18 Mart 2010 Perşembe

pick'n roll yapmak gol atmak kadar zor mudur ?


Bu uğursuz salonda dünkü Daçka maçından önce oynadığımız son maç olan Asvel maçından bu yana basketbol takımıyla ilgili yazmayı gereksiz bulmuştum. Zira o gün yaşanan, bir mağlubiyetten öte mevcut kadronun artık tükendiğinin açık bir işaretiydi. Artık kenar yönetimiyle köprüleri tamamen atmış, kaybetmeyi hiç umursamayan ve bir devrin sonuna gelindiğini bas bas bağıran bir oyuncu grubu vardı sahada. Bu kadar umursamaz bir gruba takım diyebilmek bile pek mümkün görünmüyordu.
Aylar sonra aynı salonda yine yine canlı izledik takımı. Küçük salonda benche bu kadar yakınken kadronun tükendiğini, koçla köprülerin artık bir daha asla biraraya gelmemek üzere atıldığını daha net görebiliyorsunuz.
Tamam kabul, Euroleague'den elendikten sonra tüm sezonun tek hedefi Efes'le oynanacak final serisi haline geliyorken bu maçlara konsantre olmak zor. Üstüne üstlük bu salon ve potalar yıllardır başa bela. Bir de sizi desteklemeye gelen taraftar sayısı neredeyse sahadaki oyuncu sayısıyla eşit durumda. Motivasyonu bir anda dip noktalara çekecek bu etkiler dışında koçunuz tüm maç boyunca hiç bir molada tek bir set dahi çizip koymuyor önünüze, kenar yönetiminizle kulüp yönetimi bu maçı hiç iplemiyor belli. Koçun maça gelmeyen yöneticilerden tek farkı fiziken o salonda olması. Ama bu varlık öylesine bir varlık ki, son molaya kadar taktik tahtası oturduğu koltuğun altında öylesine duruyor, bir kez olsun tutup iki çizik attırmıyor üzerine. Sadece son molada yardımcı hoca Ertuğrul yalandan bir tavırla tahtayı eline alıyor. Maçı kazanabilmek adına tek bir hamle, tek bir uyarı yapmaya dahi üşenen bir koçun yönettiği takımdan böylesine gazı kaçmış bir ortamda kazanma azmi göstermesini bekleyemiyorsunuz.
Dünkü maçı iplememe haline başka gerekçelerde bulabilirsiniz. Tanjeviç'in artık eleştirmenin bile gereksizleştiği rotasyon hızının oyuncuların ritm kazanmasını engelleyen, dolayısıyla tek tek her oyuncunun verimini düşüren bir faktör olduğunu söyleyebiliriz, yerel ligde takımın diğer takımlara karşı önemli bir üstünlüğü olan bölgede; uzun oyuncu rotasyonunda onlarla sert ve geliştirici mücadeleler içine girişecek uzun kadrosuna sahip takım sayısının çok az olması sebebiyle uzun oyuncuların kendilerini sınayıp, geliştirecek ortam bulamamalarını da düşünebiliriz.
Gerekçe bulmaya çalıştıkça zorlar, buluruz ama hiç bir gerekçe dünkü berbat oyunu açıklamaya yetmiyor. Basketbol mücadele ve fizik yeterliliğin, savunma direncinin sonuca yetenek, beceri üstünlüğü kadar etkileri olan bir oyun. Dolayısıyla kendinden daha dar ve yetersiz kadrolara karşı kaybetmek çok şaşırtıcı değil. Ama tüm maç boyunca hücumda ikili, üçlü oyunlarla ve yardımlaşmayla bulduğunuz sayıların toplamı 3 ü 4 ü geçmiyorsa, bu takımın kıtanın sayı bulmanın en zor olduğu ligde Euroleague'de 3 sezondur mücadele eden hatta turlar atlamış olan bir takım olduğuna inanmak gerçekten çok güç oluyor.
Maç bitiminde, Marko'yla takımın toplam kaç asist yaptığını konuştuk. 2-3 tane geldi aklımıza. Onların tümü de Preldziç'in hiç bir perdeleme yardımı almadan içeriye yaptığı penetreleri bitiren asistleriydi.
Maç sonrası yine Marko'nun yazısından öğrendim ki toplamda 9 asist yapmış takım. Berbat bir istatistik ama istatistikten de ötesi var. İstatistiğe geçen rakam 9 olsa da, sanırım bunların 3-4 tanesi hücümda şuursuzca top çevirirken, sıkışıp topu boşta gördüğü takım arkadaşına atan oyuncuya yazılmış asistlerdir. Şutu atan pası aldıktan sonra topu yere vurmadan şutunu atıyor ve sayıyı buluyorsa bu pas istatistiğe asist olarak geçiyor sonuç olarak.
Oysa tüm maç boyunca hiç bir hücumda yardımlaşma yoktu. Ne uzunların perdelemesi ne kısaların içeriye top indirmeye çalışması, ne de fast break organizasyonları.
Mahalle arasında tek pota maç çeviriyormuşcasına, topu eline alanın önündeki savunmacısını bire birle geçip sayı bulmaya çalışmasına dayanan çağdışı bir basketbol anlayışını icra etmekten utanmayan, lig sonuncusu karşısında madara olurken bu gidişe isyan etme gereği hissetmeyen bir kadronun ve sahadaki rezilliği tebessüm ederek karşılayıp tek bir kez olsun maça müdahale etmeyen bir koçun tükenişin, iflasın ve 3 sezon içerisinde taş gibi takımın pasta kreması kıvamına getirilişinin son perdesini oynadıkları garip bir maçtı dün oynanan.
Koskoca maçta tek bir pick'n roll yapılmadı mesela, uzunlar kısaları hiç perdelemeyle boşa çıkarmadılar. Tek bir hücum organizasyonu yoktu takımın.
Takımın koçu, ''bana kazan kaldırıyorsanız çıkın ne yapıyorsanız yapın'' der gibiydi, sahadaki oyuncular ise ne giydikleri formaya, ne oynadıkları oyuna ne de kendi kariyerlerine saygı bile duymuyor gibilerdi.
Üzücü olan 3 yıldır git gide artan bir bütçeye rağmen gelindi bu hale.
3 yıldır masallar anlatılıp göz göre göre sebeb olundu bu erezyona.
Avrupa'nın sayılı uzunları olacaklar denilen altın bir kuşak bir arpa boyu yol katedemeyip, bu takımın mevcut potansiyeliyle kendisi için esas mücadele alanı olan Euroleague'in sıradan oyuncuları haline geldiler.
Fazla lafa zaten gerek yok; 3 yıl önce rakiplerine kan işeten bir savunma direncine sahip olan sahaya yansıttığı karakteri direnç ve kazanma arzusu olan bir takımın Euroleague'de final four oynayacak bir takımın temellerini atıyoruz masallarıyla erezyona uğratılmaya başlanmasından 3 sezon sonra sezonun en önemli maçında Zalgiris Kaunas karşısına çıktığında o maçı kazanmaya çalışan tek oyuncusu takıma 1-2 gün önce katılmış olan Ukiç oluyorsa zaten sezona orada nokta konulmuş demektir.

Hiç yorum yok: