16 Nisan 2010 Cuma

konuk yazar marko bildiriyor


Aylardır erkek basketbol takımı hakkında bir kaç kelime karalayacak enerjiyi bulamıyordum, konuştukca, yazmaya çalıştıkca 3 yıldır ''adım adım bu kadro erezyona uğratılıyor'' diye korkumuzun boşuna olmadığını görüp, sinirleniyor, vazgeçiyordum yazmaktan.
Sağolsun marko bir dost meclisinde, basketbol takımıyla ilgili konuştuklarımızı raporlama tadında aktarmış bloğuna, izniyle ( izin mizin almadım yalan ) aktarıyorum buraya.


http://markonunyeri.blogspot.com/2010/04/rak-masasnda-fenerbahce-basketbolu.html

Dün voleybol maçı sonrası Tozlu Parkeler kullanıcı isimli, Papazın Çayırı ve Fenerbahçe Basketbolu bloglarından tanıyabileceğiniz Aydın abi ile birlikte zaferi Reina’da kutladık. Böyle bir giriş yapmayı çok isterdim, “kutlama” kısmı doğru da mekan ve aktivite farklı; salonun yakınındaki güzel mekan Turanlar’da balık yedik, rakı içtik (blog camiasına adımını atmamış Kerim’e selam olsun, o da bizimle birlikteydi). Amatörlerle ilgilenen insanlar bir araya gelince kafa yine salon sporlarına gidiyor, ee ortam da Fenerbahçeli olunca konu ağırlıklı olarak Fenerbahçe Ülker oluyor.

Takımı konuştuk, durumunu, oyuncuları ve performanslarını, geleceklerini… Aklımda olan ve yazmayı istediğim birkaç şey vardı ancak takım ve yaşananlar heves bırakmadı, dünkü muhabbet vesile oldu. Benim önceliğim Play-Off hazırlığıydı; Efes Pilsen’in normal sezon maçlarını aynı ciddiyetle oynayıp bununla da yetinmeyerek ‘sert rakip’ eksikliğinin telafisini yurt dışında hazırlık maçlarıyla aradığı bir ortamda Fenerbahçe’nin ligdeki ciddi, Play-Off öncesi üst düzey sayılabilecek maçlarda dahi vites büyütme girişimlerinde bulunmaması Marko’nun dilindeydi. Bunun kontrası 3 senedir deplasmanda hiçbir G.Saray ve Beşiktaş maçını kazanamamız oldu, rakılardan daha büyük yudumlar alarak devam ettik.

“Efes’i geçer miyiz?”i sorguladık, “geçersek sürpriz olur mu?” dedik; malum kötü gidiyoruz. “Olmaz” yanıtında hemfikir olduk, bunu Aydın Örs döneminde gelen şampiyonlukla örneklendirdik. EL döneminde istenilen kıvamda olmayan, Play-Off’ta Daçka’ya maç vererek insanların homurdanmasına sebep olan, bir türlü istenen seviyeye gelemeyen takım Efes serisinde bir anda kimlik değiştirmişti. Ukic’in tam olarak sağlığına kavuşarak Play-Off’lar için dönmesini diledik, soğumaya yüz tutan balıklara yüklendik.

Aydın Abi (Örs değil Tozlu Parkeler) “Greer bence kalmalı” dedi, Marko kafasındaki farklı planlardan bahsetti (gitsin-gelsin kısmına girmenin zamanı olmadığı için bu kısmı mümkün olduğunca törpülüyorum). Onun tarafından Greer’in tutulmasına şaşırdım, vazgeçilmeyecek bir hücum silahı mıdır diye kafamdaki planları sorguladım; rakım bitmişti, tazeledim.

Uzunları konuştuk, gelişimlerini ve buna bizdeki tercihlerin etkisini tartıştık. Ömer’in temel eksiklerinin fazlalığı ve bu eksikleri bugüne dek istendiği kadar kapatamadığı konusunda hemfikirdik, sakatlık konusunun da etkisini göz ardı etmedik elbette. Oğuz’un gelişimindeki Tanjevic payını irdeledik, ben Tanjevic’ten çok .oku Oğuz’un kendisine atma taraftarıydım, attım da… 4 sene önce Oğuz’un eksiği neyse halen aynı, fiziksel sorunları devam ediyor. Benim Oğuz konusundaki en büyük sıkıntım güçlenememesi, halen bacak-vücut koordinasyonunun bir uzun için çok dengesiz olmasıydı. Sonradan hızlanmanın kolay olmadığı konusu netti hepimiz için, alkolün de etkisiyle istatistiksel veriler paylaşan Tozlu Parkeler’in telaffuz ettiği rakam 10% idi, yani bir oyuncu sonradan en fazla 10% daha fazla hızlanabiliyormuş. Alkollüydük, Aydın abi çok da inandırıcı bir ses tonuyla konuştuğu için teyit alma ihtiyacı duymadan ikna olduk. Hızlanma konusu bir kenara ancak yukarıda bahsettiğim mevzu, güçlenmeme olayı Marko’ca Oğuz’un kendisiyle alakalıydı, fikri de değişmedi. Oğuz’un adını çok andık, kadehleri onun için kaldırdık (yalan).

Minik bir anket yaptık, 3 kişiye sorduk “3 yerli uzundan hangisi senin için vazgeçilmezdir” dedik, çıkan cevap tüm meyhaneyi şaşkına çevirdi: Semih Erden. Emir’in takım için öneminden, Vidmar’a haddinden fazla yüklenildiğinden bahsettik; önümüzdeki sene için Furkan takviyesinin adını geçirdik, heveslendik. Rakılar bitmişti, hesabı istemeden hızlandırılmış bira seansına geçildi; bir süredir sağlık sorunları sebebiyle mayalı içkilerden uzak durmak durumunda kalan Marko boynu bükük boş rakı şişesine baktı, hüzünlendi.

Mekandan çıkıldığında bilanço muazzamdı; rakı bitmiş, balık yenmiş, Fenerbahçe basketbolu kurtulmuştu. Bana zaten başka bir ruh haliyle Fenerbahçe basketbolu yazdıramaz, düşündürtemezdi kimse; berbat ve bitmek bilmeyen bir sene yaşıyoruz çünkü. “İyi oyuncuları olan ancak kötü bir takımız” cümlesi gecenin en anlamlı sözlerindendi benim adıma, görüşüm tam olarak budur. Bu sene bazı şeyler, birçok şey olmadı, oturmadı; üstüne sakatlıklar geldi, yetmedi bir de hastalık belası bulaştı. Arada kupa kazanıldı, normal sezon yine alışıldığı üzere kötü oynandı. Şimdi bu sezonun mümkün olan en az hasarla bitirmek için fırsat Play-Off, iş kolay değil. Özellikle şu Play-Off hazırlığı konusu epey canımı sıkıyor, çok kötü değerlendiriyoruz bu dönemleri… Bir de erkek basket takımını kimsenin konuşmaya, düşünmeye hali yok sahiden. Bir an evvel bitirilesi bir sezon…

Hiç yorum yok: