3 Şubat 2011 Perşembe

Emir'den sonrası


Bizim grupta sonucunu merakla beklediğimiz maçta Olimpiakos-Valencia'yı rahat geçmiş, maçın sadece özetlerini seyrettiğimiz için hakkında fazla laf etmek anlamsız ama ilgi çekici bir istatistik var maçta.
Valencia'da bu sezon özellikle Tomas Kelati'nin takımdan ayrılışıyla doğan boşluğu en iyi biçimde dolduran kritik şutların adamı Rafa Martinez'in sadece 7 şut kullanıp 0 çekmesini geçen hafta Sinan Erdem'deki maçın son saniyesinde Emir'den yediği 2'si bir arada tadındaki blokların yarattığı sarsıcı etkiye mi bağlamalı bilemiyorum ama hem kullandığı şut sayısı hem de 0 sayı çekmesi şaşırtıcı.
Euroleague'de bu sezon, dünkü maça kadar her maçta sayı atarak, 11 sayı ortalaması tutturan Rafa Atina'da kendi adına sezonun en kötü performansını sergilemiş.

28 Ocak 2011 Cuma

Attığıyla olmasa da tuttuğuyla kazandırır

Nicedir bu çocuğun yüzünü gülerken görememiştik.
Martinez'e peşpeşe 2 blok yapıp maça noktayı koyup, maç boyunca sergilediği yürekli mücadelesinin ödülünü kendi elleriyle kazanınca sezon başından beri yüzüne yerleşen o gergin ve özgüvenini yitirmiş halinden sıyrıldı.
Bu çocuğa güvenmek, kendisine güvenildiğini hissettirmek gerekli.

26 Ocak 2011 Çarşamba

TOP 16 2. maçlar; Zalgiris-Olimpiakos


Bizim grubun ilk haftasının iki kaybedeni için stresi bol maç.
Zalgiris açısından İspanya deplasmanında kazanmak mutlak değildi ama Olimpiakos kendi sahasında Fenerbahçe karşısında yenilmeyi hiç ummuyordu.
Olimpiakos cephesi extra bir mağlubiyet aldığını düşünerek Litvanya deplasmanında mutlaka kazanmk zorunda hissederek çıkacaktır maça.
Sezon başında mali sorunlarla boğuşmasına karşın kadrosunu dağıtmamayı başaran Zalgiris doping testi pozitif çıkan Salenga'yı ve hedef yükselten Mirza Begic'i kaybederken CSKA'dan 2.20'lik Boban Marjanovic'i aldı. Marjanovic kendisinden beklentileri bir türlü karşılayamamış bir pivot, kalburüstü bir hücumcu ama savunmadaki hareketsizliği ve fiziksel dezavantajları sebebiyle yardıma hiç gidemiyor, büyük sorun yaratıyor. Olimpiakos affetmez bunları.
Son yılların balonları Kalneitis ve Delininkaitis iyi guard olamadılar, olamayacaklar gibi görünüyor. Olimpiakos'un en büyük gücü oyunun tüm gidişatını belirleyecek dominant guardlara sahip olmakken onları bu ikiliyle karşılamak zorunda kalan Zalgiris'in işi çok zor.
Tabii unutmamak lazım; Kaunas deplasmanı her daim zordur, Olimpiakos'un en önemli silahları tedosic ve Spanoulis maç zora girerse oyun takımlarının oyun aklını kaybetmesine sebeb olabilirler.
Bizim açımızdan da önemli maç, olaki Olimpiakos kaybeder o zaman grup liderliği dolayısıyla F4 daha somut bir hedef olarak belirir zihnimizde.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Altı üstü 70


Valencia'nın kendi evinde Efes Pilsen'i 62-59 yendiği maç bence Euroleague standartlarının altında ve zevksiz bir oyuna sahne olmuştu. Bu maç aynı zamanda Valencia'nın Euroleague'de bu sezon 70 sayının altında atıp kazandığı tek maç olmuş.
70'in altında attığında kaybeden üstünde attığında kazanan Valencia, savunma direnci açısından 70 sayı yemeyi psikolojik sınır olarak gören Fenerbahçe'ye karşı.
Fenerbahçe'den Olimpiakos galibiyeti sonrası beklentiler artacaktır. Salonu dolduran seyirci çabucak vurup geçmesini isteyebilecektir takımın.
Neyse ki, takım çabucak havaya girip kendisini bugünlere getiren düzeninin dışına çıkmayacak kadar ciddiyetle işini yapan karakterde oyunculara ve teknik ekibe sahip.
Attırma kazan.

Valencia maçı


Değerlendirme için biraz erken ama hafiften havasına girelim maçın.
Olimpiakos'u deplasmanda deviren takım için Valencia rakip mi demeyin. Perşembe günü, şu an Avrupa'nın en formda ekiplerinden birisi karşısına çıkacağız.
Valencia'yı Pesiç öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak lazım. geçen yıl Spahija yönetiminde Eurocup şampiyonu olduktan sonra hem koçunu hem de genellikle ilk 5 başlayan 3 oyuncusunu kaybeden Valencia, sezona da berbat bir giriş yaptı.
Ancak onlar için Pesiç'in takıma getirilişi sonrası karanlıktan aydınlığa keskin bir geçiş oldu.
Aralık ayı boyunca ACB ve Euroleague'de oynadıkları 8 maçın 7'sini kazanıp sadece CSKA'ya kaybederken Ocak ayı içerisinde de Estudiantes yenilgisine rağmen çıkışını sürdürmeyi başardı.
Valencia için şöyle bir değerlendirme yapmak yanlış olmaz gibi.
Eğer Valencia koçu kadar takımsa hayli zor bir rakip ama eğer gücü oyun kurucusu kadarsa bu gruptan çıkmaları hayal.
Pesiç, berbat durumdaki takımı toparladı, takımına özgüven ve kazanma becerisi aşıladı, Valencia'nın savunma direnci onunla birlikte arttı. Ama Pesiç'in kısa sürede takımına katettirdiği yol takımın hücum kalitesini çok yukarılara çekmiş değil. Valencia halen hücumda çok fazla çeşitlilik üretemeyen, sıkıştıkça dış şuta yönelen bir takım.
Pesic kısa sürede takımını derleyip, toplasa da, onlara maç kazanmayı öğretse de halen çok eksikler.
Bir kere Omar Cook'un direksiyonunda olduğu bir takıma çok fazla güvenmemek lazım. Omar Cook deneyimi ve potaya gitme becerisiyle bazı maçlarda harikalar yaratıp, maç kazandırabilecek bir guard olabilir ama ona takım organizasyonunu emanet etmek çok doğru bir iş değil. Oyun zekası üst düzey bir oyun kurucu olamayınca gereksiz zorlamalarla top kayıplarına ve takımının hücumda dağılmasına yol açıyor.
Onun doğurduğu boşluğu bu sezon beklenenin üzerinde oynayan Rafa Martinez ve Nando De Colo ile dolduruyorlar. Rafa Martinez iyi bir atıcı, kritik şutları sokabilen bir el. Eurocup şampiyonu olan kadronun temel taşlarından birisi olan Tomas Kelati'nin yerini henüz tam anlamıyla dolduramadılar ama Rafa Martinez, Tomas Kelati gibi komple bir forvet olmasa da şutör yönüyle önemli işler yapıyor.
Nando De Colo ise takıma dinamizm ve hız kazandıran bir hızlı hücum silahı, yarı sahayı çabuk kateden, hızlı oyunu seven bir oyuncu ama Valencia kadrosuna hangi açıdan bakarsanız bakın göze çarpan temel eksiklik bu kadroyu oynatabilecek bir oyunkurucunun yokluğu.
Spahija'nın gelişiyle hız kontrolünü sağlamayı ve takımın ihtiyacı olan tempoyu tutturmayı artık becerebilen Ukiç'in Valencia karşısında takımını bir adım öne çıkartacağı açık. Ayrıca, Banvit maçında sakatlık yaşayan Kinsey'in de yakın ve bezdirici savunmasıyla özellikle De Colo'nun hızını kesmesine ihtiyaç var.
Rafa Martinez ve De Colo'dan bahsettik ama Savanovic belki de Valencia'nın hücumdaki temel aktörü. Sırp oyuncu, boş şutu bekleyip atan değil hücumda her daim hareketli olup, topsuz oyunda kendisini boşa çıkaracak perdeleri sürekli arayan ve kalbalıktan çıkıp şutunu bulan ve bulduğu zamanda sokan tehlikeli bir oyuncu. Bizim Tomas kolay feyk yemez, perdelemelere takılmaz, savunduğu oyuncunun dibine girip kolay kolay bire birde geçilmez yani böyle oyunculara pozisyon vermekte cimridir ama Savanovic 4 numarada oynadığı sürelerde başa bela olabilir. Bir de eli ısındığında peşpeşe atabilir, dikkat.
Pota altı savaşlarında bariz olmasa da önemli bir üstünlük kurarız gibi görünüyor. Bizim uzunlar çıkışta, Vidmar sonrası orada rollerin yeniden dağıtılması, Vidmar'ın omuzlarına yüklenmiş pis işlerin diğerleri tarafından üstlenilmeye başlanması zaman aldı ama artık Oğuz'un nihayet tam bir pivot gibi oynamaya başladığını, Kaya'nın faydalı olmaya başladığını, Darjus'un şut ritmini halen bulamasa da içeriden oynamaya daha fazla meyil gösterip savunmada en azından çaba gösterdiğini söylemeli.
Valencia Euroleague'in arkası dönük hücum etmeyi en iyi bilen, hücum aklı, oyun görüşü mükemmele yakın bir pivota sahip ama Javtokas'ın bu yeteneklerini yeteri derecede kullanabildiklerini söylemek pek mümkün değil. Yine de Javtokas ve atletik özellikleri, çabukluğu ve enerjisiyle önemli bir uzun forvet olan Victor Claver'e dikkat etmeli.
Aslında böyle sıralayınca Valencia'nın pek bir numarası yok gibi duruyor. Ama Pesic sonrası Valencia kolay teslim olan bir takım değil artık. Onlardan iyi oynasanızda skorun tam da kopacağı anlarda geri gelmeyi başarabilirler.

21 Ocak 2011 Cuma

TOP 16 ilk maçlar - E grubu




Top 16'da ilk maçlar dün gece sona erdi.
Kısa bir değerlendirme yapmalı.
E grubundan başlayalım; Sezonun performansı geçen yıllara oranla düşen takımlarından Panathiniakos ve Caja Laboral'ın bulunduğu grupta takımların ilk tur performanslarına bakınca ''kolay grup'' sıfatını hakediyor gibi durabilir ama unutmamak lazım ki, PAO Euroleague'de kazanmak deyince akla gelen ilk takımdır. Onlarda, bu sezona bir çok takım gibi eksikler, sakatlıklar ve yorgunluklarla başladılar. Ama ne olursa olsun Euroleague'in en agresif takımlarından birisi olan ve ligin kuşkusuz en iyi savunmacısı Diamantidis'in dümenini idare ettiği PAO mücadele ettiği her platformda şampiyonluk adayıdır.
İlk maçlarında Lietuvos Rytas'ı deplasmanda farklı yendiler. 1 ay kadar önce Litvanya'da Barcelona'yı yenen Rytas sezon başından bu yana kadrosunda rötüşlar yaparak buraya kadar gelebildi. SARAS'ın kısa süreli dönüşü onların ilk tur gruplarında Cholet'i altlarına alıp TOP 16'ya kalmalarına katkıda bulundu ama Saras'ın yoluna Fenerbahçe'de devam etmeye karar verişi sonrası mevcut kadrolarına Jasaitis takviyesi yapmaları onlara yetmeyecektir. Litvanya takımları her zaman tehlikelidir ama onların kadro kalitesi daha fazlasını yapabilecek durumda değil.
Bu grupta PAO kuşkusuz Spanoulis ve Pekoviç sonrası halen hücumda kalitelerini belli bir düzeye çekme sorunu yaşıyorlar. Perperoglou'nun yıldızları azalan ve darlaşan kadroda daha fazla sorumluluk alışı ve önemli sayılabilecek ölçüde skora katkı yapışı onlar için önemli ama halen Diamantidis ve Batiste sırtlıyor takımı. Kadroları geçen yıllara göre hayli dar, pota altı rotasyonları sıkıntılı. Skorer kimliğiyle oyunu domine edebilecek bir isim çıkaramıyorlar. Bu konuda Drew Nicholas gibi istikrarsız bir isme güvenmek ise risk.
Yine de, dediğimiz gibi PAO ismi, koç Obradoviç, Diamantidis ve Batiste'nin Euroleague'de anlamı ''kazanmak''tır.
Bu grubu ilginç kılan özellik herhalde 2 İspanyol takımının grupta yer alıyor oluşudur. Caja Laboral ACB şampiyonu olarak yeni sezona girişiyle ligin favorilerinden birisi olarak addedildi. Malaga ise önemli transferler yaparak başladı sezona ama her iki takımda beklentilerin altında performans gösterdi diyebiliriz. Malaga ligin en iyi guardlarından Terrell McIntyre'ı Siena'dan kopartarak bu sezon için kendisinden beklentileri yükseltmişti ama McIntyre ve Saul Branco'nun sakatlıkları, bir türlü oturmayan düzenleri beklentilerin boşa çıkmasına sebeb oldu. TOP 16'da onlar için belki de en önemli maçı oynadılar ve Caja Laboral'e kendi evlerinde yenildiler. PAO ve Caja Laboral'in arasından sıyrılıp grupta ilk 2'ye girebilmek artık onlar için hiç kolay olmayacak.
Caja Laboral geçen yıl yeni bir yola girip, kadroyu genç ve savaşçı oyuncularla yeniden yapılandırmış ve koç İvanoviç'in tecrübesiyle ACB'de şampiyonluğu Avrupa şampiyonunun elinden kapmıştı. İlk turda geçen yılki yeniden yapılanmanın ilk senesinde yakaladıkları bu başarıyı gölgede bırakacak bir performans bekleniyordu onlardan ama olmadı. Yine de Caja Laboral Malaga'yı da Rytas'ı da geride bırakıp PAO'yla beraber bu gruptan çıkacaktır.
Caja Laboral'da Malaga kaşısında ilk kez forma giyen Uruguay'lı Esteban Batista'nın 10 sayı 14 ribaundluk performansını es geçmek olmaz. Hücumda gayet iyi performanslar sergileyen Stanko Barac'da eksik olan savaşçı yön onda var.
Bu grupta PAO ve Caja Laboral sıralamada ilk maçlar sonunda elde ettikleri yerleri korurlar gibi görünüyor.

% 80

Grup maçlarında maç başına 17 üç sayılık atış kullanırken Olimpiakos maçında sadece 10 üçlük atan ve bunların 8'ini sokup % 80'lik oha dedirten bir isabet yüzdesi yakalayan Fenerbahçe'nin dünkü oyundaki kritik becerisi asla gereksiz şut atmamaktı.
Hücum sürelerini neredeyse sonuna dek kullanmaya çalışırken 24 saniye hücum süresini tüketip top kaybı yapıldığını da hatırlamıyorum. Yapıldıysa da 1 veya 2 defadır.
Büyük başarı, müthiş bir hücum konsantrasyonu.

Olimpiakos maçı sonrası


Sezon başından bu yana, bu takım için final four henüz çok erken ama bu ekip ve bu ciddiyetle yolun sonu açık, 2-3 sezon içerisinde final four takımı oluruz diyorum.
Dün akşamdan sonra bu takımı final four adayı olarak görmemek ayıp olur. Avrupa'nın en üst düzey organizasyonunun son finalistlerini hem de deplasmanda yenme becerisi göstermiş bir takım o ligin finalini de hakediyor demektir.
Benim asıl merak ettiğim şu, geldiği günden bu yana tempoyu düşürmeyi beceremiyor, frene basması gerektiği zamanlarda dahi çabuk hücum ederek oyunu koş koşa çeviriyor diye eleştirdiğimiz Ukiç nasıl oluyorda Barcelona ve Olimpiakos deplasmanları gibi tempoyu düşük seviyede tutmanın çok zor olduğu atmosferlerde bunu başararak oyunun galibiyetin anahtarını kilide sokan adam olabiliyor.
Onu yönetebilme becerisini gösteren, bir nevi onu farklı bir modda çalıştırmanın kodunu yazan adam Spahija'yı tebrik etmeli. Elbette Ukiç'in de Avrupa'ya dönüş sonrası kıtasına yeniden uyum sürecini artık atlattığını atlamamalı.
Teodosiç, Spanoulis ve Papaloukas gibi guardlarıyla bu mevkide belki de Avrupa'nın en zengin, en çeşitli guard rotasyonuna sahip takımı olan Olimpiakos karşısında hem de deplasmanda oyunun hiç bir bölümünde dümeni rakibin eline vermemeyi başaran takım şaşırtıcı yükselişine devam ediyor ama elbette bu takım şapkadan tavşan çıkartılırcasına yaratılmadı.
Bir kere, Aydın Örs ve Spahija ikilisinden evvel oyunculardan başlamalı. Karakterli oyunculardan kurulu, takım planlarına uymaktan gocunmayan, başarı payesini paylaşmayı seven oyunculardan kurulu bir kadro var. Kafalarda yapabileceklerinin üst sınırından daha ötesinin hayalleri var. Her koşulda direnç gösteren, yenilgiyi kabul etmemeyi takıma öğreten takımın temel taşları olan oyuncular var; Ömer ve Mirsad gibi. Takımın temel taşı olup herkesten az çalışmayı seçenler vardır bir de onlar gibi her ağır yükün altına girmeyi gönüllü olarak isteyenler.
Bu takımın misal Mrsiç gibi top eline gelip şuta kalktığında ''bu kesin girer'' dedirtecek şutörü yok diyorduk sezon başında ama Tomas gibi Emir gibi ekmeğini taştan çıkartan kısa forvetlerin takıma en belalı savunmalar karşısında bile pozisyon yaratabilme becerisi getireceğini düşünüyorduk. Yanılmadık. Her ikisi de ritm bulamayıp moralsiz günler yaşadılar, hele Emir'in sezon başındaki içi içini yiyen, dağılmış, özgüveni dibe vurmuş haline şahit olduktan sonra dünkü oyununu görmek oyuncuların elinden tutma becerisini gösteren teknik ve idari kodroya güvenimizi daha bir sağlamlaştırıyor.
Asıl ilginç olan, Barcelona ve Olimpiakos gibi geçen sozonun iki finalistini deplasmanda yenebilen Fenerbahçe'nin halen formsuz, ritm bulamamış oyuncularının olmasıdır.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Angel McCoughtry


Angel McCoughty transferi 2 şeyin işareti.
1- Taurasi kesin olarak ceza alacak.
2- Bizim basketbol şubesi hem erkeklerde hem kadınlarda bu sezon yapılabilecek en iyi dereceleri yapmaya ant içmiş.

Bu sezon, Diana Taurasi'nin 1. Penny'nin 3. olduğu EL istatistik liderliği sıralamasında 2. olan oyuncu alındı, hani Taurasi ceza almamış olsa okeydeki ara taş gibi olacaktı.
Tabii şimdi topu bu kadar çok kullanmak isteyen bir oyuncunun takım kimyasına uyumu gibi bir sorunla karşılaşıp karşılaşmayacağımızı bilemeyiz.
Kaldı ki, Taurasi sonrası bozulan morallerin yaratabileceği mutsuzluk ortamı da sorun yaratabilir. Bekleyip göreceğiz.

İşte Mc Coughtry'nin bu sezonki EL istatistikleri.

4 Ocak 2011 Salı

Hey Gidi Günler


Bundan 8 ay önce Neven Spahija yönetimindeki Valencia tarihindeki 2. Eurocup şampiyonluğunu kazanıyor. O kadroyu başarıya taşıyıp, Valencia'nın Euroleague'de mücadele etmesini sağlayan koç Spahija gibi, Thomas Kelati, Kosta Perovic, Matthew Nielsen gibi önemli oyuncular başka Euroleague takımlarının yolunu tutuyor.

Valencia tepetaklak oluyor, Manuel Hussein yönetimindeki takım Euroleague'de ilk 5 maçının 4'ünü kaybediyor ve lige erken vedaya hazırlanıyor.

Takıma sihirli değnek tecrübeli koç Svetislav Pesic'in gelişiyle dokunuyor. Müthiş bir direnişle CSKA Moskova ve Milano'nun önünde grubu 4. bitirip TOP 8 için mücadeleye devam ediyorlar.

Şimdi yukarıdaki mutlu tabloyu yaratan isimlerden koç Spahija'nın Fenerbahçe'si ve Matt Nielsen'in forma giydiği Olimpiakos'la TOP 16 gruplarında mücadele edecekler.

TOP 16'ya hazır değiller


Fenerbahçe'yi defoları ve yetersizlikleri için her ne kadar eleştirsekde dünkü maçta memleketin diğer Euroleague takımı Efes Pilsen'i görünce halimize şükretme gereği duydum.
Efes Pilsen kadrosu Fenerbahçe'den farklı olarak adeta 2 ayrı takımdan müteşekkil gibi. Perasovic, savunma ihtiyacı belirince B takımını oynatıyor, hücumda tıkanınca A takımını. Efes Pilsen, kimyası oturmamış, olmamış, rolleri doğru dağıtamamış ve son kertede ''takım'' olmayı becerememiş bir ekip. Geçen yıldan bu yıla sarkan ipler hala derlenip toparlanamamış.
Perasoviç'in bilinçli tercihleriyle oluşmuş bir durum olacağını zannetmiyorum bu yaşananların, muhtemelen koçun kafasındakilerle oyuncuların verebildikleri örtüşmüyor.
Takımın eline en çok baktığı skoreri Rakocevic ama maç sonlarını, kritik anları onunla oynamıyor koç. Sadece bu örnek bile yaşadıkları garipliklere iyi bir örnek.
Atanlar ama tutmayı sevmeyenlerle 2 Kerem'in başını çektiği her işi yapmaya çalışanların oluşturduğu 2 ayrı takım var sanki ve hangi takım sahadaysa ona göre farklı bir karakter ortaya çıkıyor.
Fenerbahçe böyle değil, belki Ukiç sahada olmadığında oyun kurmakta zorluk çekiyor, Oğuz yokken pota altına top inmiyor ama takım her koşulda karakterini ortaya koyuyor en önemlisi rakip kim olursa olsun ve sahadaki beş kimlerden kurulu olursa olsun aynı ciddiyetle oynuyorlar.
İki takımın arasındaki en belirgin fark buydu dün. İkinci yarıda Fenerbahçe savunma direncini üst düzeye çekmişken ve hücumda da seçe seçe atıp neredeyse hiç boş dönmezken Efes'in atıcı takımı bu tempoya direnemedi, tutucu takım sahaya girdi bu kez de üretemediler.
Dr. Jekyll Mr. Hyde sendromundaki Efes Pilsen'in bu haliyle TOP 16'da başarılı olması zor görünüyor. Fenerbahçe'nin ise dünkü maçın son dakikalarında da görüldüğü gibi son dakikaları oynayamama sorunu büyük dert. Son periyotta farkı 15'lere çıkartmışken ve rakip savunma yapmıyorken son 2 dakikada neredeyse maçı verebilecek duruma gelmek akıl alır gibi değil.
TOP 16'da affetmezler.

30 Aralık 2010 Perşembe

Bu kadar telaş iyiye işaret değil


İlginç bir maç oynadık Galatasaray'la. Maç beklediğimizden farklı başladı aslında. Taraftar desteği ve liderlik ihtimalinin bile Galatasaray'lı oyunculara artı bir motivasyon kaynağı oluşuyla baskılı sert savunmada ve hızlı oyunda becerisi yüksek oyunculardan kurulu Galatasaray'ın iyi bir başlangıç yapacağını düşünüyorduk.
Fenerbahçe'nin baskı karşısında düzen içinde hücum etme, ritm bulma çabasındaki oyuncuların gereksiz dış şutlarla bu düzensizliği iyice körükleme sorunları varken kötü bir başlangıç olasıydı. Sonrasında ise tecrübe ve kıtanın en üst düzey liginde yıllardır oynamanın kazandırdığı yetenekler devreye girer ve oyunun kontrolünü Fenerbahçe eline alır diye düşünmüştük.
Şaşırtıcı biçimde tersi oldu.
Fenerbahçe hücumda derli toplu oynamasa bile boğucu bir savunmayla başlayıp, dağınık görünen Galatasaray karşısında ilk yumruğu atan taraf oldu.
Ama asıl şaşırtıcı olan Fenerbahçe'nin maçın büyük bölümünde oyunun kontrolünü elinde bulunduran taraf olmasına rağmen kırılma anlarında rakibine hep boyun eğişiydi. Geri düştüğü anlarda, arada kolaylıkla kapatılacak bir fark varken dahi telaşla hücum edip atamayan ardından dağılıp savunmaya dönemeyen ve maçı bu şekilde kaybederken Euroleague tecrübesine sahip olan taraf sanki Fenerbahçe değil Galatasaray'dı.
Fenerbahçe'de yedek guard sorunu artık can sıkıcı hale geldi, bereket Engin'in takıma dahil oluşuna az kaldı ama elbette onun dönüşünün bu sorunu çözüp çözemeyeceği belirsiz. Uzun sakatlık sonrası dönüşünde, yeni takımına uyum süreci, fiziksel yetersizlikler, dönüşünün sezonun kritik bir evresine denk geliyor oluşu gibi sorunlar var önünde.
Sadece guard sorunu değil Fenerbahçe'nin yaşadığı, kısaların hiçbiri bileğine çok güvenilir şutörler değil. Ömer bu sezon takımın en istikrarlı şutörü gibi görünse de onun aıl işi bu değil. Preldzic asla güvenilir bir şutör olmadı, Tomas'da boş şutu bulmuşken ''tamam bunu soktu'' diyebleceğimiz bir oyuncu değil. Ama bu mesele bu sezon transferle çözülecek bir sorun değil. Bu sorunun çözümü için yapılacak bir hamle takımdaki tüm rolleri yeniden dağıtmayı gerektirir ki sonrasında işler arapsaçına döner. Fenerbahçe bu sezon bu karın ağrısını çeke çeke oynayacak gibi. Takımın bileğine güvenilir bir şutörünün olmayışı gerçeği su yüzüne yeni çıkmış değil, sezon başından bu yana bu gerçekle yaşıyor takım. Muhtemelen Spahija'yı rahatsız eden bir sorun değil bu. Aksine bileği iyi olanın değil, en iyi pozisyonu bulanın atmasını daha çok tercih ediyor sanki. Ama bu kadar ritmini bulamamış oyuncu birarada olunca insanın canı sıkılıyor.
Galatasaray iyi takım. Sezon başından bu yana Efes'ten daha fazla çekindiğim bir ekip. Kısa savunmaları müthiş, pota altı savunmaları takımın karakteri dolayısıyla yumuşak değil ama kötü. Tutku nihayet kendinden beklentileri karşılayacağı bir role soyunmuş gibi (tabii onun kötü gidiş başladığında yelkenleri suya çabuk indiren bir oyuncu olduğunu da unutmamalı). Haluk'un, Ermal'ın deneyimi, Oktay Mahmuti'nin disiplinli takım yaratma çabasının sahadaki izdüşümü adeta. Galatasaray yıllardır ilk kez iyi yolda. Ama Fenerbahçe dünkünden çok daha zor 3 deplasmana giderek ve belki de bu deplasmanlarda zaman zaman farklı skorlarla geri düşerek ve dünkü gibi kötü hakem yönetimleriyle karşılaşarak TOP 16 oynayacak.
Dünkü 4-5 sayılık geri düşüşlerde yaşanan dağınıklık, telaş iyiye işaret değil. Spahija'nın bu telaşa ortak oluşu ise umarım bir daha yaşanmaz.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Gençler Final Four


Erkek basketbol takımı için sezon başından beri, bu takım final four oynar diyenlere henüz çok erken 2-3 senesi daha var diyorum. Ama genç takım ağabeylerinden önce Euroleague'de final four oynayacak gibi.
Nike International Junior Tournament'in Roma ayağında grubunu 2 galibiyet 1 yenilgiyle lider kapatan genç takımımız bu akşam Siena ile final four'a çıkmak için mücadele edecek.
Geride kalan 3 maçta oyuncularımızın ilgi çekici istatistikleri şöyle;
Berkay Candan 104 dk; 39 sayı, 28 ribaund, 4 asist.
Erbil Eroğlu 70:10 dk; 19 sayı, 4 ribaund, 5 asist
Kerem Hotiç 69:30 dk; 38 sayı, 2 ribaund
Nuri Gül Güney 83:40 dk; 45 sayı, 23 ribaund, 6 asist
James Metecan Birsen 45:36 dk; 16 sayı, 11 ribaund 2 asist

27 Aralık 2010 Pazartesi

Nike International Junior Tournament

Şu sıralar gözden kaçan bir turnuva oynanıyor. organizasyon ULEB'e ait. Nike International Junior Tournament.
Gençlerin Eurolegue'i. 3 gün boyunca içlerinde Fenerbahçe'nin de olacağı 24 takım 3 ayrı şehirde her şehirde 2 gruptan 8'er takım olacak şekilde mücadele edip Mayıs ayında Barcelona'da yapılacak final four'a kalmaya çabalayacak.
Bizim gençler, Roma grubunda yeralıyorlar ve ilk maçlarını bugün İtalyan Benetton takımına karşı oynayıp kazandılar. 2 . maçta rakip bu akşam grubun favorilerinden Lietuvos Rytas.

Takımımızın ilk maç istatistikleri, turnuva kadrosu ve tüm gruplar şu şekilde.







ROMA GRUBU


L'HOSPITALET - İSPANYA GRUBU

BELGRAD - SIRBİSTAN GRUBU

25 Aralık 2010 Cumartesi

Tofaş maç notları


Bugünkü Tofaş maçı, sezonun en zevksiz maçlarından birisini sahne oldu. Can Maxim ve Rasid Mahalbasic'in maçın en skorer iki oyuncusu olması dışında üzerine değinilecek pek fazla bir şeyde yoktu maçta.
Kısa kısa bir iki not düşmek gerekirse;
- Mirsad 35'ine merdiven dayamışken adam oldu. Tamam bazen bildiğin Mirsad atışlarını yapıyor ama ilk kez herkesle bu kadar uyumlu ve takımdaki her oyuncuya bu kadar saygılı. Kenardayken kavgacı değil güleryüzlü.
- Can Maxim, ekseriyetle maçlar kopmuşken oyuna giriyor bu yüzden hakkında derli toplu bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Ama onun zaten cesur bir şutör olduğunu biliyoruz, potaya bakmaktan bugünde korkmadı A takım kariyerinde ilk kez takımının en fazla sayı atan oyuncusu oldu. Uzunların perdelerini değerlendirip penetre etmekten çekinmemesi çok mühim ama tam ritmini bulmuşken işin suyunu kaçırıp saçma bir hücum faul yaptı, bunları yapmamayı öğrenecek. Skor almış başını gitmişken değil, kafa kafayayken daha fazla oynarsa savunma sertliğini de geliştirme şansı bulacak. Bugün 2 hücum ribaundu aldı. Ki bundan önceki maçlarda da yaptı bunu, aslında hücum ribauntlarında ortalığı bu kadar karıştırması karakteristik özelliği değil ama bu düzeyde kendini kabul ettirmek için ekstra işlere soyunuyor.
- Can'la beraber Erbil'e de dikkat etmeli. İlk zamanlarda hayli ürkekti. Bugün hem hızlı hücuma çıkartmaya çalıştı takımı hem de sık sık penetre etmeye kaltı bu özgüveninin gelişmeye başladığının işaretidir. Sırada bekleyenler gençleri de yüreklendirir onun bu hali.
- Öte tarafta Mahalbasiç hakikaten iyi kumaşmış. İyi bir guardla oynasa Yüksek posttan ışık hızıyla içeri devrildiği o pozisyonlarda eline topu ulaştırabilen olsa daha da fazla atardı. Bileği düzgün, adımları düzgün, koordinasyon yeteneği yüksek ama henüz pota altı oyuncusu değil. Sertleşmeli, itiş kakıştan yılmamalı, geleceği pivot mevkisinde değil 4 numarada gibi görünüyor.

- Emir ve Tomas bir terazinin iki kefesi gibi biri yükseliyor diğeri düşüyor.

- Lavrinoviç iki maçtır savunmada çok çabalıyor, özel olarak buna dikkat edilmeli. Takımın Greer'la beraber en kötü savunmacısı her topa el sokuyor.

- Oğuz hata yapınca, ertesi pozisyonda saçmalamak zorunda mı ? Bu çocuğun hata yaptığı pozisyonu ardında bırakmayı öğrenmesi lazım.

- Maçın 2. yarısı boyunca pota arkasındaki tribünden Ömer Abi, (Kinsey'i kastederek) Zenci Abi forma versenize diye bağırıp, Ömer'e yeter ulan dedirten, Cenk Renda'ya maçı terkettiren ve bizim kafamızı s...n çocuk maç çıkışında salondan metrobüse kadar tek başına hiç susmaksızın tezahuratlar yaparak yürüyerek cümle Ataköy sakinlerininde kafasını s...ti. Bu çocuktaki enerjiye sahip bir önliberonun acilen futbol takımımıza transfer edilmesini talep ediyorum.

24 Aralık 2010 Cuma

Eyvah Ruslar gelemiyor


Euroleague'de sezonun en büyük hayalkırıklığı hiç kuşkusuz CSKA'nın grubunda sonuncu oluşuydu. 2002-03 sezonundan bu yana tüm final fourlarda yer alan bir efsanenin, Avrupa basketbolunun kıt imkanlardan harikalar yaratmasıyla ünlü hocasıyla bir araya geldiği sezonda yaşadığı çöküş akıl alır gibi değil. Sezon hazırlıkları kapsamındaki Amerika turnesiyle takımı henüz sezon başlamadan yıpratan CSKA yönetimi bu çöküşün birinci elden sorumlusu sayılmalı.
Sezona kötü ve yorgun başlayan, peşpeşe yediği yumrukların etkisinden kurtulmayı başaramayan CSKA'nın bu çöküşünde takımın kilit oyuncuları Jr. Holden'ın rahatsızlığı, Siskauskas, Khrypa, Sasha Kaun'un sakatlıkları da önemli bir rol oynadı. Ama en kötüsü de Vujosevic gibi bir koçun görevine son verilmesi oldu.
Öte tarafta CSKA'nın hemşehrisi Khimki Moscow'da ışıltılı ve Eurolegue tecrübesine sahip oyunculardan kurulu kadrosuna rağmen ilk tur gruplarından çıkmayı başaramadı.
Sergey Monya dışında kadroda fazlaca sorumluluk alan Rus oyuncusu olmayan Khimki'de Amerika'lı guard Keith Langford normal sezonun MVP'si olurken onun dışında Tomas Kelati, Sergey Monya, Benjamin Eze, Zoran Planinic gibi üst düzey oyuncuları TOP 16'da seyredemeyeceğiz.

Yeniden doğuş


Öncelikle şu söylenmeli; Euroleague'de 4 yıldır kendisinden güçlü takımlar karşısında sürekli olarak ezilen, henüz maç başlarında havlu atan Fenerbahçe'nin bu sezon hem Siena'yı hem Barca'yı yenip grup maçlarını Barca'nın önünde kapatması bu takımın geleceği açısından çok önemli.
2. torba 3. torba tartışmasından önce bu takımın iddiasını göstermesi ve özgüvenini sağlaması açısından muazzam bir iş bu.
Özellikle Vidmar'ın sakatlığı ve her maçı aynı ciddiyetle oynamanın verdiği yıpranmanın etkilerinin ortaya çıkışı sonrası sezon başında bazı taraftarlarda oluşan ''bu takım kesin final four oynar şımarıklığı'' yerini ''bu takım zaten Euroleague için zayıf bir kadroya sahip'' düşüncesine doğru evrilemeye başlanmışken kader maçını farklı bir skorla kazanmayı başardı.

Cholet, bu düzey için güçlü bir takım olmayabilir ama karşısında oynamanın zor olduğu, ters bir takım. Onlara karşı hızlı hücum etmek çok zor, bir kere kolay kolay ribaunt vermiyorlar, geriye çok çabuk koştukları gibi geri koşarken bile her topa el sokuyorlar.

Onların atletik ve çalışkan görüntüleri her takım için başa bela ama dünkü maçtaki gibi onları bir kez çözdünüz mü arkası geliyor. Hücum silahlarının az, skor seçeneklerinin dar oluşu sebebiyle geri düştükleri maçları çevirmeleri zor oluyor.

Erman Kunter'in Fransa'daki maçta yaptığını burada da denemesi şaşırtıcıydı aslında. Yine Fenerbehçe'yi dış şut atmaya çağırdı ve yine Fenerbahçe peşpeşe kaçırmaya başladı. Henüz ilk 5 dakika dolmuşken yanlış saymadıysam 9 hücumda 6 üçlük kullanmıştı takım. Neredeyse tamamı boş şut olan 6 üçlüğün sadece 1'ini sokan ilk periyodun sonlarına dek tek bir asist dahi yapamayan takımın Ukiç'in dönüşüne rağmen oyun kurucu aklından yoksun oynayışı kaygı vericiyken, Spahija hiç durmadı hep denedi.

Hücumdaki bu şuursuzluğa çözüm için Greer'i, Kinsey'i çok erken kullanmaya başladı ama Cholet'nin Fenerbahçe'yi hücumda kitleyen oyununun çözülüşü Preldziç'in bu sezon ilk kez suratını düşürmeden sahada yeteneklerini sergilemesiyle, Oğuz'un pota altını dömine eden hücum aklını ortaya koyuşuyla ve Mirsad'ın Cholet'nin kavgacı uzunlarına onlar gibi oynayarak cevap verişiyle gerçekleşti.

İlk yarının ortalarına dek hiç asist sonrası sayı bulamamış olan takımın maçı 28 asistle bitirişi ilginç ve önemli bir nottu. Aynı şekilde Fenerbahçe'de en kötü sezonunu yaşayan Preldziç'in yaptığı 11 asist ve takımı oynatma becerisini yeniden sergilemeye başlaması dışında özgüvenini yeniden kazanmış oluşu gelecek için çok önemliydi. Tabii, Mirsad'ın bu sezon yaşadığı büyük değişime değinmeden olmaz. belki de kariyerinde ilk kez takım içinde bir lider gibi davranıyor, sorumluluk alırken alışılageldik sorumsuzluklarını sergilemiyor, hakemlerle diyalogtan bile kaçınıyor. Dün kendisine sinirlenip, topu üzerine fırlatan Kinsey'i bile hoşgörüyle karşıladı. Aslında ondaki değişim bir bütün olarak takım içerisinde bu sezon sağlanan havayla ilgili. Aydın Örs ve Spahija'nın takıma güven ve sevgi ortamı yaşattığı çok açık.

Bir kez öne geçtikten sonra maç boyunca Cholet'nin kendisine yaklaşmasına izin vermeyen bir ciddiyetle oynadı takım ama yine de sözkonusu olan TOP 16 gruplarından çıkmak olunca işlerin bu kadar kolay olmayacağını bilmek lazım.

Bir kere, halen Ukiç'in alternatifi yok bu takımda. Engin'in dönüşü muhtemelen TOP 16 maçlarının ortalarına denk gelecek ve uzun süren sakatlık sonrası ondan ne zaman verim alınmaya başlanıcak, bu belirsiz. İkincisi, Oğuz'un dün Cholet pota altına 7 faul aldırtıp, orayı dağıtmasına, Kaya'nın yavaş yavaş ritmini bulmasına aldanmamak lazım o bölgede TOP 16 süreci halen sancılı geçecek gibi. Pota altında ortalığı savaş alanına çevirecek oyuncu eksikliği mesela İtalya'daki Siena maçındaki gibi baş ağrıtan bir sorun olabilir.

TOP 16 gruplarıyla ilgili daha net bir değerlendirmeyi kuralar çekildikten sonra yapabiliriz ama bilmek lazım ki son sekize kalmak bu takım için kolay olmayacaktır.

20 Aralık 2010 Pazartesi

19 Aralık 2010 Pazar

Sıkıntı var


Başlık Sergen'den, altını biz dolduralım...


- Aydın Örs ve Spahija başarıdan önce en zor anlarda dahi pes etmeyecek, kendinden güçlü takımlara diş geçirebilecek karakterde bir takım yaratmak istiyorlar. Bu bir geçiş dönemi, zor ve sancılı olacak. Bu süreçte Spahija takımı göz göre göre yıpratarak ilerliyor. Bu bilinçli bir tercih. Siena maçı artık kaybedilmişken acılar içinde sahada koşturan ve buna rağmen farkı kapatmak için çırpınan Ömer'i kenara almamasının başka açıklaması yok. 30 sayı gerideyken de, ligin en zayıf takımıyla oynarken de sahada direnç istiyor, takım her an her hücumda her savunmada maçın son 1 dakikasını oynuyormuş ciddiyetiyle mücade etsin istiyor. Takıma aman vermiyor. Vidaları sıktıkça sıkıyor. Kolay maç düşüncesini aklına getiren olmasın istiyor. Elbette mental olarak bu kadar yıpratıcı bir tutumu sürekli olarak devam ettirmeyecektir ama bu sezon bir geçiş süreci ve bu takım Euroleague'in kaymak tabakasındaki takımlarla her koşulda boy ölçüşebilecek seviyeye gelmeli. Oysa henüz onları sadece işler iyi gittiği zamanlarda yenebilecek durumdayız. Takım yıprandı ama yıpranırken de direnç kazanmayı öğrenecek, krizden kurtulmayı başaracak. Cibona Zagrep maçı öncesi tribünde Aydın Hoca'ya ''hocam Cibona dertli, Radoseviç'te sakatmış galiba'' dediğimde hoca ''böyle düşünmeyin, zayıf takım diye bir şey olmaz asıl bu maçlarda bizim işi ne kadar ciddiye aldığımız ortaya çıkacak'' gibilerinden bir şeyler söyleyip bizi bile hafiften azarladı. Düşünün artık takım içerisinde ipleri nasıl ellerinde tutuyorlar. O maçta atılan 100 sayıya sevinmek yerine yenilen 70 sayıya kızan Spahija'nın ve Aydın Hoca'nın öncelikli hedeflerinin takımda her an işini ciddiyetle yapan bir takım yaratmaya çabaladıkları ortada. Aksi taktirde yoğun maç programını düşünüp bazı maçlarda takımı daha sakin daha gevşek hazırlayabilirlerdi. Ama onlar Siena gibi 30 sayı öndeyken bile maç başındaki ciddiyetini kaybetmeden oynayan bir takım istiyorlar. Sabretmek lazım, sıkıntılı bir süreç bizi bekliyor ama yolun sonu aydınlık.
- Eldeki kadronun henüz Spahija'nın kafasındaki kadro olmadığı açık. Zamanla kadro derinliği ve kalitesi artacaktır. Greer meselesi çok konuşuldu. Spahija'nın onu aslında düşünmediği ama yüksek kontratı sebebiyle elde kaldığı falan. Greer kadrodaysa ondan nasıl faydalanabileceğiniz belli aslında. Sahaya çıktığında eğer topu karşı sahaya o getirmiyorsa şut ritmini çabuk bulabilen bir oyuncu, hücumda tıkandığınızda onun bire bir oyunlardaki yeteneğine güvenip kısa periyotlarla ondan faydalanabilirsiniz. Tabii savunmada onun arkasını başkaları toparlamak zorunda kalır. Ama topu karşı alana o taşıyacaksa, oyun kurma görevini ona verirseniz olmuyor. Hem takım hücum aklını kaybediyor hem de takımın şutuna güvenebileceğiniz ender oyuncularından birisini kaybediyorsunuz. Zaten Greer bir çok yönden takımın zayıf halkası gibi duruyor. Belki de hocanın kafasındaki takımın yaratılması sürecinde onunla yollar ayrılacaktır.
- Kadro derinliği Türkiye ligi için hayli fazlasıyla yeterli olabilir ama sözkonusu olan Euroleague olunca hele de Barcelona ve Siena galibiyetleriyle beklentileri arttırmışken 3 oyuncunun yokluğu takımı yetersiz kılabiliyor. Ön alanda baskının boğucu olmadığı maçlarda gerçek anlamda oyun kurucu olan 2 oyuncunun birden eksikliği sorun olmuyor ama takım bu savunmayı kıtanın en iyi yapan takımlarından birisi karşısında dağılıyor, kafası kesilmiş tavuğa dönüyor. Ukiç'siz takım 3 maçtır Greer'i, Preldziç'i, Can Maxim'i, Erbil'i hatta zaman zaman Kinsey'i ve Ömer'i oyun kurucu gibi oynattı ama yeterli verimi alamadı. Kritik bir süreçteyiz Cholet maçını ve ardından Türkiye ligindeki en iyi iki rakiple 1 hafta içinde oynanacak iki maçı Ukiç'siz kazanmak gerçekten çok zor. Greer ve Preldziç'in oyunkurucu oynamak zorunda kalmaları da onların daha fazla hata yapıp zaten kötü durumda olan morallerini iyice dibe batırıyor.
- Sezon başında bu takımın pota altındaki patlayıcı güç potansiyelini sorguluyorduk. Vidmar'ın yükselişi bu kaygılarımızı gidermiş olsa da onun sakatlığı sonrası pota altında ciddi zaaflar yaşadığımız herkes tarafından kabul edilen bir gerçek. Ağır ve yavaş ayaklara sahip uzunlarımız pick n roll savunmasında felaket, boyalı alan savunmasında positioning zaten kronikleşmiş bir sorun bu takım için. Boyalı alanda rakipler için bu kadar misafirperver olunca rakipler potaya daha yakın pozisyonlar yaratabiliyor, saçma, zorlama şutları daha az atıyorlar. Pota altı savunmasındaki bu direnç eksikliği ve o alanı kapatamamak aynı zamanda çok fazla hücum ribaundu vermeye de yol açıyor ki Barselona, Siena ve Karşıyaka maçlarında bu yüzden rakipler bizden çok daha fazla hücum kullandılar.
- Vidmar'ın sakatlığı sadece pota altı savunmasını etkilemedi. Aynı zamanda hücumda da ciddi sorunlar yaşanmaya başlandı. Vidmar yokken sadece Oğuz'un oynadığı sürelerde rakip uzunları arkasına alıp pota altına topun inmesine sebeb olan pivot oyununu oynayabiliyoruz. Bu olmayınca rakip savunmanın dengelerini bozmak zorlaşıyor. Lavrinoviç ve Mirsad'ın pota altına girmekten çok şutu tercih etmeleri normal. Bu durumda son 2-3 maçtır aldığı süreler arttıkça kendini bulan Kaya'nın 4 numaradan çok 5 numara özelliklerini ortaya koymasını beklemekten başka çare yok gibi. Ama nereden bakılırsa bakılsın pota altında bu kadar dirençsiz kalıp, rakiplere bu kadar çok hücum ribaundu verirken ellerine aldıkları her topu önce potaya atmayı düşünen, savunmada eksik hücumda çoğu kez dağınık iki 4 numaraya sahip olmak sıkıntı yaratıyor.
- Tomas'ı beğenmeyenlere asla katılmıyorum. Transferinden önce bu takıma gelmesini istediğim 3-5 oyuncudan birisiydi. Spahija'nın sisteminde ekmeğini taştan çıkartan skorere ihtiyaç var. Tomas hücumu savaşaşarak yapıyor. Klasik catch n shot skoreri değil. Penetresi, ikili oyunları, fizik mücadelesiyle ve oyun zekasıyla deliyor, dengeleri bozuyor ve yaratıyor. Ama bazen kendisini pure sutör sanıp saçmalamaya başlıyor. Onu yüksek yüzdeyle atacak , kritik anlarda her attığını sokacak bir şutör olarak görmemeli, zaten takımda böyle bir şutör yok.
- Bu takım beklentileri çok arttırdı. Euroleague'de final four lafı çok erken dillendirilmeye başlandı. Oysa yaratılmak istenen takımın henüz ilk nüveleri ortaya çıkıyor. İşler yolunda giderken Barselona'yı bile deplasmanda yenebilen bir takım olabilir eldeki ama ilk kriz anında topu rakip alana taşımakta bile zorluk çeken yanlarını da görmek lazım.

17 Aralık 2010 Cuma

Final-four ne kadar kolay ?


TARİH: 2006 YER: PRAG

ŞAMPİYON: CSKA
DİĞER KATILIMCILAR: BARSELONA, TAU, MACCABI

TARİH: 2007 YER: ATİNA

ŞAMPİYON: PAO
DİĞER KATILIMCILAR: MALAGA, TAU, CSKA
TARİH: 2008 YER: MADRID

ŞAMPİYON: CSKA
DİĞER KATILIMCILAR: SIENA, TAU, MACCABI


TARİH: 2009 YER: BERLIN

ŞAMPİYON: PAO
DİĞER KATILIMCILAR: CSKA, BARSELONA, OLIMPIAKOS

TARİH: 2010 YER:PARIS

ŞAMPİYON: BARSELONA
DİĞER KATILIMCILAR: CSKA, PARTIZAN, OLIMPIAKOS

Yukarıdaki liste son 5 yılın Euroleague final four finalistlerini içeriyor.
Barselona deplasmanı ve Siena zaferleri sonrası Fenerbahçe'nin sezon sonunda final four oynayacağını kesin gözüyle bakanların sayısı azımsanmayacak kadar azdı.
Euroleague'in ne kadar zor bir lig olduğunun farkında olmayanlar için çabucak inanılabilecek bir hedef ama ligin favorilerinin bir kısmının bu sezonki formsuzluğuna bakınca sezon başında alınan parlak sonuçlar böyle bir yanılsama doğurdu.
Bu ligde dönemsel sıçramalar sonucunda büyük başarılar elde etmek mümkün değil zaten ligin tarihine kısa bir göz atarsanız bunu rahatlıkla görebilirsiniz.
Kaldı ki, Fenerbahçe'yi bu sezon işin ehli insanların yönettiği ve onların da dönemsel bir sıçramadan çok biriktire biriktire giderek ciddi bir Euroleague deneyimi üzerine inşa edilecek başarıları hedefledikleri ortada.
Sezon başından bu yana, her maçı aynı ciddiyetle oynayan takımda iplerin ne kadar sıkı tutulduğunu gözlemleyeblirsiniz. İstanbul'daki Cibona maçı sonrası Spahija'yı atılan 100 sayının memnun etmeyişi ama yenilen 70 sayıdan rahatsız oluşunun sebebi de budur; bu takım her attığı adımı seçerek atmalı ve biran olsun gevşemeden ilerlemelidir. Yoksa devasa bütçelerle, harika kadrolar kuran devleri yakalamak hiç bir zaman mümkün olamaz.
Yukarıdaki liste açıkca anlatıyor bazı şeyleri. Euroleague'de final four oynamak öyle 1-2 sezonda gösterilecek sıçramalarla olmaz, süreklilik şart.
Bu ligin sert atmosferinde üst düzey takımlarla başa baş mücadeleler çıkartmak, onları yenmeyi öğrenmek, zor şartlarda ayağa kalkmasını becerebilmek lazım.
Siena gibi, son 10 yıldır bir çok takım için model olabilecek nitelikte bir yükseliş dönemi yaşayan, her daim Euroleague'in en çekinilen takımlarından birisi olmayı becermiş bir takım bile son 5 yılda sadece 1 kez final four oynayabilmiş.
Avrupa basketbolunun efsane kulüplerinden olan, son yıllarda her pozisyonda yetiştirdiği yıldızlar Euroleague'in en üst seviyelerindeki takımlarda oynayan Partizan 19 yıl aradan sonra ilk kez geçen yıl final four'a yükselebildi. Son 15 yılın Avrupa'da en başarılı olan takımı olarak addedilebilecek PAO son 4 yılda 2 kez son 8'e dahi kalamadı bu ligde.
Bir yıllık yükselişle olacak iş değil bu. Khimki, Prokom gibi bol paralar harcayıp dönemsel çıkışlar yapan takımların esamesinin okunmadığı bir düzey orası. Hatta Real Madrit gibi her sezon çok parlak kadrolar kuran ve Avrupa basketbolunda önemli bir yeri olan bir ekibin bile yıllardır ulaşamadığı bir hedef.
Ama ilk kez bu sezon Avrupa'nın üst düzey takımlarını yenebileceğini gösteren ekibe güven duyulmalı. Bu yatırımın ve yaratılan sinerjinin çizdiği yolun sonu final foura çıkar. Ama henüz erken.

Geçmiş olsun

Sezonun ilk ağır mağlubiyeti


Siena mağlubiyeti sonrası öncelikle şunu söylemeli; bu ligde sezonun ilk 4 maçında 2 final four adayını mağlup ettiğinde bu takımın bu sezon şampiyonluğun en önemli adayı olduğunu düşünenler kadar, takımın dünkü mağlubiyetle dejavu yaşayıp geçen seneki hüsran günlerine geri döneceğini düşünenler de yanılıyorlar.
Sezon başında bu takım için her şey yolunda gitti, Aydın Örs'ün dönüşünün takım içi disiplinden şubede sevgi ortamının yeniden tesis edilmesine dek zincirleme etkiler yaratması yadsınamaz bir gerçek ama takımın yükseliş dönemi boyunca sezon başında yaşanan Engin sakatlığı haricinde önemli sakatlıklar yaşamadığı, dolayısıyla koçun oyun planını ve kafasında dağıttığı rolleri etkileyebilecek eksikliklerin olmadığı da bir gerçek.
Vidmar'ın sakatlığı sonrası işler zaten sezon başındaki kadar iyi gitmezken bir de grubun en zorlu rakipleri karşısına çıkarken takımdaki tek alternatifi zaten sakat olan Ukiç'in sakatlığıyla eksikten öte tüm planları alt üst olmuş şekilde çıkmak zorunda kalan bir takım kaldı elde.
Dün alınan farklı mağlubiyet kimseyi yanıltmamalı, bu takımın sezon başında gösterdiği kazanma direnci, mağlubiyeti kabul etmemek gibi Euroleague savaşında yer almak için gerekli olan karakterinde bir bozulma yok.
Dünkü maçı şöyle değerlendirmek daha doğru olur; işler yolunda giderken, Euroleague'de yenemeyeceği takım olmadığını ispat eden bu takımın işlerin kötü gittiği bir dönemde henüz bu ligin en üst düzey takımlarının olduğu yere ulaşmak için katedilecek yolu olduğunu gösterdiği bir maçı seyrettik. Bu konunun ayrı bir yazı konusu olduğunu söylemek kaydıyla maça dönelim.
Maçı sunan Murat Kosova salonun soğukluğunu diline dolamıştı hatta atkı, şapka, palto kombinasyonuyla maçı sunduğundan bahsediyordu bir de Greer ve Preldziç'in henüz ilk çeyrekte yaptıkları 5 top kaybında ayakta durmakta güçlük çektiklerini görünce maçın buz pistinde oynandığını düşünebilirdiniz. Maç aslında olabilecek en kötü senaryoyla başladı.
Ukiç'in yokluğu bu takım için zaten büyük bir dert.
Geçen hafta Barselona maçında bileğinde ağrılarla oynarken her zamanki deliciliğini sergileyememişti, maç boyunca rakip savunmanın dengesini bozmakta zorlanırken onun sakatlığının etkilerini hissetmiştik. Dün daha kötüsü oldu, topu rakip alana bile taşımakta zorluk çekerek başladık. Değil şut pozisyonu yaratmak hücum bile edemiyordu takım. Birebir hücumu çok iyi olan ritmini bulunca kısa bir periyotta kendi pozisyonunu yaratarak atacağı sayılarla maçın gidişatını değiştirebilecek Greer takımın 1 numarası olarak her başladığında yaptığını yine yaptı, topu erken tuttu, baskıda bunaldı, bozuldu ve onun eline bakan takım top hücum alanına dahi taşınamayınca çaresiz kaldı. Oysa ilk dakikalarda hücum edebildiği zamanlarda uzunlarının bugün oyunu domine edebileceği izlenimi veren bir takım vardı sahada ama ilk dakikalar bir basketbol maçından çok bir futbol maçını andırıyordu. Ancak bir futbol maçında oyun bir takımın yarı sahasında oynanır. Greer ve sonrasında Preldziç'in top kayıpları sayesinde garip bir görüntü aldı maç. Zaten Siena ilk dakikalarda farklı bir skorla gerisine düşmeyi isteyeceğiniz son takım olur. İtalya liginde neredeyse tüm maçlarında henüz ilk yarıda devasa farklarla öne geçtiği için olsa gerek hep önde oynamayı iyi bilen buna karşılık savaşçı kimlikleriyle fark ne olursa olsun gevşemek nedir bilmeden oynamayı ilke edinmiş oyunculardan kurulu bir ekipler.
Abondene olarak başlamak bir de üstüne üstlük skorerlerinin topu rakip alana taşımaktan korkar hale gelip mental olarak maçtan kopmaları kalan dakikarda maçı çevirmenin çok güç olacağını belli ediyordu. Yine de denediler, alan savunmasına geçip dış şutları riske ederek Mc Calebb'in başa dert olan penetrelerini kestiler, tempoyu düşürüp hücumda paniklemeden, içeri top indirerek farkı eritmeyi başardılar ama rakip başka takıma gitse acaba oynayabilir mi dediğiniz ama Siena'nın kusursuz yapısında harikalar yaratan savaşçıların aynı zamanda ince işler yapabilen zanaatkarlara dönüştüğü bir takım.
En kritik anlarda, Stonerook her Fenerbahçe maçında olduğu gibi yine bizi deli eden savaşçılığıyla çıktı karşımıza, David Moss ve Carraretto tam yakaladık dediğimiz her pozisyonda kritik üçlüklerin hepsini soktular.
Kaybettik, sezonun ilk ağır yenilgisi oldu bu ama yine de kader bu takımın sezon başından bu yana sergilediği çalışkanlığını ödüllendirircesine Barselona'nın Litvanya'dan eli boş dönüşünü hediye olarak verdi.

25 Kasım 2010 Perşembe

Yayınlamayacaksınız niye aldınız


Euroleague'de bu sezon kan gövdeyi götürüyor, özellikle Fenerbahçe ve Efes Pilsen'in yer aldığı gruplarda hesaplar iyice karmaşıklaştı, bu 2 grupta ilk 2 için 4'er takımın aday olması, Cholet, Fenerbahçe, Union Olimpija ve tersten CSKA sürprizleri hayli ilgi çekici.
Ama malesef, Euroleague yayın haklarını alan NTV, Fenerbahçe maçları dışında maç yayınlamıyor, kıtanın basketbolda bu en üst düzey ligini izlemekten mahrum ediyor bizi.
Bravo ntv.

Ergün Öztuna'dan Ülker'e


Kurumsallığın dibine vurmuş kulübümüzün resmi sitesinde Alex'in lig tarihinde Fenerbahçe'nin 3000. golünü atması vesilesiyle formasının müzeye kardılış töreninin resimleri var. Bu sırada lig tarihinde ilk golümüzü kaydeden Puşkas Ergün'ün forması da, müzeye konmuş.
İyi güzel de, Ergün Öztuna'nın müzeye kaldırılan formasının arkasında Ülker reklamı olanca dominantlığıyla Ergün Öztuna'nın isminin önüne çıkmış. Sanırsın o yıllarda da çubuklunun üzerinde Ülker reklamı alınıyormuş. O gün Ergün Öztuna'nın giydiği formanın benzerini yaptırmak çok mu zor.
Utanmasalar Fenerbahçe tarihini anlatan kitaplara sokacaklar Ülker ismini, İşgal yıllarında Fenerbahçe futbol takımının işgal kuvvetlerinin takımları karşısında aldıkları galibiyetler savaş cephesinde moral yaratırken, bu galibiyetler cephedeki askerlere falım sakızlarının manileri yerine konmuş küçük kağıtçıklarla iletildi falan diyecekler.

Rytas maçının gösterdiği; Oğuz'un önemi


Vilnius ve Kaunas şehirleri, takımlarının form durumu ne olursa olsun, Euroleague jargonunda zor deplasman tanımını her zaman hakeder. Bu deplasmandan, maçın neredeyse tüm bölümlerinde ipleri elinden kaçırmadan ve rakibin üstünlük kurmaya başladığı süreçlerde oyun disiplinini kaybetmeden, dağılmadan tekrar dümene geçmeyi bilerek rahat bir galibiyet almak ise Fenerbahçe için sezon başından bu yana olduğu gibi takdire şayan olarak değerlendirilmelidir.
Euroleague'in şu anda belki de en iyi baskılı ön alan savunmasını yapan takımı olan Fenerbahçe karşısında Zalgiris'in tedbile uğramış guard rotasyonunun sınavı gibi başladı maç.
Oyun kuruculuktan anladığı kendi şutunu yaratmak olan El-Amin'in baskılı savunma karşısında bocalayıp, ilk yumruğu Fenerbahçe'ye atma şansı tanıdığı ilk periyotta göze batan Vidmar sonrası dağınık ve dirençsiz bir görüntü çizen Fenerbahçe pota altı savunmasının kendisine çeki düzen verdiğiydi.
Çok istekli ve özellikle savunmada ve ribauntlarda önceki maçlara oranla daha fazla rol almaya çabalayan Lavrinoviç'in iştahını bir kenara not etmek lazım. Ama, Rytas pota altı gücünün Bajramoviç'in yokluğunda Vidmar'sız Fenerbahçe uzun rotasyonunu Euroleague'in gruplar sonrası iyice sertleşip, zorlaşacak evreleri için test edecek dirençte olmadığını es geçmemeli.
Şutu olan Bjelica ve oyun zekası ve yetenekleriyle umut vaadeden Valanciunas'ın bizde ilk beş başlayan Kaya ve Lavrinoviç'in fizik güçleri ve tecrübeleri karşısında ezilmeleri normaldi.
Buna rağmen, Vidmar'sız takımın Oğuz sahada olmadığı sürelerde topu içeriye indirmeden oynamasını ''topu boyalı alana indirmeden şut atmak doğru değil, top en az bir kere içeriye inmeli'' ezberiyle açıklanacak bir şey olmadığı iyice belli oldu.
Vidmar ve Oğuz gibi cüsseli ve fizik güçlerini vücut vücuda mücadelenin en sert geçtiği pota altında kullanmaktan çekinmeyen adamlar ısrarla oralarda yerleşmeye çalışıp, kısaların ilgisini topu oraya indirmeye çekiyorlar. Oysa, ne topsuz oyunda o bölgeyi gücüyle delmeye çalışmaktan ziyade, guardla pick'n roll oynayıp, pozisyonunu yüzü dönük ve hareketliyken bulmaya çabalayan Kaya ile ne de hücumda pota altı itiş kakışından hoşlanmayıp, ben de bu boyla bu şut yeteneği varken tercihim dış şut olur diyen Mirsad ve Lavrinoviç'le ''topu ısrarla içeriye indirmek lazım'' ezberi somutlaşıp gerçeğe dönmez.
El-Amin'le maçın içine giremeyen Rytas'ın yaşlı kurt Saras'ın oyun zekasıyla Fenerbahçe savunmasının yumuşak karnı pick'n roll savunmasının üzerine gidip, savunmada yavaş uzunlarımıza karşı genç ve hareketli uzunlarını kullanmayı becerip bir de üstüne salonu, takımı havaya sokacak ''tam zamanında'' atılması gereken şutları isabetli kullanmasıyla Rytas'ı maça gecikmeli de olsa sokması sonrası Fenerbahçe'nin dominantlığı Oğuz'un oyuna dahil olmasıyla geri kazanması da üst paragrafta anlattıklarımızla ilgilidir.
Oğuz, Vidmar sonrası takımın hücum düzeni açısından çok kıymetli bir oyuncudan alternatifsiz bir oyuncuya dönüşte. O yokken topu içeriye indirmek, hücumda çeşitlilik sağlamak zorlaşıyor.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Var mı bizden büyüğü, varsa çıksın ortaya

Şu takım için, kısalar iyi ama Fowles'ı durdurabilecek uzunları yok diyenler oldu, 1 ay önce cevabını aldılar.
Diğerlerini geçer ama bu savunmayla UMMC karşısında patlar diyenler vardı, onlar da cevabını aldı.
Bu takımın çok sayı yemesine bakıp, kötü savunma yapıyor sonucuna varan determinist yaklaşıma katılmıyorum, deli gibi tempo yapıp, maksimum 10-15 saniyede hücum kullanan takım maç başına normalinden fazla sayıda hücum karşılamak zorunda kalır ve dolayısıyla fazla (tabii hangi kıstasa göre) sayı yer.
yine de, bu takımı bir de Ros Casares önünde görmek lazım diyen varsa onları da allaha havale ediyorum.



23 Kasım 2010 Salı

Rytas oyuncuları, Zalgiris Kaunas maç istatistikleri.


İstatistikler, Euroleague'deki bugün karşılaşacağımız Lietuvos Rytas'ın Litvanya ligindeki son maçından. Zalgiris Kaunas'a 85-60 yenilmişler.
Bajramoviç'in sakatlığı sonrası pota altında hayli sorunlu oldukları su götürmez bir gerçek. Ama asıl mühim nokta El-Amin'in verimlilik puanı.
-2'yle maçın en kötü oyuncusu olmuş. El-Amin'in tek başına maç kazandırabilecek bir oyuncu olduğu gerçeği tartışılamaz ama o derece tartışılamayacak olan bir gerçek daha var El-Amin'in oynadığı takımlar onun verimsiz ve kendine yontan oyun kuruculuğu altında asla hücum düzenlerini oturtan takımlar olamazlar.
Yine de, El-Amin ve Saras'lı bir Lietuvos Rytas ilginç bir rakip olacak. Karşısında Euroleague'in bu sezonki en baskılı kısa savunmasını gören El-Amin'in ve ölüsü bile Avrupa'nın en iyi skorer guardlarından birisi olarak kabul edilebilecek Saras'ın performanslarını merakla bekliyoruz.

21 Kasım 2010 Pazar

İlk Bakışta Sean May Transferi


Vidmar'ın, tam da, ''bu sezon hiçbir şey ters gitmeyecek mi'' derken tadımızı kaçıran sakatlığı sonrası beklenen transfer hamlesi gerçekleşiyor gibi.
Henüz imzalar atılmamış olsa da, resmi siteden duyurulduğu üzere, harika bir kolej kariyerinin ardından NBA'de bir türlü dikiş tutturamayan Sean May ile sağlık kontrolleri sonrasında imzalar atılacaktır.
Bu sezon, geçen yıllardaki gibi birden çok fikrin ürünü bir karmaşanın ürünü olan değil, işi bilen ekibin titizlikle oluşturduğu ve hedeflenen başarılara ulaşabilecek doğru planlarla yaratılmış bir kadro var elde. Atılan doğru adımlar, sezon boyunca doğru işlerin yapılacağı umudunu doğuruyor bizde. Ama, peşinen söylemek lazım ki; Sean May transferi ilk bakışta, bu sezonun en defolu hamlesi gibi görünüyor.
Herşeyden önce, kariyeri sakatlıklar sebebiyle kesintiye uğramış, fizik açıdan şu anda sezonun tam ortasında olan bir takımın ihtiyaçlarını karşılamaktan çok uzak bir oyuncu transferi soru işareti yaratır kafalarda. Buna rağmen, işin başında Aydın Hoca olunca, kafada her atılan adımı doğru olarak yorumlama telaşıyla şöyle bir düşünce oluşmuyor da değil; şu an 4 uzuna sahip olan takımın TOP 16 gruplarına kadar Vidmar'dan doğan boşluğu kendi kaynaklarını kullanarak doldurması bu sırada Sean May'in fit hale getirilip kendisinden TOP 16 sürecinde ve sonrasında verim alınması düşünülebilir.
Ama kendimizi olumlu düşünme adına ne kadar zorlarsak zorlayalım, bu kadar diz sakatlığı sorunu yaşamış bir uzundan bundan sonra tam anlamıyla bir pivot gibi hücum etmesini bekleyemezsiniz. Fundementali arkası dönük oyuna ne kadar uygun olursa olsun, ciddi diz sakatlıkları yaşamış bir uzun hücum alışkanlıklarını ister istemez değiştirir. Takımın Vidmar'ın sakatlığı sonrası oynadığı 2 maçtada gördüğümüz üzere, onun yokluğu sadece çokca dile getirildiği gibi savunma direnci ve sertliğinin azalmasını doğurmadı. Bunun yanısıra Vidmar'ın zayıf olan yönü oyunun hücum tarafı olmasına rağmen Vidmar'sız takım, Oğuz'un kenarda olduğu zamanlarda hücum opsiyonlarından boyalı alana topu indirmeyi çıkarmış görünüyor. Arkasına savunmacısını alıp rakibi pota altına sürükleyip, hücumun merkezini de oraya iten bir güce sahip olmayınca, pota altı itiş kakışından kaçıp daha ziyade şut ve yüzü dönük oyunları tercih eden uzunlar elde varken sağlam, güçlü bir Sean May bile doğru bir transfer gibi görünmezken, diz problemlerinden dolayı sırtını potaya dönmekten kaçınacak bir Sean May sezonun yanlışı olacak gibi bir izlenim doğuruyor.
Elbette, Vidmar'ın yerini dolduracak adamı bu saatten sonra nasıl bulacaksın diyenlere sözüm olamaz.
Zaten, basketbolda tempo arttıkça, uzunlardan oyunun pas, dribling, şut, çabukluk, hızlı ayaklar gibi yumuşak meziyetlerini kazanmaları beklendikçe bildiğimiz eski tip, Vidmar gibi kalıbından beklenen gücü sahaya yansıtan, savunmada ortayı kapatmayı becerebilen, gücüyle korkutan uzunların sayısı azalıyor, NBA bu tipten pivot ihtiyaçları için Avrupa'nn daha fazla kapısını çalıyor ve yeni kıtaya artık daha fazla uzun göçü olduğu için kaynaklar azalıyor, Avrupa'lının elinde kalan üst düzey bir avuç pivot ise zaten ihtiyacı olan takımların elinde.

21 Eylül 2010 Salı

Her mahalleye bir pota


Mevzuya canarino kardeşimizle uyanıp, Şurada duyurmuştuk.
Destek örgütlenmeye devam ediliyor, şu bloğa yolu uğrayanlardan mevzuya küçük bir el atmalarını rica ediyoruz.

Euroleague ön eleme maçları B grubu




Diğer gruptaki denk güçlere karşın bu grubu Khimki domine edecek gibi görünüyor.
Geçtiğimiz yıl Euroleague'deki ilk sezonu için ciddi paralar harcayıp oldukça iddialı bir giriş yapan Rus ekibi TOP 16'ya çıkmasına karşın orada tutunamamıştı. Rus takımlarının klasik hastalığına tutulup önce yüksek rakamlı kontratlar yapıp sonra da maddi sıkıntılar içerisine girince Euroleague'deki ilk sezonları hayli sıkıntılı geçti.
Ama buna rağmen yatırımı kesmeyip devam ediyorlar.
Geçtiğimiz yıl, kariyerinin önemli bölümünü ACB'de geçirmiş olan koç Scariola ve 2 İspanyol guardı Cabezas ve Raul Lopez önderliğinde hızlı, tempolu basketbol oynayan Rus ekibi bu yıl iki iyi guardından Cabezas'ı kaybetti. CSKA'dan Planinic ve Valencia'dan çok hareketli bir hücumcu ve keskin bir şutör olan Kelati'yi aldılar ama yine de Cabezas'ın oyun zekasını arayacaklardır.
Siena'nın savaşçılarından Benjamin Eze ve Dinamo Moskova'dan Sergy Monya diğer transferleri.
Bu grubu bizim için ilginç kılan Banvit'in Euroleague'e katılacak 3. Türk takımı olma şansını kovalayacak olması. Geçen sezon Euroleague'de kendinden beklenenin üzerinde performans gösterip vatandaşı PAO'ya TOP 8 yolunda çelme takan Maroussi'nin katılım hakkından feragat etmesi sonrası Ukrayna temsilcisi Budivelnyk'in doğrudan üst tura çıkacağı grupta Banvit ilk turda Avrupa'da eski günlerini arayan Le Mans'la karşılaşacak, Le Mans'ı geçmeleri durumunda yine bir başka Fransız Asvel ve Karadağ'lı Buducnost eşleşmesinden gelecek takımla oynayacaklar. Asvel geçen yıl Euroleague'e iddialı biçimde hazırlanmış olsa da skor gücü zayıf, atletik ama şutu kötü oyunculardan kurulu takımıyla hayal kırıklığı yaşamıştı. Fransız basketbolunun temsilcilerinden bu yılda fazla bir şey beklememek lazım. Bunun yanısıra Avrupa basketbolunun önümüzdeki yıllarda çıkış yapması beklenen ülkelerinden Karadağ'ın temsilcisi Buducnost'un genç kadrosuyla sürpriz yapması beklenebilir.
İnatçı ve oyun disiplininden kopmayan Karadağ'lılar bence Khimki'den sonra bu grubun favorisidir.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Euroleague ön eleme maçları A grubu


Euroleague'de grup maçları öncesi, gruplara katılacak son 2 takımı belirleyecek eleme maçları bugün başlıyor. İki grupta üçer tur oynanacak ve her iki gruptan birer takım Euroleague gruplarının bu sezonki 31. ve 32.katılımcıları olacaklar.
Euroleague grupları için son vagona atlamak isteyen takımları oldukça zorlu bir yol bekliyor.
A grubunda yer alan takımlar B grubu takımlarına oranla güç olarak birbirlerine daha denk gibi görünüyor.
A grubunda ilk eşleşme, Fransız Chorale Roanne ve Alman Alba Berlin arasında. Geçen yılın Eurocup finalisti Alba Berlin gerçek liginin Euroleague olduğu düşüncesinde ve yeni transferleriyle bu ligde mücadele edebilmek için kalifiye olabilecek bir kadro oluşturmuş gibi görünüyorlar. Geçen yılın takımını neredeyse baştan aşağı değiştirdiler.
Geçen yıl, Eurocup finalinde kaybettikleri Valencia'nın guardı Marko Marinoviç ve eski oyuncuları Amerikalı Hollis Price'ı aldılar. Takımın en yaratıcı oyuncusu konumundaki, çok hareketli ve ritmini bulduğunda durdurulması güç ve agresif bir hücumcu olan Jenkins'i de bu rotasyonun içinde sayarsak ön eleme grupları içerisindeki diğer takımlara kıyasla hatırı sayılır güçte bir guard rotasyonuna sahip oldukları söylenebilir.
Geçen yıl bizim buralarda Antalya'da oynayan Famerling'i ve bir 3 numara için oldukça sert ve güçlü bir fiziğe sahip olan, Kızılyıldız'da son bir kaç yıldır sergilediği başarılı performansla Euroleague takımlarının sürekli olarak ilgisini çeken Dragicevic'i de kadrolarına kattıklarını düşünürsek Alba Berlin'in Euroleague'e katılmak için ne kadar iştahlı olduğunu anlayabiliriz.
Albatrosların, kendisinden çok daha düşük bütçeli Chorale Roanne'ı geçmesi sürpriz olmayacaktır. Hatta sonraki iki eşleşme sonrası gruplara kalan takım olmalarıda...
Grubun ilgi çekici bir eşleşmesi ise son yıllarda Adriyatik liginin oyuncu yetiştirme fabrikası gibi çalışan Sırbistan temsilcisi Hemofarm ve İsrail basketbolunun yeni nesil ümit vaadeden oyuncularını kadrolarında barındıran Hapoel Gilboa arasında.
Hemofarm, Sırbistan ve Adriyatik liginin zorlu ve sert atmosferinde son 3 yılda ikisi Sırbistan biri Adriyatik liginde olmak üzere toplam üç final oynamış bir takım. 2007'de 19 yaş altı Dünya Şampiyonası'nı kazanan Sırbistan'ın altın jenerasyonunu oluşturan takımda onların yetiştirdiği Milan Macvan ve Stefan Markovic vardı bu oyuncuların yanısıra Petar Bozic, Boban Marjanovic gibi Sırp basketbolunun yeni nesil yıldızları Hemofarm'da yetişti. Euroleague'de mücadele ettikleri taktirde bu oyuncu fabrikasının çok daha verimli çalışacağını tahmin etmek güç değil.
Kazan ve Alba Berlin'den birisinin bu gruptan çıkacağını beklerken Hemofarm'ın aradan sıyrılıp yetenekli gençlerini Euroleague arenasında görücüye çıkarmaları ihtimalini de gözardı etmemek lazım.
Bu grupta, ilk turda en kolay kurayı çeken takım ise Unics Kazan oldu. Rusya liginde Khimki'yle beraber CSKA'ya kafa tutan Tatarların bu sezon için kurdukları kadroya bakarsak Euroleague'e katılmayı ne kadar önemsediklerini anlarız. Kariyerinde 2 Euroleague şampiyonluğu bulunan eski CSKA'lı guard Zakhar Pashutin'i kadrolarına katarken uzun rotasyonu için Euroleague takımlarından oyuncular almayı başardılar Maccabi'den Lasme ve Partizan'da özellikle geçen yıl önemli bir gelişme kaydeden Vranes'i aldılar. Rakiplerinin basketbolla pek ilgisi olmayan bir ülkeden Hollanda'dan olmasına bakarsak ilk turu rahat geçerler diyebiliriz. Hatta bir üst turda grubun diğer ayağında Hemofarm ve Alba Berlin birbirleriyle karşılaşırken onlar Çek temsilcisi Nymburk ve Belçika temsilcisi Spirou Basket'ten biriyle oynayacaklar. Bu iki takımında Kazan karşısında tutunabilmeleri güç görünüyor.

Affet bizi Naci amca...


Kadıköy'de bir maç günü. Bir gün önce, hayatını Fenerbahçe'ye hasretmiş, bizden önceki ve bizim nesile olduğu gibi bizden sonraki nesillere de Fenerbahçe'nin tarihini öğretecek cümleleri en güzelinden kurmuş bir insan Naci Barlas bu dünyadan göçüp gitmiş.
O maç gününün yaşandığı oyun alanında geçmişten bugüne yaşanan tarihi, Fenerbahçe'nin halk kitlelerinin kalplerinde taht kuruşunu an be an anlatırken her daim gözleri dolmuş bir büyük Fenerbahçe'li o gün ne kulüp tarafından ne de tribünleri dolduran Fenerbahçe taraftarı tarafından hatırlanmadan çekip gitti bu dünyadan.
Ne bir anma ne bir pankart...
Gelinen nokta budur, emeği geçenlere lanet olsun...

17 Eylül 2010 Cuma

Şırnak'ta Basketbol İçin ...

Şu aşağıdaki satırlar fenerbasket.com dan alıntıdır. Maddi manevi desteğe gerçekten ihtiyacı olan insanların çağrısına ses veren insanlar bir adım atıyor. Destekçisiyiz...

''Değerli kardeşimiz Barış Gerçeker, NTVSpor'a bir yazı yazıyor.

http://ntvspor.net/yazar/baris-gerceker/187/2010-hayali

Daha sonra bu yazıya gelen bir yorumu, blogunda paylaşıyor.

http://cizgiden-cikaran.blogspot.com/2010/09/srnaktan-mektup-var.html

Akabinde bir diğer saygıdeğer basın insanı S. Serdar Gürel de kendi sitesinde konuyu duyuruyor.

http://www.pota6.com/2010/09/15/sirnaktan-mektup-var/

Fenerbasket olarak, "Bu işler duyulur da durmak olur mu" diye düşünerek, bu sabah erken, Haymana ovasında bir garip kuş öterken, bu anlamda payımıza ne düşecekse yapmaya karar verdik.

Türkiye'de basketbolun ve sporun gelişmesi bu tip işlerin yapılmasından geçiyor. Naçizane bir çaba! ''

16 Eylül 2010 Perşembe

Fiba 2010'da kimden ne bekledik ne bulduk 1; Ponkrashov & Rubio



Bu iki arkadaşı aynı başlık altında değerlendirmemim sebebi bundan bir kaç sezon öncesinde her ikisinin de Avrupa basketbolunun en iyi guardlarının halefleri olarak gösterilmelerine karşın gelinen noktada kendileri hakkında büyük umutlar besleyenleri bir türlü tatmin edememiş olmalarıdır.
Rubio Badalona yıllarında; çabukluğu, yarı sahayı katetme becerisi, saha görüşünün derinliği gibi doğal yeteneklerine ek olarak uzun kolları ve zaman zaman sergilediği inatçı savunma performanslarıyla çok kişi tarafından Diamantidis'in veliahtı tahtına oturtulurken, ondan önceki jenerasyonun umut vadeden isimlerinden Anton Ponkrashov ise bir guard için uzun sayılabilecek boyu ve saha görüşünün derinliği sebebiyle Papaloukas'ın halefi olarak ilan edilmişti. Hatta CSKA Moskova forması giydiği yıllarda ardında beklediği Yunan oyuncudan çok şeyler öğreneceği düşünülürdü. O yıllarda kendisi için Rusların Papaloukas'ı diyenler bile herhalde bu dünya şampiyonasından sonra onun Papaloukas'la aynı formayı giydiği yıllarda salefinin oyun zekası ve insiyatif kullanma becerilerinden hiç nasiplenemediğini düşünmüşlerdir.
Ardımızda bıraktığımız Dünya şampiyonası, Diamantidis'in milli takımı bırakıp artık parkelere veda zamanının yavaş yavaş yaklaştığı, Papaloukas'ın yaşının iyice kemale erdiği bu günler için onların yerini bu ikilinin yavaş yavaş dolduracağı öngörülerini boşa çıkarmış görünüyor.
1990 doğumlu Ricky Rubio'nun hem geçen yaz oynanan Eurobasket'teki performansı hem de bu Dünya şampiyonasındaki etkisiz oyunu onun kariyerinde önemli fırsatların kaçışı olarak değerlendirilse de doğal yetenekleri ve özellikle hızlı, tempolu basketboldaki becerileri gözönüne alındığında ondan halen gelecekte çok büyük bir oyuncu olacağını beklemek mümkün.
Geçen yaz hem uzun süreli bir sakatlıktan sonra fizik olarak hem de NBA'e gitti, gidecek beklentileri altında mental olarak hazır olmadan katıldığı şampiyonada tam bir hayalkırıklığı yarattıktan sonra en azından şimdilik kariyerini Avrupa'da devam ettireceği belli olunca Barcelona formasıyla ACB'de çok başarılı bir sezon geçirmişti.
Oyun koşarak oynandığı, üzerine baskı kurulamadığı periyotlarda topu karşı tarafa çok çabuk geçirip fast-breakleri çok etkili biçimde organize edebilen, kafasını oyuna verdiğinde savunma becerilerini de üst düzeyde sergileyebilen bir oyuncu olduğunu kanıtladı. Oyun zekası övgüye değer ama onun için sorun oyunun temposunun düşüp takımı sete yerleşerek hücum etmek zorunda olduğunda başlıyor. Aslında oyun zekasının gelişmişliği ve soğukkanlılığını genellikle koruyabilen bir oyuncu oluşu gözönüne alınca ondan sadece koşarken değil durmak zorunda olduğunda da takımını doğru hücum ettirebilmesini beklemek yanlış olmaz ama halen seleflerindeki olgunluğa erişebileceğine dair bir ışık yakamadı.
ACB'de iyi bir sezon geçirmişken, takımı Barcelona'nın final periyodunda maçları tempoyu düşürerek ve fizik mücadeleyi öne çıkararak oynayan Caja Laboral karşısında dağılmasında onun temposuz ve sete set oynanan oyunlardaki yetersizliğinin de payı büyüktü.
Dünya şampiyonasında da benzer bir görüntü çizdi, tempo arttıkça ve açık alanda hücum etme şansı buldukça yine çabukluğu ve asist yeteneğini konuşturdu ama frene bastıktan sonra sanki tüm yeteneklerini kaybediyor gibi. Şampiyona boyunca 9 maçta forma giyip 226 dakika sahada kalarak 40 sayı atarak 46'da asist yapmış ama öyle bir istatistiği varki neden bir türlü üst düzey bir guard olamadığının sebebini haykırır gibi. % 12 3 sayılık atış isabetiyle oynamış ve 9 maçta sadece 2 kez 3 sayılık atış isabeti bulabilmiş. Şutu bu kadar kötü olan bir guardın Dünya şampiyonluğunu hedefleyen bir takımın 1. tercihi olması ve takımını hedeflerine taşıması pek mümkün gibi durmuyor.
şut tehtidi yaratamayan bir guardın rakip savunma yerleştikten sonra savunmanın dengesini bozacak oyunları oynatabilmesi de çok zorlaşıyor.
Yine de onun için halen sıçrama yapabileceği fırsatları bulacağını düşünebiliriz oysa Ponkrashov'un Rubio'dan 4 yaş büyük olduğunu ve selefi diye düşünülen Papaloukas'la bir dönem aynı takım forması giymiş olmasının dışında tek benzerliğinin yerden yüksekliği olduğunu defalarca gösterdiğini düşünürsek artık uluslararası turnuvalar öncesinde Ponkrashov bu kez patlama yapar mı acaba diye düşünenlerin sayısı da hayli azalacaktır.
Ponkroshov'da Rubio gibi şut tehtidi yaratamayan bir guard ama Rubio'da olan insiyatif alma becerisi onda yok. Bir guard için uzun sayılabilecek boyu ve seyreklikle denediği penetreleri sonrasında potaya yaklaştığında topu çemberden geçirebilme yüzdesinin yüksekliğine bakarak bu fizksel özellikleriyle bu delici hücumları neden daha fazla denemiyor diye düşünüyor insan. Ama onda ne zaman ne yapacağını bilemeyen bir hal varki bu derece insiyatif almaktan uzak bir oyuncudan Papaloukas olmasını beklemek hayalcilikten öteye gitmeyecektir.