığının ürettiği virüslerin düşünme kabiliyetlerini esir almasıyla ilgili olduğunu zaten biliyoruz.
Ama Tanjeviç'le ilgili kaygılar bu hafif meşrep dokundurmalardan çok daha ciddiydi. Sezon boyunca Fenerbahçe'de hücum düzenini bir türlü oturtamaması bir kenara turnuva ve final periodu takımı yaratma konusunda uzman olan Tanjeviç'in Efes'e 4 kez üstüste kaybeden takımının yaşadığı dağılmayı toparlayacak tek bir hamlesinin olmaması onu destekleyenler açısından bile açıklanabilir bir atalet durumu değildi.
Ama belli ki, milli takımla çok doğru ve faydalı bir hazırlık süreci yaşamış. Takımın Eurobasket performansı heyecan verici.
Bir kere hazırlık kampı boyunca ''aman Ersan ve Hidayet'e bir şey olmasın, tek umudumuz onlar'' diyenlere inat, temel karakteri bu iki NBA oyuncusunun ellerine ve günlük performanslarına bakan bir takım değil aksine tüm oyuncularından maksimum verim alan ve her maçın her saniyesinde oyuna üst düzeyde bir konsantrasyon sağlayan, kazanmak için her topa, her hücuma, her savunmaya hiç azalmayan bir ciddiyetle değer veren savaşcı bir takım yarattı.
Slovenya maçının ilk dakikaları haricinde hiç bir maçta rakiplerine 7-8 sayılarla öne geçme imkanı sağlamayan bir takımdan bahsediyoruz. 6 maçta 40 dakikadan 240 dakika eder bir de uzatma devresi 245 dakika. Ve bu sürenin 5 dakikası haricinde bir dağılma, bozulma yaşamayan bir takım var elde. Gün aşırı, birbirinden sert ve çekişmeli maçlarda hem fizik olarak yorulan ve de özellikle her topu verimli kullanmak, her savunmayı maksimum dikkatle yapmak için kenardaki koçun planlarına, direktiflerine yoğun bir konsantrasyonla uyum sağlarken mental olarak çok yorulan bir takımdan bahsediyoruz.
İspanya gibi oyun hızlandığında karşısında direnmenin mümkün olmayacağı bir takım karşısında oyuna uyuşturucu iğne vurur gibi yapılan alan savunmasının ve skoru önde götürürken bile farkı açmak için tempoyu arttırma tuzağına düşmeden ısrarla hücum düzenini korumanın kolay bir iş olmadığı açıktır aynı şekilde oyundan hiç kopmadan oynayan hem fizik hem de basketbol bilgisi ve oyun disiplini üst düzeyde bir sistem takımı Sırbistan karşısında verilen kora kor mücadele de öyle. O maçta uzatma devresinde Sırbistan'a hiç sayı attırmamış olmak ise sadece acayiptir. O kadar zor ve fizik ve mental anlamda yorucu bir maçın sonunda tükenmeyip uzatma devresinde rakibe potayı göstermemek övgüyü hakeden bir direnişçilik örneğidir. Burada kadrodaki tüm oyuncuların emeğine saygı göstermek gerek ama toplamda bireysel performansların çok ötesinde bir başarı varsa burada takıma bugünkü heyecan verici kimliğini kazandıran Tanjeviç'e hakkını teslim etmek boynumuzun borcudur.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Euroleague'de grubumuzdaki takımların son durumları; Zalgiris Kaunas


Kuralar çekildiğinde Zalgiris'in grubun en zayıf takımı olduğunu düşünenler çoktu ama bir gerçek var ki, Kaunas sokaklarında dolaşıp hasbelkader 12 kişiyi yoldan çevirseniz onlardan kuracağınız bir takım bile az çok iş yapar.
Avrupa'nın en köklü basketbol geleneğine sahip takımlarından birisi olan, eski S.S.C.B'nin ve sonrasında Litvanya'nın basketbol başkenti Kaunas'ın takımı olan Zalgiris'in son yıllarda Litvanya'nın en güçlü medyasının desteğini arkasına alan Lietuvos Rytas'ın ardında kaldığı söylenebilir. Ama 3-5 yıllık maddi kaynaklı sorunlar Avrupa'nın bu belki de en köklü basketbol okulunun gücünden çok bir şey kaybettirmiyor. Sürekli olarak yeniden üretiyorlar kendilerini. Her yıl yeni yıldızlar yetiştirip, tahminlerin çok ötesinde başarılar elde etmeleri muhtemeldir.
Kuralar çekildiği zaman son bir kaç yıldır kendilerini çok zorlayan ve kulübü iflasın eşiğine getiren maddi sorunların yarattığı yıkımla sadece 2-3 kişilik bir kadro ellerinde kalmışken şu anda yavaş yavaş önümüzdeki yılın kadrosunu şekillendirmiş durumdalar. Kaldı ki alttan gelen genç oyucular içerisinde bu sezon önemli patlamalar yapabilecek oyuncuları var. Geçen sezon hem Litvanya hem de Baltık liglerinde tüm kupaları Rytas'a kaptıran Zalgiris'in geri dönüş sezonu olabilir bu yıl.
En büyük kayıpları, 1-2 yıl içerisinde Avrupa'nın en iyi uzun forvetlerinden birisi olması muhtemel olan 2.09'luk Paulius Jankunas'la takımın hücumdaki lideri olan Litvanya'lı kısa skorerlerin klasik mükemmel fundemantel ve mükemmel oyun zekasına sahip bu özelliklerine savaşçılığıda eklemiş olan Jonas Mačiulis'u ellerinde tutamamış olmaları. Mutlaka alttan gelen oyuncularla kadroyu destekleyeceklerdir, zaten her yıl en iyi 1-2 oyuncusunu kaybetmeye alışkın olan Avrupa basketbolunun fabrikası konumundaki Rytas'ın kayıplarını telafi etmesi güç olmayacaktır.
Mačiulis'un yerine ona göre daha yumuşak hücum eden Dainius Salenga'yla doldurmak isteyecekler ama Mačiulis'un agresifliği ve sert savunmalar karşısındaki delici özellikleri onda yok. Hızlı ve bol yardımlaşmalı hücum düzenlerinde bu iki oyuncuyu kaybettikleri için mutlaka sorun yaşayacaklar ama içeride de özellikle Olimpija'dan aldıkları 2.20'lik dev Mirza Begic transferiyle geçen yıla göre daha güçlü hale geldiler. Bu pozisyon için öncelikle bizim eski oyuncumuz Kambala'yla ilgilendikleri söyleniyordu ama o olmadı. Aslında Kambala Begic'e göre elbette daha tehlikeli bir hücum gücü ama stili biraz bizim Ömer Aşık'a benzeyen Begiç'in özellikle tehditkar bir blogcu olduğunu ve savunmasıyla Zalgiris'in arkasını sağlama alacağını söylemek lazım.
Begic dışında ayıboğan kontenjanından Povilas Cukinas Litvanya'ya döndü, ayrıca iki sezon öncesinin Eurolegue ribaunt kralı Amerikalı Travis Watson'ı da alıp ağır, iri yarı oyunculardan kurulu uzun rotasyonuna hareket kattılar, Jankunas'ın boşalttığı bölgede patlama yapması muhtemel olan genç yetenekleri Tadas Klimavicius'u da kadroda tutmayı başardılar.
Ama en önemli transferleri belki de Marcus Brown oldu. Euroleague'de tüm zamanların sayı kralı ünvanına sahip olan 35 yaşındaki kısa forvet belki eskisi kadar hareketli ve çabuk değil ama eski takımının revize olmuş genç kadrosuna tecrübesiyle katacağı çok şey olabilir.
Kuralar çekildiğinde gruptan çıkabilmek için Kaunas'la birlikte bir takımı daha altımıza almamız lazım deniyordu ama gelinen noktada onların bu kadar güçsüz olduğunu söyleyemeyiz.

3 Eylül 2009 Perşembe

Euroleague'de grubumuzdaki takımların son durumları; Montepaschi Siena


Eğer grupta ilk iki sırada yer alıp TOP 16'da görece daha kolay bir grupta yer alma şansına erişmek istiyorsak Siena'yı geçmemiz gerekecek.

Son 2 sezonda toplamda 4 kere karşılaşıp 4 yenilgi aldığımız, son 10 yıldaki gelişimi Avrupa'nın gelişmekte olan takımları için uygulanabilecek bir model haline gelen İtalyan takımı düşüşteki İtalyan basketbolunun aksine yükselişte oluşuyla ilgi çeken bir takım.

Aslında transfer dönemi onlar için hayli sıkıntılı başladı. Litvanyalı guard Kaukenas'ın takımdan ayrılacağının kesin oluşu dışında son 2 yıldaki harika çıkışıyla Eurolegue'in en iyi 3-5 guradı arasına giren Mc Intyre'ın, pivot Benjamin Eze'nin, Sato'nun ve Kristof Lavrinoviç'in ayrılma ihtimalleri bu son 10 yılın örnek takımının ciddi bir sarsılma yaşayacağının habercisiydi.

Ancak beklenenler olmadı. Yüksek bütçeli bir kulüp olmamalarına rağmen Real Madrit'e giden Kaukenas dışındaki oyuncuları ellerinde tutular. Her zamanki gibi çok büyük yıldızları değil ama mükemmel bir sistem takımı olan kadroya katkısı olabilecek nokta transferleri yaptılar.

Kaukenas'dan boşalan yeri 2 oyuncuyla doldurdukları söylenebilir. CSKA'nın Rus olmayan oyuncuları temizleme operasyonunda Siena'ya Nikos Zisis düştü. AEK'deki müthiş çıkışını CSKA'da daha az süreler ve daha pasif görevler alınca devam ettiremeyen ve son 2 yılda kendisini pek fazla geliştiremeyen bir oyuncudur Zisis. Ama atletik yeteneklerinin, süratinin kısıtlı oluşuna rağmen oyun konsantrasyonu hiç azalmayan basketbol zekası ve oyun disiplini üst düzeyde bir guarddır. Siena'nın sisteme ve planlara maksimum konsantrasyon gösteren kadrosuna uyum sağlaması ve CSKA'daki pasif rollerden kurtulup tekrar yükselişe geçmesi muhtemeldir. Kaukenas'ın yerine alınan bir ikinci isim, Siena'nın İtalya ligi finalindeki rakibi AJ Milano'nun skoreri David Hawkins oldu. Hawkins, geçen yıl Eurolegue'de beklentilerin üzerinde işler yapan Milano'nun düşük tempolu ve savunmacı oyununda skorer ve çabuk yönleriyle sivrilmişti. Ama ayrılan oyuncu Kaukenas gibi basketbolun her parametresini mükemmel biçimde uygulayabilen, Avrupa'nın en iyi guardlarından birisi olunca yeri biri 1numarada diğeri 2 numarada oynayabilen 2 oyuncu birden alsanızda dolmuyor. Geçen yıl, Kaukenas'ın sakatlığı süresince Siena'nın hem İtalya'da hem de Eurolegue'de özellikle hücumlarda çok zorlandığını unutmamak lazım.

Bunun dışında pek bir değişiklik yok Siena'da. Banca Tercas Teramo'dan 2 ve 3 numara oynayabilen David Moss ve geçen yıl Udinese'de kiralık oynayan kendi öz evlatları oyun kurucu Lorenzo D'Ercole'ı kadroya kattılar. ''Taş'' gibi takım olmaya devam edeceklerdir. Yüksek bütçeleriyle müthiş transferler yapan ya da güçlü basketbol gelenekleriyle sürekli yeni yıldızlar yetiştiren Eurolegue takımları arasında bu iki özelliğe de sahip olmayıp sistem takımı olmayı başararak final four kovalamaya devam edeceklerdir.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Euroleague'de grubumuzdaki takımların son durumları; Barcelona

Bloğu epeydir boşladık, tekrar yazmaya başlayalım. Eurolegue kuraları çekildiğinde grubun gücü hakkında temkinli konuşmak gerektiğini, kadroların henüz kurulmadığını, yapılacak transferleri gördükten sonra grupta neler yapabileceğimizi tahmin etmeye çalışmanın daha doğru olacağını düşünmüştüm. Kadrolar kuruldu sayılır. Genel bir bakış yapmak lazım.
Terence Morris, atletik oyunculardan kurulu, çabuk oynayan Barça'ya kolay uyum sağlar

Grubun ağababasından başlamak yerinde olur.
Barcelona sezona iddialı girecekti, bunu daha önceden biliyorduk. Onlar geçen yılın başarılı sayılabilecek takımlarından birisiydi. ACB'de TAU'nun elinden şampiyonluğu aldıkları yetmemiş gibi final foura çıkarkende İvanoviç'i mat etmeyi başardılar. Kaldı ki, final fourda az kalsın CSKA'yı bile dize getirip finale çıkıyorlardı. Eurolegue'in en seyredilesi ve heyecan verici takımlarından birisiydiler. Bu başarılar onlara yetmedi tabii. Real Madrit transferin en parlak takımı olurken onlarda en az rakipleri kadar önemli imzalar attırdılar. CSKA'nın bütçeyi kısıp takımı Ruslaştırdığı bu sezon için final fourda daha iyi işlere imza atabilecek bir ekip kurmaya çalıştılar. Ancak, onların kadroya kattıklarından önce ellerinden kaçırdıkları oyunculara dikkat çekmek daha doğru olur. Hem Ersan hem de Andersen yerleri kolay kolay doldurulabilecek oyuncular değiller. Her ikisine di kadroda tutabilmek Barça'nın kadroya oyuncu katmaktan daha fazla önem verdiği hamlelerdi ama basketbolcu bir kere rüyasında NBA'de oynadığını görünce ona engel olmak pek mümkün olmuyor.



Andersen'i çok uğraşmalarına rağmen elde tutamadılar, yerine Sloven Lorbek, Andersen gibi CSKA'dan geldi.


Andersen göze çok fazla batan özelliklere sahip olmasa da potaya arkası dönük oynarken topu eline aldığında çok dengeli ve düzgün pivot hareketlerine sahip olan, hücumda çok faydalı bir pivottu. Bu kadar iyi ve tecrübelisini boşta bulup almak kolay değil. Ama asıl büyük kayıp Ersan oldu. 2 numara oynayabilecek kadar iyi dribling ve şut yeteneğine sahip bir 4 numarayı, hem de bu kadar iştahlı ve her oynadığı maçta hem hücumda hem savunmada her türlü işi yapabilen bir oyuncuyu kaybetmiş olmanın açtığı yara kolayca onarilabilecek türden değildir. Onula eşleşmek rakiplerin 4 numaraları için başa belaydı; onun kadar çabuk olamıyorlar, dinamizmi, çok yükseğe sıçraması, her topa el sokup mücadeleyi hiç bırakmıyor oluşu, penetrelerindeki yırtıcılığı da cabası. Barca o oyundayken 4 numaralı pozisyonu çok kez hücuma liderlik yapan forvet gibi kullanıyordu. Onun gidişiyle işler değişecek zira onun özelliklerinde bir oyuncu alamadılar. Alamadılar derken, vardı da alamadılar değil tabii. Yoksa bu sezon İspanyollar, özellikle de Real ve Barça istediğini oyuncuyu parayı basıp alıyor.
Yaz boyunca NBA'e gidip gitmeyeceği konusuyla çenemizi yoran Rubio'u Barça kaptı. 3,5 milyon euroyu da Badalona. 6 yıllık sözleşme yapılmış Rubio'yla. 2 yıl sonra NBA'e gitmek isterse sözlşmesinde önünü açan, kolaylıklar sağlayan maddeler varmış.


Giden 2 önemli oyuncusuna karşın şu ana dek 5 oyunuyu kadrolarına kattılar. TAU'dan Pete Mickeal ilk transferleriydi, gidenlerden birisine değil ama ihtiyaçları olan bir pozisyona kısa forvete. Mickeal çok üst düzey bir oyuncu olmayabilir ama delici, penetresi olan bir 2 numaraya ihtiyaçları olduğu açıktı. CSKA'dan Terence Morris transferi ise Ersan'dan boşalan yere yapılmış gibi duruyor. Ama Morris bildiğimiz klasik Amerikalı dört numaradır, Avrupa basketbolunun bol yardımlaşmalı, sert karakterine Ersan kadar ''cuk'' oturmaz ayrıca onun gibi dış şutu olan, oyun kurucu özelliklere sahip bir oyuncu da değil. Arada bir de Malaga'da harika bir sezon geçiren N'Dong transferi yapıldı ki, bu oyuncunun dev gibi cüssesine karşın çok hareketli ve boyalı alanda dağıtıcı oyun karakteri ekstra bir güç katacaktır Barça'ya. Ama yine de biraz bam güm bir oyuncu olan Senegal'linin Andersen'in yerini doldurması beklenemezdi. Andersen'in halefini yine Andersen'de olduğu gibi CSKA'da buldular. Bütçeyi kısıp kadroyu Ruslaştırmak isteyen CSKA Erazem Lorbek'ten vazgeçince, geçen yıl Euroleague'de 12 sayı 5 ribaundla oynayan Sloven oyuncuyu kaptılar. Gerçek anlamda bir pivota bu transferle sahip oldular ama yine de Andersen'in en iyi savunmalar karşısında bile soğukkanlılıkla hücum edişini arayacaklardır.
Asıl büyük bombayı en sonda patlattılar. Şişman kadın sahneye en son çıktı. Yaz gündeminin adı en çok telafuz edilen ismi Ricky Rubio, oyuncu fabrikası Badalona'nın son yıllarda Rudy Fernandez'den sonra yetiştirdiği en büyük yıldız olan oyuncuyu Badalona'ya 3,5 milyon euro ödeyip aldılar. Navarro, Basile ve Lakoviç'in hücumdaki korkutucu güçlerine paralel bir savunma performanslarının olmadığı ve Lakoviç'le Basile'nin yaşlarının artık kemale eriyor oluşunu da düşünürsek uzun kolları ve çabuk ayaklarıyla iyi ir savunmacı olan Rubio'nun Barça'ya katacağı çok şey olabilir diyebiliriz.
Başlarında çok da karizmatik bir koç olmamasına rağmen geçen yılı kazançlı ve Euroleague sözkonu olduğunda belki de başarılı denebilecek bir performansla kapatan Barça'nın bu sezonda büyük işler başaracağını düşünebiliriz.
Onları grupta geçebilmek mümkün görünmüyor ayrıca Euroleague'de yer aldığımız son 3 sezonda bu düzeydeki takımlara ( bir kez hariç ) hep yenildiğimizi düşünürsek onlara karşı her 2 maçtada mağlup olmak şaşırtıcı olmayacaktır.

27 Ağustos 2009 Perşembe

55 lira


Benim çocukluğumu yaşadığım yıllarda futbol böyle dev bir eğlence endüstrisine dönüşmüş, bilet fiyatları bugünkü seviyelere ulaşmış olsaydı, tribünün tadını alabilmiş, Fenerbahçe'yi her koşulda desteklemeyi tutku haline getirmiş birisi olamazdım herhalde.
Benim gibi bizim kuşaktan gelme 1000'lerce kişi için geçerlidir bu.
Futbolun dev bir endüstriye dönüşmesinin sebebi, milyonlarca insanın, sokaktaki kitlelerin tutkuyla bağlı olduğu takımlarına duyduğu sevginin yarattığı ortamdır.
Bu olguyu pazara çevirmeye kalkınca her hamleniz bu pazarın beslendiği dinamiğe vurulan yıkıcı bir darbe oluyor.
Eriyor, niteliğini, dinamizmini kaybediyor taraftarlık denen şey.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Sezon öncesi kadronun son durumu


Lynn Greer transferiyle ağzımıza bir parmak bal çalındı, yeni sezonu beklerken heyecanlanmamız için bir sebep belirdi, bu hamle demek ki takıma vites yükselttirmeye niyet var bizimkilerde diye düşündürttü lakin Enes Kanter'in eğitim de eğitim diye tutturan ailesi ve açgözlü tüccarlar tarafından apar topar yeni dünyaya götürülmesiyle bir kez daha hüzünlendik. Ne olacak bu kadronun eksikleri, mevcut kadroyla geçen senekinden daha iyi olabilir miyiz diye düşünmeye başladık.

Solomon, Greer, Griçek üçlüsüne ödenen maaşlar öylesine ciddi boyutlarda ki yeni bir transfer yapılması mümkün olabilir mi diye düşünürken Kinsey'de geri geldi. Bu transferi kısa rotasyonu açısından değerlendirirsek doğru bir hamle olarak nitelendirmek gerekecek, hatta hedef tam on ikiden vuruldu bile diyebiliriz.

Geçen sezon Solomon’un yarım sezonluk mesaisi sırasında Fenerbahçe’deki ilk 2 sezonunun aksine takımı ateşleyen ve kazanmaya zorlayan bir lider olmak yerine saçmalama ve takım oyunundan uzaklaşma nöbetlerini sıklaşan ve savunma konsantrasyonu ve sertliği azalmış görüntüsü kaygı vericiydi. Bunun yanı sıra Lynn Greer transferi her ne kadar heyecan verici olsa da Solomon’un hocasına saygı duyduğu günlerdeki performansına geri dönmediği sürece tehlike yaratabilecek bir hamledir. Özellikle her ikisinin aynı anda sahada olduğu sürelerde hatta Griçek’in de düzelip aralarına katıldığı durumlarda iki ucu boklu değneğe benzeyen bir kısa oyuncu kadromuz olacak. Greer’in tempolu oyunda, atmaya ve sokmaya başladığı anlarda, rakip takımın hücum konsantrasyonunun artıp savunma konsantrasyonunun azaldığı periyotlarda önemli bir cezalandırıcı güç olacağı kesin. Ama asıl kritik sorun, Solomon’un eski lider günlerine geri dönmesi ve özellikle de ön alan savunmasının takımın en temel karakteristik özelliği olmasını sağlayan baskıcı ve savaşçı kimliğini geri kazanması olacaktır. Tanjeviç, Greer, Solomon üçgeninde yani Tanjeviç’in geri dönmesini ve alınmasını muhtemelen istemediği bu iki oyuncuyla kurulan ilişkiler içerisinde bu ne kadar mümkün olacak göreceğiz. Tam da bu noktada, Kinsey transferi tam da ‘’cuk oturan’’ bir hamle oldu. Suyu biraz fazla kaçıp, kulak memesi kıvamına gelen hamura biraz un serpip kıvam vermek gibi.
Bir kere geçen yıl kaybolan hücumda agresifliği ve deliciliği sağlayabilecek bir oyuncu, iyi savunmacı, kendisine verilen görevi, oyun içi rolleri nazlanmadan, sorun çıkarmadan kabullenecek, sahadaki varlığı bile Solomon’u morallendirecek ve en öenemlisi de Avrupa tedrisatını daha önce almış, bu kıtanın alan savunması, fazla adıma hatalı yürüme çalınması gibi gerçeklerini görmüş, yaşamış olması. Ancak bizdeki son günleri hatırlanacak olursa, Kinsey’i çok sevmemize sebeb olan o günlerdeki performansında eline değen ilk topları hücum süresine, setin yerleşimine bakmadan potaya göndermeye başladığını, hatta kritik topların kendisine kullandırılmadığı zaman yavaş yavaş tepki göstermeye başladığını unutmamak lazım. Bu durumda burada da aynı kritik mesele karşımıza çıkıyor. Tanjeviç elindeki bu yeni takımın rollerini doğru dağıtmalı ve her oyuncuya bu rolleri gönüllü biçimde benimsetebilmeli.


Kinsey transferi sonrasında, Enes'in gidişi düşünüldüğünden de büyük bir yara açabilir kadroda. Bir kere mevcut kadroda yıllardır eksikliği çok fazla hissedilen, özelikle Euroleague'de hareketli ve şutu olan 4 numaralar karşısında çok zorlanmamıza sebeb olan 4 numara ihtiyacımız var. Enes kalsa da bu eksik ciddi bir yaraydı bizim için özellikle artık iyi şut atan, çok hareketli ayaklara sahip, dışarıdan da oynayabilen, oyuna sete hakim uzunlarla oynayan Euroleague takımlarına karşı zaten çok zorlanacaktık. Şimdi buradaki açığın doldurulması elzem oldu. Hele de savunmaya dair konsantrasyonu günden güne azalan Mirsad'ın bu pozisyonda orjini 4 numara olan tek oyuncumuz olarak kalacağını düşününce herkesin ortak fikri ''bize 4 numara lazım'' şeklinde olacaktır.
Enes'in gidişi sadece bu pozisyonda maç başına alacağı muhtemel 10 dakikayı başka bir isimle ikame etme zorunluluğu doğurmadı daha fenası alttan gelen ve gelişimiyle takıma dinamizm ve pozitif bir yenilenme getirecek bir oyuncuyu getirdik. Misal Semih'in takıma katabilecekleri üç aşağı beş yukarı bellidir ama gelişiminin bu çok önemli evresinde kendisinden hedeflenenin çok üzerinde bir katkıyı patlama sezonunu yaşayıp vermesi muhtemel bir genç oyuncunun takıma katabileceği dinamizm ve hedeflenenin üzerindeki sürpriz katkısı şıçrama yapabilmemiz açısından çok değerli olurdu.
Şimdi gözler elbette iyi bir 4 numarayı bekliyor. Gerçi biraz umutsuzca bekliyoruz. Tanjeviç'in 2 yıldır Oğuz'u potadan bilinçli biçimde uzaklaştırdığını, Semih'ten 3 numara yaratma fantezisini açık açık deklere edecek kadar bu beyhude çabaya inancı olduğunu biliyoruz. Muhtemelen aslında 5 numara olan Oğuz, Semih, Ömer ikilisinden ilk 2'si zaman zaman 4 oynayarak Mirsad'la süreleri paylaşacaklar. Hareketli, özellikle dışarıdan şutu olan, basketbol zekası ve fundemantali gelişkin 4 numaralar bizim potayı bombardımana tuttuğunda Rasim kenardan çağırılacak ve bildiğimiz senaryo devam edecek.
Alttan gelecek isimler içerisinde bu yaraya merhem olabilecek bir oyuncuda görünmüyor henüz.
Ama asıl sorun şurada. Mevcut kadro kendisini yenilemekte direnen Tanjeviç'in aklındaki, gönlündekini tam anlamıyla oynayabilecek bir yapıda mı ? Tanjeviç'in aklındaki beşte; 3, 4, 5 numaraların hatta bazen 2 numaranın bile çok uzun boylu ve çok uzun kollara sahip oyunculara sahip olması gerekiyor, bunu biliyoruz. Herbiri iyi top sürebilen, topu kullanmayı, oyunu kurmayı bilen ve mutlaka iyi şut atabilen en az dört oyuncunun sahadaki 5'de yer alması gerekiyor. Uzun kollar, çabuk ayaklar ve üst düzeyde yardımlaşma bilinci onun savunma anlayışının uygulanabilmesi için şart. Hücumda mutlaka sabır ve yardımlaşma lazım. Her oyuncu sahanın her yerinden iyi şut atabildiği için doğru eli bulmak güç olmayacaktır ama önemli olan topu paylaşmayı bilmek ve mutlaka potaya yüzü dönük hareketlendikleri anlarda uzun kollu uzunlara topu etkili ve çabuk biçimde göndermek lazım.
Tanjeviç'in kısa cümlelerle özetlediğimiz aklındaki bu oyuna kusursuz biçimde uygun düşen bir kadro yapımız olduğunu söylemek güç. Esasında göreve geldiğinde kendisi de bunun farkındaydı ve o kendi aklındaki oyunu oynayacak takımı yaratma sevdasıyla hazır potansiyeli günden güne erezyona uğratan adımlar attı. Hele geçen sezonki Greer ve Devin Smith gibi mevcut kadronun kalitesinin altında ve takımın önüne konan hedeflere yönelik ihtiyaçlara yanıt veremeyecek türden transferleri bizzat ve uyarılara rağmen inatla yapan bir hocanın şimdi bu durumdan yakınmaya hakkı olabilecek gibi görünmüyor.
Ama işin neresinden bakılırsa bakılsın, Tanjeviç'in pek hoşnut olmadığı gerçeği gün gibi açık olan Solomon'un dönüşü dışında bu sezonun ilk transferinin de Tanjeviç'i tanıyan hiç kimsenin ''onay vermiştir'' diyemeyeceği Lynn Greer oluşu yeni sezon öncesi keyifli bir kadro yaratamamış olduğumuzu gösteriyor. Kaldı ki, içeride travmatik biçimde kaybedilmiş bir şampiyonluk serisinin ardından yaşanan yıkımın, Edirne'nin dışında ise kendi kalibresinden üstün takımlara karşı diş geçirimemenin takım üzerinde yaşanması olası kendine güvensizliğin etkilerinin üstesinden gelmekte çok kolay olmayacaktır.
Şu anki kadro konusunda temel bir sıkıntı göze çarpıyor. Takımı uzunlar ve kısalar olarak kabaca ikiye ayırdığımızda her iki grup açısından da hem bir şişkinlik hem de bir yetersizlik göze çarpıyor.

Uzun kadromuz 2 sezon öncesinde Avrupa'nın belki de en fazla ümit telkin eden uzun rotasyonu olarak görülüyordu. Ama gelinen noktada uzun süreli sakatlıklar gibi makul gerekçeleri de olsa, elimizdeki genç uzun oyuncu kadrosunun kendilerini yeterince geliştiremedikleri ortada. Hatta orada bir şişkinlik olduğu bile düşünülebilir. Mirsad’ın halen takımın en kritik oyunculardan birisi oluşu onu vazgeçilmez kılıyor. Günden güne driplingi, şutu, fundemantali ve çabukluğu artan Euroleague seviyesindeki 4 numaralara karşı savunmada direnemeyecek olan Oğuz Savaş, Semih Erden ve Ömer Aşık 3’lüsünün tümüyle devam edildiğine göre uzun kadromuz dolu, zaten 5 yabancı hakkımızı kullandığımızı ekstra yabancıya Tanjeviç’in gayet haklı sebeblerle sıcak bakmadığını biliyoruz.

Bu durumda kısa rotasyonumuz, koçun planlarına, dağıtacağa görevlere, uygulayacağı rotasyona güven duyan oyuncularla gayet korkutucu olabilecekken uzun rotasyonunda Avrupa basketbolunun geldiği aşamada çok önemli bir yere sahip olan dışarıdan oynayabilen, şut atabilen, çabuk bir 4 numaraya sahip olmamak bir yana bu tip oyunculara sahip takımlara karşı savunmada direnebilmesi çok güç bir uzun rotasyonuyla sezona gireceğiz gibi görünüyor.

20 Ağustos 2009 Perşembe

Ercüment Sunter'in şampiyonluk adayları

Basketbolda bürokrasinin, salla başı al maaşı felsefesinin, tepeden inme yöneticiliğin ve elbette başarısızlığın eşanlamlısıdır Ercüment Sunter.
Yıllardır çuvalla para harcayıp müsbet bir iş yapamayan buna rağmen koltuğunu koruyan bu güzide basketbol koçu dünkü fikstür çekimi sonrası bu sezon için şampiyonluk adaylarını sıralayor.
Efes Pilsen, Telekom, Beşiktaş, Galatasaray ve Banvit.
Eeee, son 2 sezonda yarı final ve finalde sizi tokatlayan son 3 sezonun finalisti olan takım nerede Ercüment efendi.
Fenerbahçe düşmanlığı bu kadar mı yiyor bitiriyor sizi, adını olumlu bir cümlede kullanmamaya bu kadar mı yeminlisiniz ?

19 Ağustos 2009 Çarşamba

2009-2010 fikstür



Erkekler basketbol liginde, 2009-10 sezonu fikstürü çekildi.
Bizim 5 maçlık seyircisiz oynama cezası Kepez Bld, Banvit, Karşıyaka, Daçka ve Mersin belediye maçlarında çekilecek.
İki hafta üst üste 4. ve 5. haftalarda Ayhan Şahenk'teyiz. Önce Efes sonra Galatasaray maçları var.

Al de alalım Messina







Bizim yapamadığımıza bakıp basketbolda transferin zor iş olduğunu sanmayın sakın. Eloğlu çatır çatır yapıyor.
Florentino Perez transfere doymuyor, Avrupa'nın en iyi koçlarından birini takımın başına getirdikten sonra paraları saçtıkça saçtı, aldıkça aldı.
Kendi yaş grubunda Euroleague'in en fazla ümit vadeden oyuncularından birisi olan Velickoviç'in ardından, D.Moskova'dan Darjus Lavrinovic'i aldılar. Kaukenas gibi harika bir guard transferinden sonra Travis Hansen'i de kadroya kattılar. Guard'a doymadılar sanırım bu iki transfere ve kadrolarında bulunan gelecekte çok önemli bir yıldız olması beklenen, asistçi özellikleri harika olan Sergio Llull'a rağmen Tau'dan Arjantin'li Pablo Prigioni'ye de atladılar, arada Jorge Garbajosa transferi de bitti.
Unuttuğumuz kaldı mı bilmiyorum ama son olarak Joventut Badalona'dan yetişme katalan Sergi Vidal'i de almışlar. Bu sezon Barca'yla beraber final fourun en güçlü adaylarından birisi olacakları kesin.
Toplama takımdan hayır göremezler demeyin Messina bu işi kotarır.

vamosbien.org


Tribünlerimizin renkli gruplarından vamosbien'in forum sayfalarından sonra portalıda yayına başladı.

Henüz içerik açısından zengin değil ama o da olacaktır. Değerlidir, önemlidir o sayfalarda söylenecek olanlar.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Hababam sınıfı







Sensiz olmaz

O yokken sahadaki Fenerbahçe düşünme kabiliyetini kaybediyor sanki.
Neredeyse geldiğin günden bu yana Fenerbahçe Alex'sizliğe alışmalı denir, niye alışmalıyız anlamıyorum. Alex'li günlerin keyfini çıkartmak onsuzluğa alışma telaşından daha zavkli geliyor bana.

Daha yapılacak çok işimiz var


70. dakikaya kadar içimiz içimizi yedi, oynamak için değil sadece yememek için direnen, kapanan, pozisyon vermemeyi tek amaç edinmiş Sivasspor karşısında Alex'siz takım hücum aklına zerre sahip olmadan ama kazanma arzusunu hiç kaybetmeden duvarı yıkmaya çalıştıkca bir yandan o topu hep ileri taşıma isteğine, sertlikten yılmadan, yardımlaşmadan hiç uzaklaşmadan oynama disiplinine bakıp umutlanıyor ama bir yandan da Alex ve Semih yokken bu takımın halen hücum edemiyor oluşuna bakıp of çekiyorduk.

Ama neresinden bakılırsa bakılsın, son 20 dakikada kazanmak, hem de farklı kazanmak çok önemliydi.

Sadece takımın neredeyse tüm unsurlarının fizik gücünü böylesine yorucu bir maçta son dakikalara kadar koruması değil bizi umutlandıran daha da önemlisi kazanmaktan hiç vazgeçmeden oynama becerisini yeniden kazanmış olmak onemliydi.

Henüz Daum'un yapacağı çok iş var, bu belli. Alex sahada yoksa ileriye doğru oynama isteği, gol atma iştahı üst düzeyde olsa bile, rakibin birbirinden kopmadan oluşturduğu bloğu yaracak, dağıtacak verimlilikte pas organizasyonları olmuyor. Hatta zaman zaman sahada her konuda rakibine üstünlük sağlayan takım bu verimsizliğin sonunda geçen yılki gibi Guiza'ya kırk metreden top şişirmeye bile başladı. bereket bu hatada ısrar edilmedi. Verimliliği düşük de olsa hiç azalmayan bir tempoda ve topa sürekli sahip olup, topu kaybettiğinde tüm takımın birbiriyle yardımlaşıp topu geri kazanmaya çalıştığı bir oyun, kazanmaya istekle birleşince zor maçı kazandırdı bize.

Bu sezonun bir diriliş sezonu olacağını düşünenlerimiz hayli çok. Dünkü maçtaki tribün coşkusu, maçın sonlarına doğru hala öne geçememişken bile kazanacağımıza inancın hem takımda hem tribünlerde sarsılmaması buna işaret ediyor. Kaldı ki, geçen yılın soğuk ve sevgisiz ortamı tamir edilmiş, tribünleri ıslah etme operasyonunun dozu kısmen azaltılmış durumda. Ama yine de geçen yıla oranla daha coşkulu, daha fazla bir arada hareket eden, pankart yasağından kurtulmuş, takımına inancı ve güveni artmış coşkulu tribün bizim bildiğimiz ve böylesi bir diriliş sezonunun en önemli itekleyici güçlerinden birisi olacak Fenerbahçe tribününden uzak bir görüntüde.

Yıllardır tribünün katalizörü konumundaki maraton üstün, ''ateşli taraftar''a ayrılan kısımları dışındaki bölümlerinin oturarak maç izleyen, sadece takım coşmuşken adrenalin seviyesi tavana fırlayıp, ayağa kalkan bir profil çizmesi, bir nevi fenerium alt performansı göstermesi sıkıntı vericidir. Bu yeni dönem taraftarlığın git gide stadın her bölgesine yayılması hem tehlikeli hem can sıkıcı.

Her şeye rağmen, tribüne doğru yürürken geçen senekinden çok farklı, daha bir sabırsız, daha bir heyecanlıysak, 70'den sonra maçı kazanmak için saldıran bir takıma sahipsek umutlanmak için çok sebebimiz var demektir.

14 Ağustos 2009 Cuma

Aidiyet


Enes meselesinin dumanı üzerinde tütüyor henüz ama işin altında Tolga Tuğsavul'un artık alışılageldik oyunlarından bir tanesi olduğu kesin. Gideceği okul basketbol adına önemi, geleneği olan bir yer değil. NCAA'de de oynayamayacağına göre 1 sene oralarda takılıp sonrasında Avrupa'da önemli bir takıma pazarlanacak. Hülle tamamlanacak. Kirli oyundan eller yıkanıp çıkılacak.

Kendisi açısından riskli bir tercih tabii, gelişiminin çok önemli bir evresinde ne derece ciddi ve doğru antrenmanlar, maçlar yapacak orası şüpheli. Gelişiminde duraksama, gerileme olması muhtemel. Ama sorunumuz o değil tabii. Kendi bağımsız düşüncesiyle karar almış değildir mutlaka. Ailesi etkilemiştir, Fenerbahçe'yle ciddi bir problemi olduğuna artık emin olduğum menajeri altından girip üstünden çıkmıştır. Ne olursa olsun böylesine bir kaçış olmadı, yakışmadı.

Bizim için asıl mesele yönetimin tutumu. Nedim Karakaş'ın açıklamaları kimseyi şaşırtmadı. Suçlu menajerler. O çocuğa altyapıda Fenerbahçe'liliği aşılayamamak, elde tutma basireti gösterememek yine es geçilecek.

Profesyonel futbolcu takım tutmaz diyen bir başkan ve onun mutlak egemenliğiyle yönetilen, bir kulüpte oyuncuların aidiyet hissini günden güne kaybetmesi nedensiz sayılmaz herhalde.

13 Ağustos 2009 Perşembe

55 lira biletler nasıl olacak bu işler

Resim antuda Sivas maçı bilet fiyatlarının tartışıldığı bir topicden. Yeni açığın önü.



Bilet fiyatının benim için ilk kez dert haline geldiğini hatırlayışım 103 gollü şampiyonluğumuzun yaşandığı sezonun sonuna tekabül eder. Şampiyonluk maçı için yeni açığın kapılarına dayandığımızda o güne dek 4 lira olan yeni açığa girişin 11 lira olduğunu ( rakamlarda yanılıyor olabilirim ama üç aşağı beş yukarı böyle bir şeydi ) duyunca şoke olmuştuk. Maraton 22, Kapalı 33 lira olmuştu. O tarihe dek ne görülmüş ne işitilmiş fiyatlardı bunlar. Bizim gibi öğrenciler için olduğu kadar, tribünleri her maçta tıka basa dolduran kitlenin çoğunluğu için de ödenmesi çok güç rakamlardı yeni fiyatlar. Sadece bir maçlığına geçerli olacağını düşündük bu fiyatların, el mahkum tüm arkadaşlar cebimizdekileri topladık, 8-10 kişiye 3-4 bilet alıp turnikelere dayandık, 1 e 2 klasiğiyle daldık içeriye. Özel güvenliğin, elektronik turnikelerin, müşteriden olabildiğince fazla kar etme mantığının olmadığı günler ne de olsa.
5 sezon sonra yaşanan, gol rekorlarının alt üst edildiği şampiyonluğun sarhoşluğunu yaşayarak hafta içi oynanacak kupa yarı finalini bekliyoruz. Biletler yine 11, 22, 33 lira deniyor. Oha diyoruz, ama okulu kırıp gidiyoruz Kadıköy'e.
Efsane 1988-89 sezonunun sonları, o sezon her maçı tıklım tıklım tribünlere oynamışız, stada girebilmek için otobana uzanan sırada 6-7 saat beklemek artık alışılagelmiş bir olay. Şampiyonluğa susamış, arkayı fenerleyin espirileriyle densizlik yapanların dillerini bi taraflarına sokmaya ant içmiş taraftar her deplasmana binlerle değil on binlerle akıyor.
Bugün bile hala anlatılan stada giremeyenlerin panzerlerle bile dağıtılamadığı, tüm şehri istila eden 100-150 bin kişilik taraftar akını o sezona denk gelir. Ankara'da stada giremeyip panzerlerden sıkılan suyla sırıl sıklam olup, sokaklarda binlerce donuna dek ıslak taraftarın radyo başında maçı dinlediğini hatırlarım. O dönemler tribünlerde koltuk olmadığı için 70 bin kişi alan İzmir Atatürk stadını 70 binin çok üzerinde bir kalabalıkla doldurup dışarıda bizden daha kalabalık bir kitleyi dağıtmak için panzerlerle Fenerbahçe'li kardeşlerimize saldıran polise stadın beton merdivenlerini kırıp attığımızı da.
Kadıköy altıyoldan iskeleye inen cadde her maç sonrası insan seline uğrar trafik 1-2 saat kilitlenirdi.
Ama o gün stadın etrafı tüm bir sezonun aksine, havası alınmış balon gibi. Tadımız kalmıyor, zaten cepte para yok. Maratona tırmanıp girmeyi falan mı denesek diyoruz ama ortalık o kadar sakin o kadar boş ki yakayı kesin ele veririz.
Taraftar şoke olmuş, fiyatlar hepimizi şaşırtmış, dehşete kapılmışız bu fiyatlar buralarda kalırsa seneye napıcaz lan diye birbirimize soruyoruz.
''Oğlum Avrupa'da böyle, büyük takım olucaz'' laflarını ilk o zaman işittim herhalde, endüstriyel futbol diye bir şeyi duymamış olsam da endüstriyel futbolun beni dehşete düşürdüğü ilk anda o andır.
Sonrasında bilet fiyatları oralarda kaldı, diğerleri de bizimkileri izledi. Maça gitmek artık masraflı bir iş haline gelmişti. Ama bugün gelinen noktayla yine de kıyaslanamaz o günlerdeki fiyatlar.
Dipten gelen bir dalganın Fenerbahçe'yi nasıl sevdiğini, kitlelerin tutkuyla bağlı olduğu bu camianın ömrüm boyunca terketmeyeceğim, terkedemeyeceğim sevdam olduğunu düşünüp hep gururlanmışımdır.
Bugün gelinen noktada bu dipten gelen dalganın üzerinde yükselen, milyonların sevgisinden beslenen büyüklükten bahsederken duraksıyoruz. Ekonomik açıdan iyi yönetilmek, zengin kulüp olmak, modern tesislere ve stada sahip olmak, başarılı takım haline gelmek gibi kıstaslar revaçta. Alım gücü yüksek olanların eğlencesi haline gelme yolunda hızla ilerleyen futbol endüstrisi gerçeğinde alım gücü ne olursa olsun geniş halk kitlelerinin akınına uğrayan stadlardan bahsedemiyoruz.
Ödediği paranın karşılığında iyi futbol seyretmeyi düşünen değil, formasının hakkını vermesini beklediği futbolcularının sahada gücü tükendiğinde onları nefesiyle ileri iten, kalbi onlarla atan taraftarı günden güne eriten, futbol mabedlerinden uzaklaştıran bir sistem teslim alıyor futbolu.
Yıllar önce stadın önünde niteliğini anlamasam da irkilmeme sebeb olan endüstriyel futbol olgusu bugün ete kemiğe bürünmüş, plana programa kavuşmuş saldırıyor da saldırıyor.
Futbolun bu derece para etmesinin en temel sebebi, takımlarına tutkuyla bağlı milyonlardır kuşkusuz. Ama git gide sokağın dinamiklerinden uzaklaştırılan, alım gücü yüksek kitlelere satılan bir eğlenceye dönüştürülen futbol endüstriyel gücünü de geniş kitlelerden ve sokaktan kopartıldıkça kaybetmeye yüz tutacaktır bence.
Canımız sıkılıyor elbet. Onlarca yıldır bildiğimiz, sevdiğimiz, yaşadığımız, hayatımızın her anında iliklerimize kadar içimizde hissettiğimiz bir kültür öldürülüyor.
Takımdan bir diriliş sezonu yaşamasını bekliyoruz. 88-89 gibi mesela, Parreria dönemi gibi ya da 2000-01 sezonu gibi. O sezonların en temel ortak özelliklerinden birisiydi, takımın adelelerinde güç kalmadığında, geriye düşüp umudu kırıldığında, kazanacağına dair bir ışık görmediğinde tribünlerin adeta sahaya inip Fenerbahçe yenilmez gerçeğini haykırıp, gitti denilen maçları döndürmesi. Tıklım tıklım olmaktan öte takım iyi oynarken coşan değil, yenilgiyi hiç bir zaman kabul etmeyen ve ölü takımı dirilten taraftar diriliş sezonlarının olmazsa olmazıdır. Ama sezon başlarken en ucuz bileti % 25 zamla 55 tl yapan bir yönetim taraftarı kombine almaya teşvik etmek, daha iyi transferler için para kazanmak, modern stada yakışan paralı taraftarı stada çekmek ya da benzer gerekçeleri düşünürken bu konuda hiç zihin çalıştırmıyorsa üzüntümüz ve kaygımız kat be kat artar.
Geçen yıl zaten tribünlerin kalbine kalbine saplanmıştı bıçaklar. Sezon sonunda öpüşüldü, barışıldı falan ama gel gör ki pek bir mesafe katedilememiş.

İlk şampiyonlar mabedde


Bir önceki postta Larry Richard'ın semirmiş hali hafızamda kısa bir yolculuğa çıkarttı beni.

Deplasmanlı ligdeki ilk şampiyonluğumuzu bize yaşatan kadro kupasıyla Fenerbahçe stadında turluyor.

Kadroyu sayalım soldan sağa.
Üst kat: Altobelli Can, Bülent (soyadı Tacettin'di sanırım, sezon boyunca toplamda 10 dk süre almamıştır ), Güray Kanan, Hakan Artış, ?, Çetin hoca, Kemal Dinçer, Hüsnü, Richard ( Hüsnü'yle, Richard'ın arasından kafayı uzatmaya çalışan Levent Topsakal olmalı.
Alt Kat: Ömer Lakay, Aliço, Doğan Hakyemez, ?, ?, Paşalı olmazsa olmaz tabii.

Larry'nin kebabı fazla kaçırmış hali


Efesliler blogspotta yukarıdaki gürbüz oğlanın kim olduğunu soran bir posta rastladım. İlk ben bildim, unutmak mümkün değil ki onu.

Larry Richard. Deplasmanlı ligdeki ilk şampiyonluğumuzu kazanırken kadromuzda yer alan tek yabancı/A.B.D'li oyuncu. Daha önce bu postta onunla ilgili yazmıştık lafı uzatmaya gerek yok.

Şampiyon olduğumuzda sözleşmesi sona ermişti. Kulüp ona 150-200 bin civarı bir para önermiş, o 300 bin dolarlık başka teklifleri geri çevirip Fenerbahçe'de mutluyum sağolun demişti. Kalbimizi başka bir çok davranışıyla olduğu kadar bu hareketiyle de kazanmıştı.

Semirmiş, gürbüzleşmiş ama kafasını yana eğip utangaç gülüşünü yine yansıtmış objektife.

11 Ağustos 2009 Salı

Jack of all trades but master of none


Marques Green'den sonra Devin Smith'le de yollar ayrıldı. Geçen yılın yanlış transfer hamleleri tüm sezon boyunca canımızı çok yaktı. Takımın mevcut kapasitesinin üzerine hiç bir şey koyamayıp aksine bir önceki sezona göre zorluk derecesi yüksek maçlarda daha fazla zorlanan ve kazanabilmeyi daha az başaran bir takım haline gelmesinde bu yanlış transfer hamlelerinin büyük payı vardı kuşkusuz.


Marques Green'in takımda kalmaması gerektiği konusunda neredeyse herkes hemfikir olurken Devin Smith konusunda kafalar karışık. Öyle olması da normal.


Devin Smith'i seyrettiğinizde bu oyuncuda eksik olanın ne olduğunu anlamanız çok güçtür. Muhteşem bir fiziği var. Pozisyonuna uygun bir boya ve penetrelerinde rakibi çok zorlayacak bir iriliğe sahip. Kalınca bir iriliğe rağmen dengeli bir oyuncu, topu eline aldığında, dripling yaptığında, şuta kalktığında iyi bir fundementale sahip diyorsunuz. Hem dış şut atıyor hem penetreyle içeri zorluyor. Ribaundu var, kendinden uzun oyunculara ve rakibin 4-5 numaralarına bile blok vuruyor, özellikle hızlı hücum yerken geriye çabuk koşup dengeli ama muazzam bloklar koyuyor ki rakibin direncini kırar cinsten. Girmeyen şutu tamamlama konusunda iyi sezgileri var. Savunmada eşleşme sorunları yaşıyor tabii. Hareketli, çabuk kısalara karşı sorunlu ama takım savunmasında ve yardımlaşmaya gitmede fena değil. Benchle veya takım arkadaşlarıyla sorun yaşamaz, her attığını soktuğu maçlarda bile setlerin üzerine yazılmasını istemez, akmaz kokmaz, sorunsuzdur. Göz banyosu da yaptırır taraftara. Smaçları müthiştir, çok uzaktan sıçrayıp beton deler gibi basar smacı.


Peki ya onda eksik olan ne. Basketbol oyununda yapılması gereken en temel şeylerin hepsini yapabilen bir oyuncu niye beğenilmez ? Ribaund var, şut var, blok var, asist var, savunma var, takıma uyum var daha ne beklenir bir oyuncudan ?


İngilizce'de bir deyim var. ''jack of all trades but master of none'' diye. Her boktan az çok anlayan ama hiç bir konuda ustalaşamayan insanları tanımlamak için kullanılır. Devin Smith'in sorunu da bu. Ayrıca kolay maçlarda skorda liderlik yapıp zor maçlarda, özellikle rakip savunmaların sertleştiği, kolay şuta ve potaya yaklaşmaya izin vermedikleri maçlarda sorumluluktan sürekli kaçması, sıradanlaşması onu gözden düşürdü.


Hedeflere ulaşılamayan bir sezonu ardımızda bırakınca onunla yolların ayrılması kaçınılmaz oldu. Euroleague'de çok kötü bir TOP 16 performansı ve ardından içeride final serisinin kaybedilmesi sonrası doğru olan mevcut kadronun temel dinamiklerini koruyup takımı bir üst siklete taşıyacak 2 yabancı oyuncuyla kadroyu tahkim etmek gerekiyordu.


İlginç istatistikleri var Smith'in. Onun neden bu takımın yabancı kadrosunda yer işgal etmeye devam etmeyeceği sorusunun cevabı da bu istatistiklerde mevcut aslında. Sezon boyunca bir çok maçta takımın en skorer oyunculardan birisi oydu. Normal sezonda 28 maçın tamamında sayı atmış. Sadece 4 maçta sayı, ribaund ve asist istatistiklerinden birisini boş geçmiş. 28 maçın 18'inde çift haneli sayılara ulaşmış. 3 kez 20 1 kez de 30 sayıya ulaşmış. En kötüsünden her maçta 3-4 ribaundu var. Play-off larla birlikte toplam 39 maçta 10.95 sayı ortalamasına ulaşmış. Ama dananın kuyruğunun koptuğu yerde Efes final serisinde 6 maçta 5 sayı ortalamasına bile ulaşamıyor. İşler zorlaşınca şut atmaktan, hücumda insiyatif almaktan, top kullanmaktan imtina ediyor.


Euroleague'de de benzer bir tablo var. Grup maçlarında 8.8 sayı ortalaması tutturuyor, iyi oynadığı maçlar var. Her 2 Badalona maçı mesela içerideki Olimpija maçında kritik ribaundlar ve bloklarıyla maçı çeviren oyunculardan birisi oluyor. Ama TOP 16'da berbat bir performansı var. Griçek dışında tüm takımın atmayı bir türlü beceremediği maçta CSKA'ya karşı sadece 4 sayı atıyor, o dönem sakatlık sorunları yaşıyor ve TOP 16'da 2 maç kaçırıyor, takımın geçen sezonki belki de en kötü maçı olan İstanbul'daki Cibona maçında sayı bulamıyor. Griçek'in takıma uzun süre sonra dönüşüyle birlikte hücum düzeninin yeniden organize olduğu ve her şeyin arapsaçına döndüğü bu süreçte takımı hiç bir fayda sağlayamıyor.

Sonrasında ligde toparlanıyor ama final serisinde yine ortalıkda yok.

Denilebilir ki, Smith'in etkisiz olduğu süreçler takımın zaten tıkandığı hatta dağıldığı dönemlere tekabül ediyor dolayısıyla Smith'i başarısız görmek doğru değil. Bu düşünce kısmen doğru olabilir ama yabancı haklarından birisini halen gelişiminden ümitli olduğumuz Emir'e diğerini sağlık durumunun düzelip düzelmeyeceğinden emin olmadığımız ve geçen sezonun neredeyse tümünü kaçıran Griçek'e ayıran Fenerbahçe'nin bir 3. yabancı oyuncu hakkını kolay günlerin adamı Devin Smith'le doldurması da yanlışın dik alası olacaktı.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Çarpık gelişmiş endüstriyel futbolumuz


Bu ligin ismi de kendisi de, bu lige ödenen yayın bedelleri de, oyuncularına ödenen transfer bedelleri de tek kelimeyle ''overrated''.
100 tl bilet fiyatı verip girdiğin stadyumda şehir elektriği kesilince jenaratör devreye giremeyecek ya da girse bile muhtemelen bizim işyerinin karşısındaki tostçunun jenaratöründen daha az btu lu olduğu için sahayı aydınlatamayacak.
Bu memleketin kapitalizmi gibi endüstriyel futbolu da çarpık gelişti galiba.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Hoş geldi sefa getirsin


Transferdeki suskunluğumuz Lynn Greer'le bozuldu, sırada Kinsey var, ikna edilmeye uğraşılıyor.
O kadar bekleyip, transferde ve özellikle Euroleague'de çıtanın aşağılara çekileceğinden korkunca Greer transferi ilaç gibi geldi, yalan yok.

Ama onun F4 takımı Olimpiakos'dan geldiğine ve özellikle final niteliğindeki maçlardaki yüksek istatistiklerine bakıp bizi Euroleague'de final foura taşıyacak transferin yapıldığı yanılgısına düşmemek lazım.

Baştan uyaralım, Lynn Greer'in bir dolu pozitif yanını sayabiliriz. Ki bu yazıda bunları sıralayacağız. Ama Avrupa'nın en iyi 10 guardını saymaya kalkıştığınızda onun adını bu listeye yazarmasın derseniz orada durur düşünürüm. En azından bu liste için hiç düşünmeden dilimden dökülecek 5-6 isimden birisi o değildir. Bu pozisyonda Kaukenas, Beciroviç, Saras, Diamantidis, Mc Intyre, Papoloukas gibi oynadığı takıma sınıf atlattıracak isimler varken ilk planda akla gelebilecek isimlerden birisi Lynn Greer değil. Bunu Greer taransferini küçümsediğim için söylemiyorum ama yönetimin Aydın Örs - Tanjeviç tebdili sırasında dile getirdiği final four hedefini somutlaştıracak transfer hamlesinin bu olduğunu düşünmek hiç gerçekçi olmaz.

Buna karşın Euroleague düzeyinde bile kazanma becerilerini geliştirmiş sert ve iyi takımı erezyona uğratan geçen yılki kadro seçimi yanlışlarından bir geri dönüş sinyali verilmektedir. Bu durum da sevindiricidir. Ayrıca Lynn Greer sevilip, baştacı yapılacak özelliklere sahip bir oyuncudur. En azından yetenekleri doğrultusunda alacakları paranın 2-3 katı paralar verilerek mevcut kadronun kapisitesinin çok altında oyuncuları kadroya kattığımız bir sezonun ardından takıma katkısı mutlaka olacak bir oyuncu alınmış oldu. Kaldı ki hatırı sayılır bir Euroleague tecrübesinin yanısıra Avrupa'da oynadığı takımlarda hep zirve mücadelesi içerisinde olmuş bir oyuncudur kendisi.

Ama hemen belirtmek lazım. Greer takıma ve oyuna liderlik edecek değil skora liderlik edecek bir guarddır. Olimpiakos'da Papaloukas gibi takımın kalbi ve aklı olabilen lider bir guardın yanında eli ısınınca ve özellikle de oyunun temposu artınca durdurulması güç bir silah haline gelebilir ama ona takıma karakterini ve kimliğini kazandıracak bir lider gözüyle bakar ve o misyonu ona yüklemeye kalkarsanız yanılırsınız.

Stilini McIntyre'a benzetebilirsiniz. Süratini, solak oluşunu, iyi atıcılığını, savunmanın dengesini bozabilecek özelliklerini, savunmacısından kurtulduğu anda içeriye dalışlarındaki cesareti, dengeli ve bitirici penetrelerini...

Onun maç içi görüntülerinden oluşan kolaj videoları seyredince Avrupa'nın en iyi guardlarından birisini transfer ettiğimizi de düşünebilirsiniz.

Bunlar yanıltıcı olabilir. Onda Mc Intyre'ın organizatörlüğü, oynatma becerisi yoktur. Ama geçen yılki Green-Smith faciasından sonra umutları yeşerten, heyecanı arttıran isim olmuştur bizim için, buna da kuşku yok.

Mevcut kadromuzun ve organizasyonumuzun kapasitesi ve hedeflerimizi göz önünde bulundurup kadronun kimyasını da hesaba kattığımızda ise ''riskli'' diye adlandırılabilecek bir transfer olduğunu da söylemek lazım. Oyunda olduğu dakikalarda diğer kısalara ekstra yükler bindirilmesi gerekli olacaktır mesela. Tam anlamıyla 1 numara değildir. 2 numara için ise boyu hayli kısadır ayrıca Eurolegue'de karşılaşacağımız takımlarda mutlaka çok etkili savunmayla yıpratmanız gereken 2 numaralar varken hem kısa hem de savunma zaafiyetleri olan Lynn Greer'la oynamanız savunmada diğer kısalara fazlaca yük bindirmeniz anlamına gelecektir. Yine de geçen yılki suyu fazla kaçmış hamur kıvamındaki ön alan savunmasını görüp kahrolmuşken buna da şükür deriz. Zira geçen yıl kalbur üstü takımlar karşısında fast-break yapmayı beceremeyen takım Lynn Greer'ın bu konudaki iştahı ve becerileriyle bize keyifli anlar yaşatacaktır.


Greer'ın kariyerine de kısaca değinmek lazım. Etkileyici bir kolej kariyerine sahip. John Cahney's gibi fast-break uzmanı bir koçun yönetimindeki Temple University Owls'da çok başarılı yıllar geçiriyor. Hızlı oyundaki, açık alandaki becerileri, çabukluğu ve dış şutlardaki başarısı takdire şayanken dayanıklılık, güç ve devamlılık sorunları sebebiyle kısa bir Bucks macerasında NBA'de tutunamıyor. Avrupa'da hatırı sayılır başarıları var. Skorer kimliğiyle sivriliyor hep. 2004'de Wroclaw formasıyla hem Polonya'da hem Eurolegue'de sayı kralı oluyor, Napoli formasıyla İtalya'da da ulaşıyor bu başarıya. Son 2 sezonda Yunanistan'da All-star da yer almış. Ayrıca geçen yılki final fourda 31 dakika ortalamayla sahada kalıp 18,5 sayıyla oynamış.
Çok iyi bir atıcı, sertlikten yılsa da hızlı ayakları ve savunma zaaflarını görebilen basketbol zekasıyla özellikle oyunun temposunun yükseldiği anlarda peşpeşe sayılar bulabilen bir oyuncu. Hem dış şutu hem de penetreleri iyi. Ama final four da 30 dakika ortalamayla oynamış bir oyuncuya Solomon ve düzelince Griçek'le birlikte bu süreleri vermek zor olacak. Bu 3'lüye istedikleri süreleri verdiğinizde ise takımın savunmadaki en önemli ateşleyici gücü Ömer Onan'ı, oynadıkça takıma dinamizm ve hücum derinliği katan Preldziç'i, geçen yıl çok iyi bir sezon geçiren Mrsiç'i, kadroya tekrardan katılması düşünülen Kinsey'i ne yapacaksınız. Serhat'ı hiç saymıyorum bile. Bu kısa rotasyonunu adil ve verimli biçimde kullanacak bir koça sahip olduğumuzdan zaten kuşkuluyum ama asıl sorun oyuncuların koça bu konuda güven ve saygı duyup duymamaları.
Greer önemli ve iyi bir oyuncudur ama ilk planda bizim ihtiyaç duyduğumuz guard oyunun kalbi ve aklı olabilen organizatör bir guardken Greer transferi yapılabilecek en doğru iş değildi.





4 Ağustos 2009 Salı

11 de 2


Ömer Aşık milli takımda Kanada karşısında 11/2 serbest atış isabeti bulunca Tanjeviç tarafından ertesi günkü idmanda 500 serbest atış kullanmakla cezalandırılmış.
Bunu duyunca aklıma basketbol tarihinin en iyi serbest atışçılarından birisi olan Mahmoud Abdul-Rauf geldi. Adam tatillerde bile günde 1000 küsür serbest atış atarmış. O serbest atış çizgisindeyken hiç kaçırmayacağını düşünürdünüz. Ömer serbest atış çizgisine geldiğinde ise atacağına dair hiç ümidiniz olmuyor.
Zaten % 40 larda atarak bu istatistikde berbat durumdadır, buna alışkınız ama 11 de 2 atmak çok sıradışı bir durum. Basketbol topunu ilk kez eline alan birisini çizgiye getirip bu topu şu karşıda duran sepetin içinden geçireceksin deseniz o kişi bile 11 de 2 yi atar herhalde.
Bu faul atışı sorunu Ömer Aşık ve Fenerbahçe için ciddi bir sorun. % 50'lerin altında faul atan bir uzuna karşı özellikle maç sonlarında savunmada işlerin kolaylaşabilir. Kaldı ki Ömer Aşık faule karşı dengesini ve pozisyonunu koruyabilip şutunu yine de atabilen bir oyuncu değil. Zaten pota altında fiziksel temaslarda bozuluyor. Oyun zekası ve çabukluğu dışında uzun kolarıyla topu çok yükseklerde alabilmesinin avantajıyla hücumda etkili olabilen bir oyuncu.
Kritik anlarda bu avantajlarını kullanıp sayıya giderken mutlak sayı olacak pozisyonlarını kolayca faulle durdurmak rakipler için bir savunma tercihi olabilir. % 40'larda faul atmak gerçekten çok ama çok büyük bir dezavantaj.
Geçen sezon öncesi o talihsiz sakatlığı geçirene dek genç jenerasyonun en öne çıkan ismiydi belki de, NBA'e gidebilecek ilk isim o gibi görünüyordu, Avrupa'nın en iyi ribaundcusu Mirsad selefi olarak onu gösteriyordu, Fenerbahçe formasını giydiği ilk maçta Real Madrit karşısında Papadopoulos gibi çam yarması sınıfındaki bir uzun kendisini savunurken ve potaya arkası dönükken geriye sıçrayıp onun üzerinden vurduğu smaç ve sonrasında hiç ürkmeden her ribaunt mücadelesinde sezon boyunca savaşıp durmasıyla özgüveninin ne derece üst düzeyde olduğunu gösterdi.
Bence hiç bir zaman ''tamam oldu'' diyebileceğimiz bir kıvama gelemedi. Hücumlarda pota altına çok fazla girip çemberi görememesi, topu alıp çembere bakarken dizlerini haddinden fazla kırıp savunmacılarına pozisyonunu kaptma fırsatı vermesi, arkası dönük oyunu becerememesi gibi defolarını bir türlü gideremiyor. Tabii bunda geçen yılı tamamen kayıp bir sezon olarak geçirmesinin etkisi büyük. Özellikle Efes final serisinde sert savunma karşısındaki dağınıklığı bir yana savunmadaki tehditkar halini de hiç gösterememesi tam bir hayalkırıklığıydı hepimiz için.
Bu sezon onun için çok önemli. 2.14 boyunda ve o kadar uzun kolara sahip bir oyuncunun faul atması anatomik sebeblerle çok güç elbette ama bu düzeyde mücadele eden ve ülkenin NBA'e bundan sonra yollayacağı ilk isim olarak gösterilen bir oyuncunun yıllardır bu konuda kendisini geliştirememesinin de mazereti olamaz. 11 de 2 faul isabeti bulmasının da.
Geçen yılki kayıp sezonun en önemli etkeninin geçirdiği sakatlık olduğunu düşünelim. Ama bu yılı da kayıp hanesine yazar ve defolarını gideremezse geride bıraktığı sezonları değil kendisini o haneye yazmak durumunda kalacak.



21 Temmuz 2009 Salı

EuroBasket 2009'da kıtanın en iyi 5 guardı yok




Avrupa'nın ulusal takımlar bazında en büyük turnuvasının başlamasına az kaldı.
NBA oyuncularının bu işlerden yırtmasına alışkınız ama bu kez Avrupa'nın en iyileri de işin dışında kalıyorlar.
Neredeyse her takımda önemli eksikler olacak.
Son olarak Litvanya'da Kaukenas'ın da ailevi sorunları nedeniyle turnuvaya katılmayacağı açıklanmış.
Yunanistan'da Papaloukas ve Diamantidis, Slovenya'da Beciroviç, Litvanya'da Saras ve Kaukenas yoklar. Kıtanın en iyi 5 guardının yer almayacağı Eurobasket'i ben ne yapayım.